Kum, Telgraf ve Sessiz İstifalar: Filistin’de Bir Ordunun Yavaş Yıkılışı

19 Eylül 1918 sabahına birkaç saat vardı.

Gökyüzü daha aydınlanmamıştı ama karanlık, artık “gece” gibi değildi. Çadır bezinin üstünde dolaşan rüzgâr, sıcak taşıyordu. O sıcak, insanın içine umut değil; yorgunluk doldururdu.

Benim adım Mehmet.

Yedek subay değildim. Ne harita bilirdim ne büyük laflar. Sadece emirleri duyardım. Bir de… insanın içinden kopup gelen o küçük sesleri: “Keşke.”

O gece, Şeria taraflarında, 7’nci Ordu’nun hattına yakın bir yerdeydik. Mustafa Kemal Paşa komutadaydı. Bizim için bu, yalnızca bir isim değildi; sesin tonu demekti. “Geri çekil” derken bile insanı ayakta tutan bir sertlik.

Birden, uzaktan gelen uğultu büyüdü.

Önce deniz tarafı konuştu. Sonra gökyüzü.

Donanmanın ve uçakların bombardımanı… Sanki dünya, tek bir büyük kapıyı yumrukluyordu. Toprağın altı titredi. Çadırların ipleri gerildi, direkler inledi. Hepimiz bir an birbirimize baktık; o bakışta söz yoktu: “Başladı.”

En kötüsü, birkaç saat içinde oldu.

Haberleşme.

Telgraf telleri sustu, hatlar koptu, koşucular geri dönemedi. Birliklerin birbiriyle irtibatı kesilince, savaşın şekli değişti. Artık “cephe” yoktu. Artık herkes kendi karanlığında kaldı.

İnsan o an anlıyor: Bir orduyu yalnız mermi bitirmez. Bazen bir telin kopması, binlerce adamı yetim bırakır.

Bombardıman devam ederken ben, istemsizce yıllar öncesine döndüm.

Bu cephenin hikâyesi, bir gecede başlamamıştı.

Bu cephenin hikâyesi, çok önce, kumun içine gömülen bir hayalle başlamıştı: Süveyş.

1914’ün Kasım’ında Osmanlı Devleti, Almanya’nın müttefiki olarak Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde, uzak masalarda bir hedef büyütüldü: Süveyş Kanalı.

Alman Başkomutanlığı’nın hesabı netti. İngilizler Hindistan’dan asker getirip Avrupa’yı takviye etmesin; kanal kesilsin.

Enver Paşa’nın hesabı da bir başka hayaldi: Mısır tekrar etki altına alınırsa, Osmanlı’nın İslam dünyasındaki saygınlığı artardı. Kağıt üzerinde parlak duran bu fikir, çölün gerçeğine çarpınca ses çıkaracaktı.

Kanal Harekâtı görevi, karargâhı Halep’te olan 4’üncü Ordu’ya verildi. Komutanlığa Cemal Paşa atandı. Çölde ise Alman Albay von Kressenstein’ın Sina Çöl Komutanlığı vardı.

Biz cephe erleri, bunları sonradan öğrendik. O günlerde sadece yürüdük. Kum yuttuk. Suya hasret kaldık. Ve “kervan yolu” denilen çizgiyi, insanın kemiğine işleyen bir kader gibi takip ettik.

Birinci Kanal Harekâtı 28 Ocak–3 Şubat arasında yapıldı ve başarısız oldu.

Ağır kayıplar verildi. Geri çekilindi.

O zamanlar herkes susuyordu; çünkü susmak, yenilgiyi bir süre daha “tam yenilgi” olmaktan çıkarır. Ama gerçek, gece rüzgârı gibi içeri sızar: Kanal alınamamıştı.

Yaklaşık bir yıl bekledikten sonra ikinci kez denendi.

23 Nisan–5 Ağustos 1916 arasında, İkinci Kanal Harekâtı düzenlendi. Romani Muharebesi diye anılacaktı. İngiliz General Murray komutasındaki Mısır Seferi Kuvveti, Osmanlı birliklerini bir kez daha büyük bir yenilgiye uğrattı.

O yenilgi, sadece bir muharebe kaybı değildi.

İngilizlerin zihninde bir kapı açtı: “Demek ki biz kanalın doğusuna geçebiliriz.”

Ve geçtiler.

Sina’yı ele geçirme fikri büyüdü. Kervan yolunu takiben Gazze istikametinde demiryolu inşa etmeye başladılar. Demiryolu dediğin, yalnız ray değildir; ordunun damarlarıdır. Ray döşediler, ikmal getirdiler, su taşıdılar, adam taşıdılar.

Biz ise, çoğu zaman, “yarın gelir” denilen erzağı bekledik.

1916 Aralık’ında İngiltere’de Lloyd George başbakan olunca Sina-Filistin Cephesi’nde strateji değişti: Hedef sırayla Sina, Gazze, Kudüs.

1917’ye girerken, Gazze’nin adı bizde ağızdan ağıza dolaşır oldu. Filistin’in kapısı denirdi. Bir kapı düşerse, ardı gelir.

General Murray ileri harekâta başladı. 9 Ocak 1917’de Refah’taki Osmanlı birliklerine taarruz edip bölgeyi ele geçirdi.

4 Mart’ta Gazze sınırına dayandılar.

Kumun üstünde yürüyen gölgeler gibiydiler. Ne kadar gelseler, o kadar “geliyorlar” hissi yaratıyordu.

Gazze’nin güneyindeki Osmanlı mevzilerini ele geçirmek için İngilizler üç büyük taarruz yaptı.

İlki 26 Mart 1917’ydi. Başarısız oldu.

O günün kıymetini sonradan anladık. Çünkü Kanal Harekâtı’ndan beri sürekli ilerleyen İngilizlerin durdurulması, askerin içine kısa bir “olabilir” duygusu bıraktı.

Albay Kressenstein’ın savunması başarılıydı. İngilizlerin morali bozuldu. Ama onlar bozulunca biz rahatlamadık; çünkü İngiliz yenilince, daha büyüğüyle dönmeyi bilirdi.

Nitekim öyle yaptılar.

Takviye getirdiler. Tarihte ilk defa çölde kullanılmak üzere tank getirdiler: sekiz adet. Çölün ortasında metal bir gölge… Bizim için yalnız silah üstünlüğü değil, psikolojik bir ağırlıktı. İnsan, bilmediği şeye karşı daha çabuk ürker.

Yaklaşık üç hafta hazırlık yaptılar.

17 Nisan 1917 günü General Murray, donanmanın da desteğiyle Gazze’ye ikinci taarruzu başlattı.

Üç gün sürdü. Tankların gölgesi, topçu ateşinin sesi, donanmanın uzaktan vuran yumruğu… Ama sonuç yine değişmedi. İngilizler bir kez daha mağlup oldu.

6 bin 500 asker kaybettiler.

O gün, bizde kimse bayram etmedi. Çünkü cephede sevinç, uzun sürmez. Sevinç dediğin, çoğu zaman “şimdilik”tir.

Ve aynı günlerde başka bir yerde, başka bir yara açılmıştı: Bağdat.

Irak Cephesi’nde Bağdat, 11 Mart 1917’de İngilizler tarafından işgal edilmişti. Kût’ül-Amâre Zaferi’nin üzerinden bir yıl bile geçmeden gelen bu haber, İslam dünyasında Osmanlı prestijini alt üst etti.

Cephede haberler dalga dalga gelir. Bir ağızdan çıkar, yüz ağızda büyür. Bağdat’ın düştüğü duyulunca bazı Arap aşiretlerinde hava değişti. İnsanlar, kime yaslanacağını hesaplamaya başladı. Savaş, sadece mermi değildir; itibar da bir cephane gibidir.

Osmanlı Başkomutanlığı, Bağdat’ı geri alma fikrini gündeme getirdi. Almanya, askeri ve maddi yardım vaat etti.

7 Mayıs 1917’de Alman General Falkenhayn İstanbul’a geldi, oradan Bağdat’a geçti. İnceledi ve Yıldırım Ordular Grubu’nun kurulmasına karar verdi. Haziran 1917’de resmen kuruldu.

20 Haziran 1917’de Halep’te bir değerlendirme toplantısı yapıldı: Enver Paşa, Mustafa Kemal Paşa, Ahmet İzzet Paşa, Cemal Paşa, Halil Paşa…

Bağdat’ın geri alınması görevinin Yıldırım Ordular Grubu’na verilmesi kararlaştırıldı.

Ama Mustafa Kemal Paşa ve Cemal Paşa şiddetle karşı çıktı. Filistin Cephesi tehlikedeyken Bağdat seferinin faydasızlığını söylediler.

Enver Paşa ise Filistin’deki mevcut kuvvetlerin İngilizleri durdurabileceğine inanıyordu. Karardan vazgeçmedi.

İşte o an, bizim gibi erlerin hayatında “karar” denen şeyin nasıl çalıştığını öğrendim: Karar, bir masada alınır; bedel, kumun üstünde ödenir.

14 Eylül 1917’de Halep’te bekleyen 7’nci Ordu’nun komutası Mustafa Kemal Paşa’ya verildi. Birliklerin Filistin’e taşınması emredildi.

Aynı tarihlerde Sina Cephesi Komutanlığı’na tekrar von Kressenstein atandı.

Osmanlı ordusunun önemli cephelerinde Alman subayların başa geçmesi, Türk subaylarında rahatsızlık yarattı. Bu rahatsızlığın en belirgin örneği, Mustafa Kemal Paşa’nın Ekim 1917’de 7’nci Ordu Komutanlığı’ndan istifası oldu.

Onun düşüncesi açıktı: Alman komutanlar öncelikle Alman çıkarlarını gözetiyordu.

Cemal Paşa da aynı fikirdeydi ve o da kısa süre içinde istifa edip Şam’dan ayrılacaktı.

Bizim için “istifa” kelimesi, gazetede okunan bir kelime değildi. Cephede istifa, içimizde şu duyguyu bırakıyordu: “Demek ki yukarıda da herkes aynı şeyi görmüyor… Demek ki yalnız değilmişiz… ama demek ki dağınığız.”

28 Haziran 1917’de Kahire’ye General Allenby geldi. Mısır Seferi Kuvvetleri Komutanlığı’nı devraldı. Ona verilen emir nett i: Kudüs’ü ele geçirmek ve Türkleri Filistin’den çıkarmak.

Allenby’ın kuvvetlerinin çoğu, Çanakkale’den Mısır’a dönen kıdemli askerlerdi. Fransız ve İtalyanlar da küçük birlikler göndermişti.

İngilizler, Osmanlı komutanlarının istifalarını duyunca ani bir taarruza karar verdi.

31 Ekim 1917 akşamı büyük taarruz başladı.

Mustafa Kemal Paşa’nın istifasından sonra 7’nci Ordu Komutanlığı’na Fevzi Paşa atanmıştı; cepheye ancak 27 Ekim’de gelebildiği için hazırlıksız yakalanmıştı.

Fevzi Paşa’nın birliklerinin çoğunluğu Araplardan ve tecrübesiz askerlerden oluşuyordu. Buna rağmen bütün gücünü ve ihtiyatlarını cepheye sürerek savunmaya çalıştı.

3’üncü Kolordu Komutanı İsmet Bey’in sözlerini sonradan duydum; ama sanki o gün söylemiş gibiydi:

Düşmanın topçu üstünlüğü, piyade ve süvari olarak altı misli fazlalığı… Bizde esas sorun destek kuvvetin olmamasıydı. Halep’te toplanan ordu, parça parça sevk ediliyordu. Çok geç kalınmıştı.

Gazze’nin düşeceği ve esir olacağımız anlaşılınca Falkenhayn geri çekilme emri verdi.

4 Kasım 1917’de Gazze’den çekildik.

7 Kasım’da İngilizler Gazze’ye girdi.

Geri çekilmek, kaçmak değildir. Bazen geri çekilmek, nefes almaktır. Ama geri çekilmenin de bir onuru vardır: düzenli olmak. O günler ise düzen, kum gibi parmak arasından akıyordu.

12 Kasım’da Falkenhayn’ın emriyle Ali Fuat Paşa komutasındaki 20’nci Kolordu taarruz başlattı. Cılız kaldı, başarısız oldu.

13-14 Kasım gecesi ana savunma hattı daha kuzeye, Yafa-Kudüs mevkiine çekildi.

Aynı gün Enver Paşa Kudüs’ü ziyaret etti. Falkenhayn ile birlikte, şehri savunmanın büyük kayıplara yol açabileceği kanaatine varıp hattı daha kuzeye çekmeye karar verdiler.

Bu kararın ağırlığını kimse yüksek sesle söylemedi.

Çünkü Kudüs, bir şehirden fazlasıydı. Bir kelimeydi. Bir dua gibiydi.

16 Kasım’da İngilizler Yafa’yı ele geçirdi.

21 Kasım’da Kudüs kuşatılmaya başlandı. 400 yıldır Osmanlı hâkimiyetinde olan Kudüs…

Ali Fuat Paşa’nın 20’nci Kolordusu yaklaşık 18 gün çok çetin direndi.

Ama destek gelmiyordu. İngilizler 3-4 misli kalabalıktı.

Biz mevzide beklerken, geceleri bazen Kudüs tarafına doğru bakardım. Şehrin ışığı uzaktan görünmezdi belki, ama insan “orada bir şey var” diye hisseder. O his, boğazına oturur.

9 Aralık 1917 günü, Ali Fuat Paşa Kudüs’ü boşaltma ve doğuya doğru geri çekilme kararı aldı.

İngilizler 9 Aralık’ta muharebe yapmadan şehre girdi. 11 Aralık’ta Allenby teslim aldı.

Kudüs’ün düşüşü… Mekke, Bağdat’tan sonra üçüncü büyük yara.

O gün, bir askerin kalbi ikiye bölünür: Bir yarısı “vatan” der, bir yarısı “kader” der. Ve ikisi de aynı anda ağrır.

Kudüs’ten sonra savunma Hayfa ile Lut Gölü arasına tertiplendi.

Ali Fuat Paşa, Kudüs’ü geri almak için 27 ve 28 Aralık’ta iki taarruz girişiminde bulundu.

İki taarruz da başarısız oldu. 750 esir, binden fazla şehit…

Şehit sayısı, bir kâğıt üzerindeki rakam değildir. Her birinin geride bıraktığı bir ev vardır. Bir annenin “beklediği” bir kapı vardır.

1918’in ilk aylarında cephede yaklaşık iki ay sessizlik oldu. “Sessizlik” dediysem, barış değil. Sadece büyük hareket yoktu. Kıtlık vardı. Hastalık vardı. Yorgunluk vardı.

Bu esnada Enver Paşa, Falkenhayn’ı görevden alıp yerine Liman von Sanders’i atadı.

Komuta değişti ama gidişat değişmedi.

19 Şubat 1918’de Allenby tekrar ilerlemeye başladı. Arap isyanının etkisi de hissediliyordu. Lawrence komutasındaki Araplar, Hicaz Demiryolu’na sabotajlar yapıyordu. Raylar kesilince, sadece tren durmaz; moral de durur.

26 Mart’ta İngilizler Amman’ı kuşattı. Bir hafta çetin muharebe oldu, Osmanlı savunmasını kıramadılar; 1 Nisan’da geri çekildiler.

Mayıs gelince sıcaklık arttı, İngilizler bir süre yavaşlamak zorunda kaldı. Avrupa’daki savaş çetinleşince tecrübeli İngiliz askerleri Avrupa’ya kaydırıldı, yerlerine Hintli askerler getirildi. Allenby yazı yeni birliklerini eğiterek geçirdi.

Bizim tarafta ise sorunlar birikiyordu.

Enver Paşa, 1918 Haziran’ında Filistin Cephesi’nden asker çekilip Kafkasya’ya gönderilmesi kararı aldı. Liman Paşa büyük tepki gösterdi. Ona göre Filistin en çok ihtiyaç duyduğu anda tecrübeli askerlerini kaybederse cephe tamamen kaybedilirdi.

Ve ben, o yaz, bir askerin en çıplak gerçeğini gördüm:

Postallarımız öyle yıpranmıştı ki sandalet gibi olmuştu. Elbiseler yırtıktı. Çoğu zaman ölen İngiliz askerlerinin üzerinden çıkanları giyiyorduk. Beslenme, ancak hayatta kalacak kadar vardı.

Sıcaklık, ikmali daha da zorlaştırdı. Bulaşıcı hastalıklar yayıldı. Moral… moral dediğin şey, ekmeksiz yaşamıyor.

Firari sayısı arttı. Kimse “korkak” demeye hevesli olmasın. Bazen insan kaçmaz; sadece artık tutunacak dal bulamaz.

İngiliz tarafında ise her şey yedekliydi: elbise, ayakkabı, iç çamaşırı… Gıda yokluğu yoktu. Silah üstünlüğü eziciydi.

Liman Paşa eksikliklerin giderilmesi için defalarca talepte bulundu ama karşılanamadı. Bu, Osmanlı Başkomutanlığı’nın Filistin’i yeterince önemsemediğinin göstergesiydi.

Mustafa Kemal Paşa, yaklaşık dokuz ay cephelerden uzak kaldıktan sonra 5 Ağustos 1918’de tekrar 7’nci Ordu Komutanlığı’na atandı.

Geldi.

Komutayı aldı.

Ve ordusunu korktuğundan da perişan buldu.

O gün onu uzaktan gördüm. Yüzündeki ifade, öfke gibi değildi. Daha çok… “geç kaldık” ifadesiydi. İnsanın içine işleyen bir sakinlik.

Artık düşmanı durdurmanın imkânsız olduğunu anladı.

Ve 18 Eylül’ü 19 Eylül’e bağlayan gece… İngilizlerin ani taarruzu başladı.

İşte biz, hikâyenin başına döndük.

Denizden donanma, havadan uçaklar… İlk saatlerde haberleşme tahrip edildi. Ortak hareket etme imkânı kalmadı.

Sabahın ilk ışıklarıyla saldırı bütün cepheye yayıldı.

8’inci Ordu’nun neredeyse tamamı kısa sürede yok edildi. O an, bir cephe “yarıldı” denir. Ama yarılmak, kâğıt yırtılması gibi değildir; insanın içi yırtılır.

8’inci Ordu cephesinin yarılmasıyla 7’nci Ordu’nun çekilme güzergâhı tehlikeye girdi. Mustafa Kemal Paşa, ordusunu yavaş yavaş kuzeye çekmeye başladı.

20 Eylül sabahı İngilizler büyük bir süvari kuvvetiyle Nablus’u kuşattı. Yıldırım Ordular Grubu karargâhının bağlantısı kesildi. Artık Nablus’tan geri çekilmekten başka çare yoktu.

Amman’daki 4’üncü Ordu Komutanı Mersinli Cemal Paşa, iletişim eksikliğiyle zor durumda kaldı; kısa bir duraksamadan sonra Şam istikametine çekilmeye başladı.

7’nci Ordu, Nablus, Bisan ve Şeria arasında Allenby kuvvetleri ve isyancı Araplar tarafından çembere alındı.

21 Eylül gecesi Mustafa Kemal Paşa kuzeye çekilme kararı aldı. Karar, bir cümleydi; ama ardında binlerce adım vardı.

Liman Paşa da 22 Eylül’de karargâhıyla birlikte kuzeye çekilmeye başladı. Çok geç kalınmıştı. Yıldırım Ordular Grubu’nun çoğu askeri ya düşmüş ya esir olmuştu.

Düzensiz çekilme başladı.

Ve takip…

Lawrence’ın refakatindeki Arap kuvvetleri takip harekâtına girişti. 24 Eylül’de Hayfa, 25 Eylül’de Amman düştü. Şam’a gelinceye kadar yapılan saldırılarda 5 binden fazla Türk askeri şehit oldu, 8 binden fazlası esir düştü.

30 Eylül’de Arap ordusu Riyad’a, 1 Ekim’de Şam’a girdi. Şam’daki Türk birlikleri 20 bin kadar esir vererek Halep yönüne çekildi.

Şam düşünce 7’nci Ordu karargâhı önce Humus’a, sonra 3 Ekim gecesi Halep’e taşındı.

Halep…

Biz Halep’i “son durak” gibi görmüyorduk. Ama Halep, bir şeyin “son kez toparlanması”ydı.

Mustafa Kemal Paşa, Halep civarında kısa bir süre içinde tüm orduları kendi komutası altında toplayıp yeni bir savunma hattı kurdu.

İki hafta içinde… iki hafta.

O iki hafta, bir askerin ömründe bazen bir ömür kadar uzundur. Çünkü insan, yenilgiden sonra yeniden düzen kurmayı öğrenir. Yara açıkken sargı sarar.

Halep’te yaklaşık 25 gün boyunca İngilizler ve Arap ordusu ile kanlı çarpışmalar yaşandı.

Bizim hedefimiz artık “zafer” değildi.

Mütarekeye dek kuvvet kaptırmamak, gerekirse Halep’ten çekilerek ana yurt topraklarında bir savunma hattı oluşturmak…

26 Ekim’de takviye alan İngilizler büyük taarruz başlatınca Mustafa Kemal Paşa savunma hattını İskenderun’a kadar çekti.

Bu çekilme, Mondros’a kadar düşmanın Anadolu içine sızmasını engelledi.

Ve sonra…

Suriye-Filistin Cephesi’nin dramatik sonuçlarıyla Osmanlı Devleti savaştan çekilmek ve mütareke istemek zorunda kaldı.

Bu cephedeki muharebelerde Osmanlı ordusu 76 bin şehit, 105 bin yaralı, yaklaşık 150 bin esir verdi.

Rakamlar böyle yazılır.

Ama ben size rakam söylemek istemiyorum.

Ben size bir şeyin sesini söylemek istiyorum: Sessizlik.

Bir istasyon telinin kopuş sesi.

Bir çadırın içinde gelen “geri çekil” emrinin sesi.

Bir askerin, artık sandalet olmuş postalını çıkartırken çıkardığı sessiz iç çekiş.

Ve bir annenin, oğlunun adını sayıklarken duyulmayan duası.

Bu cephede en çok kaybedilen şey, toprak değildi.

En çok kaybedilen şey, “zamanında”ydı.

Tedbirlerin geç alınması, kararların uzak masalarda, gecikerek verilmesi… Mekke, Bağdat, Kudüs… her düşüş, “çok geç” kelimesinin başka bir yüzü gibiydi.

Yine de, insanın içine küçük bir gerçek oturuyor:

Bir ordunun yıkılışı bile, bazen bir avuç insanın direnciyle “ana yurdu” kurtaracak kadar yavaşlatılabilir.

O yüzden Halep’te, İskenderun hattında, biz sadece geri çekilmedik.

Biz, bir sınırın içine sığacak kadar küçülüp, sonra yeniden ayağa kalkmanın yolunu aradık.

İnsan bazen yenilince öğrenir: Onur, her zaman kazanmak değildir.

Onur, en yorgun anda bile dağılmamaya çalışmaktır.