“Yavrum Neredesin?” Diye Sorarken Piri Reis’in Kaderiyle Büyüyen Bir Çocuk

“Yavrum neredesin?”

Çocuğun sesi, evin içindeki sessizliği ikiye böldü. Sobanın cılız çıtırtısı, sanki o soruya cevap arar gibi bir an durdu.

“Sen… babam denizde beni hiç özlemez mi?”

Annesi, elindeki dikişi bıraktı. İpliğin ucunda asılı kalan iğne, bir an havada titredi. Kadın başını kaldırdı; gözleri çocuğun gözlerine değdi. İçinde bir şey çöktü, belli etmedi.

“Neden hâlâ gelmiyor?”

Anne, çocuğun saçlarını okşadı. Parmağının ucu, çocuğun alnında bir an durdu. Sanki orada, henüz büyümemiş bir kederi yokluyordu.

“Gelecek yavrum… gelecek,” dedi.

Cümle yumuşaktı ama içinde ağır bir yalan taşımıyor; daha çok, taşınması gereken bir umut taşıyordu.

“Büyümeni bekliyormuş.”

Çocuk, bir an gözlerini kıstı.

“Ben büyüyene kadar… babam denizde mi kalacak?”

Anne, cevap vermedi. Cevap vermemek bazen en dürüst cevaptır. Çünkü bazı gerçekler, bir çocuğun kalbine sığmaz.

Dışarıdan rüzgâr geldi. Pencerenin aralığında ince bir ıslık… denizin sesi gibi.

O anda anne, çocuğun aklının hep denizde olduğunu biliyordu. Kendi aklının da.

“Bak,” dedi, konuyu yumuşatır gibi. “Seni alim olasın diye hocaya verdim ya… Hatim indirdin. Hokkanı aldın. Var güzel gözlüm.”

Çocuğun yüzünde küçük bir gurur kıpırtısı oldu. Ama sonra yine aynı soru, aynı boşluk:

“Baba… ne zaman?”

Anne, sobaya doğru baktı. Alevin dili, bir ileri bir geri oynadı.

“Baban… isterse yelkenleri rüzgârlarla doldurur,” dedi. “Deniz öyle… bazen verir, bazen alır. Ah benim aklı denizde oğlum… yavrum…”

Çocuk sustu. Bu susuş, kabullenmek değildi. Sadece, sorunun cevapsızlığını öğrenmekti.

Ertesi gün, hoca ders anlatırken sınıfta bir an sessizlik oldu.

Hoca, elindeki çubuğu yere vurmadı. Bağırmadı. Sadece konuştu. Ama sesi, sınıfın üstüne bir örtü gibi yayıldı.

“Allah,” dedi, “Hızır Aleyhisselâm’la karalarda, İlyas Peygamber’le denizlerde kullarının yardımına koşar.”

Çocuk, bu cümlede kendine bir yer aradı. “Denizlerde…” kelimesine takıldı.

“İlyas Peygamber,” diye devam etti hoca, “denizcilerin piridir. Denizciler önce Allah’a, sonra ona koşarlar.”

Sınıfta çocukların nefesi bile inceldi. Çünkü birçoğunun evinde deniz vardı; deniz demek, beklemek demekti.

“Ne zaman ki bahar gelir,” dedi hoca, “Hızır ve İlyas deniz kıyılarında, su kenarlarında buluşur. O zaman tabiat şenlenir. Ateşler yakılır. Dallara su yürür.”

Çocuk, “buluşur” kelimesini duyunca içi acıdı. Babası da bir gün kıyıya “buluşmaya” gelecek miydi?

Hoca, birden elini havaya kaldırdı.

“Peki biz neyi arıyoruz?” dedi. “Hiç… sen kimsin?”

Soru, ders sorusu gibi değildi. Daha çok, insanın içine sorulan bir soruydu.

Sonra hoca, tahta üstüne rüzgârları çizmeye başladı.

“Bak,” dedi. “Dört esas rüzgâr var. Bu kuzey… bu güney… doğudan esenler… batıdan esenler…”

Tebeşir, tahtada siyah çizgiler gibi ilerledi.

“Bunları kalın çizeriz: Karayel, lodos, poyraz, şoluk…”

Çocuk, rüzgâr isimlerini duydukça sanki babasının gittiği yolları öğreniyordu. Çünkü deniz, rüzgârla konuşurdu.

“Bunlardan başka dört çeşit rüzgâr daha vardır,” dedi hoca. “Hepsi sekiz olur. Sekiz de sekize ayrılır… on altı… onlar da ayrılır… tam otuz iki rüzgâr olur.”

Çocuk, otuz iki sayısında kaldı. Koca dünyada otuz iki rüzgâr varsa… babası niye hâlâ gelmiyordu?

Hoca, son bir cümle daha ekledi; sınıfın içinde ağır bir anlam bırakan türden:

“Denizciler rüzgârı bilmezse kaybolur.”

O gün çocuk eve döndüğünde annesine bir şey söylemedi. Bazen çocuklar, öğrendikleri bilgiyi değil; öğrendikleri korkuyu taşır.

Gece olunca anne, çocuğun yanına oturdu. Yorganın kenarını düzeltti.

“Anne,” dedi çocuk, fısıltıyla. “İlyas Peygamber denizcilerin piriymiş.”

Anne başını salladı.

“Öyledir yavrum.”

Çocuk gözlerini tavana dikti.

“Baba… İlyas Peygamber’i tanır mı?”

Anne, bir an gülümsedi. Gülümsemenin içinde bir kırılma vardı.

“Denizde olan herkes tanır,” dedi. “Baban da tanır.”

Çocuk, bir süre sustu.

Sonra yine o tek cümle:

“Beni özlüyor mudur?”

Anne, cevap vermedi.

Çünkü anne, “özlemek” kelimesinin bazen yetmediğini biliyordu. Bazı ayrılıklar, özlemekle kapanmaz. Ama yine de insan, bir çocuğun elinden umudu alamaz.

İşte o gece, anne çocuğa bir hikâye anlatmaya başladı.

Bir denizcinin hikâyesi değildi sadece. Bir bilginin, bir haritacının, bir insanın… ve en çok da bir kaderin hikâyesiydi.

“Bak yavrum,” dedi. “Bir zamanlar Gelibolu’da bir çocuk doğmuş.”

“Gelibolu…” diye tekrar etti çocuk, sanki denize yakın bir kelimeymiş gibi.

“1465 yılıymış,” dedi anne. “Adı Piri’ymiş. Piri Reis diye bilinir. Babası Karamanlı Hacı Mehmet. Amcası ise devrin en büyük denizcilerinden Kemal Reis…”

Anne anlatırken sanki kendi evinin duvarları genişledi. Soba, bir anda küçük bir fener oldu. Odanın tavanı, gökyüzü gibi açıldı.

“Gelibolu,” dedi anne, “denizle büyüyen çocukların şehridir. Beşikleri teknedir derler. Sabah akşam gemici sesleriyle uyurlar uyanırlar.”

Çocuk, gözlerini kapattı. Bir an babasının da çocukken böyle büyümüş olabileceğini düşündü. Deniz, bazı insanlara daha beşikte dokunur.

“Piri Reis’in hayatı,” dedi anne, “tersaneler arasında geçer. Kaleler… limanlar… dualar… ve deniz.”

Çocuk araya girdi:

“Baba gibi mi?”

Anne, çocuğun gözlerine baktı.

“Baban gibi,” dedi. “Ama Piri Reis’in elinde bir şey daha vardı: merak.”

Merak, bazen insanı kurtarır, bazen de yalnız bırakır.

Piri Reis, 1481’de amcası Kemal Reis’le denize açıldı. Öğrendi. Yazdı. Gördü. Kaydetti.

O yıllarda Akdeniz, sadece su değildi. Akdeniz, sürgündü. Acıydı. Göçtü.

Endülüs’te Müslümanlar büyük felaketler yaşarken, Kemal Reis ve yanında Piri Reis, insanları İspanya’dan Kuzey Afrika’ya taşıdı. Bir tekneye binmek, sadece yolculuk değildi; hayatta kalmaktı.

“Yani,” dedi çocuk, “onlar insan kurtardı mı?”

Anne başını salladı.

“Kurtardılar,” dedi. “Kimi zaman bir denizci, sadece gemi sürmez. Kader taşır.”

1494’te devlet hizmetine girdiler. Sonra savaşlar… seferler… denizde geçen yıllar…

1511’de ise bir fırtına çıktı.

Kemal Reis’in teknesi kayaya bindirdi, battı. Kemal Reis öldü.

Anne o cümleyi söylerken sesi kısaldı. Çünkü denizde ölüm, evde yankı yapan bir sessizlik bırakır.

Çocuk, yorganın kenarını sıktı.

“Öldü mü?” dedi kısık bir sesle.

Anne, başını eğdi.

“Öldü,” dedi. “Piri Reis… amcasını kaybedince Gelibolu’ya çekildi.”

Bir insan, en çok sevdiğini kaybedince ya dağılıp gider ya da bir şeye tutunur.

Piri Reis, biriktirdiği haritalara, notlara tutundu.

Ve 1513 yılında, ilk dünya haritasını tamamladı.

“Dünya haritası…” dedi çocuk, kelimeyi ağzında evirerek. “Dünyanın resmi mi?”

Anne gülümsedi.

“Evet,” dedi. “Ceylan derisi üzerine çizilmiş. Üzerinde rüzgâr gülleri var. Yön çizgileri var. Denizin dili var.”

Çocuk, rüzgârları hatırladı: karayel, lodos, poyraz…

“Harita,” dedi anne, “sadece çizgi değildir. Harita, insanın kaybolmamak için yaptığı bir duadır.”

Piri Reis, haritasını 1517’de Yavuz Sultan Selim’e sundu. Beğenildi. Ondan Nil bölgesini de araştırması istendi.

Piri Reis’in bilgisi, çağının ötesindeydi. Ama çağın, bazen ileri olanı anlamaya sabrı yoktur.

Anne bir süre sustu.

Sonra başka bir şey anlattı. Sanki hikâyenin içindeki gerçek acı oradaydı.

“Piri Reis,” dedi, “Kitab-ı Bahriye diye bir eser yazdı. Denizciler için kılavuz. Limanları, sığları, taşları… rüzgârları… coğrafyayı…”

Çocuk, annesinin yüzüne baktı.

“Baba da harita kullanır mı?”

“Kullanır,” dedi anne. “Haritasız denizde kalırsın. Pusulasız dönemezsin.”

Hoca da aynı şeyi söylemişti. Çocuk, bir an babasının gece karanlığında bir pusulaya eğildiğini hayal etti.

Piri Reis’in hayatında yıllar geçti. Eserler verdi. Denizden kopamadı. Kendi deyişiyle denizsiz yaşayamazdı.

Sonra 1546’da, yaşlı hâlinde, Süveyş donanması reisliğine getirildi.

“Yaşlıyken mi?” dedi çocuk.

“Evet,” dedi anne. “80’li yaşlarında… güçlü toplarla, kadırgalarla… Kızıldeniz’de, Basra Körfezi’nde Osmanlı bayrağını taşımaya gitti.”

Denizde yaşlanmak, karada yaşlanmak gibi değildir. Denizde yaş, sadece sayı değildir; yorgunluktur.

Piri Reis bir seferde talihsizlik yaşadı. Bir kalyon mühimmatla Aden sularına gömüldü. Durum değişti. Kuşatmalar, çekilmeler… kararlar…

Ve sonra…

Anne, çocuğun gözlerini kapattığını görünce sesini daha da yavaşlattı. Çünkü bazı sonlar, yüksek sesle anlatılmaz.

“Tarih ve hayat tuhaftır,” dedi. “Piri Reis’in yaptığı haritaların, yazmaların merkezi Kahire’dir. Ve… en acısı… onun yargılanıp canından olduğu yer de Kahire.”

Çocuk bir anda gözlerini açtı.

“Niye?” dedi. “Ne yapmış?”

Anne, bir an durdu. Bu soru, hikâyenin en ağır yeriydi.

“Bazen,” dedi anne, “bilim, emek, hizmet… siyasetin elinde küçülür. Bazen denizcilerin pir dediği adam… bir fermanla susturulur.”

Çocuk, annesinin elini tuttu.

“Yani… onu öldürdüler mi?”

Anne başını salladı. Gözleri doldu, ama ağlamadı.

“1554 yılında,” dedi, “Kahire’de vefat etti. Ardında eserler kaldı. Haritalar kaldı. Kitab-ı Bahriye kaldı. Ama hatırası bile yüzyıllarca unutuldu.”

Çocuk, yutkundu.

“Unutuldu mu?”

“Unutuldu,” dedi anne. “Ta ki… yıllar sonra insanlar tekrar bulana kadar.”

Anne, sanki bir ışık yakmak ister gibi devam etti.

1765’te Bahriye’nin bir yazması Fransızcaya çevrildi. 1899’da İstanbul Tersane Kütüphanesi’nde bir Alman paşa iki el yazması buldu. Sonra Topkapı Sarayı’nda araştırmalar… 1929’da o muhteşem harita yeniden ortaya çıktı. 1513 Piri Reis imzası…

1933’te Atatürk haritayı inceleyip çoğaltılmasını sağladı. Ardından ikinci harita parçaları… 1935’te Türk Tarih Kurumu tıpkı basım…

Dünya akademik çevreleri şaşkınlıkla baktı.

“Anne,” dedi çocuk, “madem böyle büyük bir adam… niye unutulmuş?”

Anne, çocuğun saçlarını yeniden okşadı.

“Çünkü,” dedi, “bazı insanların değeri yaşarken anlaşılmaz. Bazı insanların emeği, ancak çok geç kalınca fark edilir.”

O gece çocuk, babasını düşünerek uyumadı.

Ama ilk defa, babasının denizde oluşunu sadece “terk” gibi hissetmedi. Deniz, bazen bir kaçış değil; bir hizmetti. Bir yoksulluk değil; bir sınavdı.

Ve Piri Reis’in kaderi, çocuğun içine şu duyguyu bıraktı:

İnsan, doğruyu yaparken bile yalnız kalabilir.

Ertesi gün çocuk yine hocanın yanına gitti. Hoca rüzgârları anlattı. Haritayı anlattı. Pusulayı anlattı.

“Rüzgârları tanıyacaksın,” dedi hoca. “Yıldızları, ayı, havayı koklayacaksın.”

Çocuk, hocanın dudaklarından dökülen her kelimeyi, babasına giden bir yol gibi dinledi.

Eve döndüğünde annesine bir şey dedi. Çok basit, çok küçük bir cümle:

“Anne… Piri Reis, denizsiz yaşayamazmış.”

Anne, çocuğa baktı. İçinde hem acı hem gurur vardı.

“Bazı insanlar,” dedi, “denize mecburdur. Bazı babalar da öyledir.”

Çocuk, başını eğdi.

“Peki,” dedi, “baba gelince… ona rüzgârları anlatabilir miyim?”

Anne, gülümsedi. Bu gülümseme, bir anlığına evin içini ısıttı.

“Anlat,” dedi. “Hem de hepsini. Karayel’i, lodosu, poyrazı…”

Sonra sustu.

Çünkü anneler, bazı cümleleri yutkunarak taşır: “Gelirse…”

Bu hikâyenin içinde en ağır şey savaş, fırtına, siyaset değildi.

En ağır şey, bekleyişti.

Bir çocuğun kapıya bakarken büyümesi.

Bir annenin “gelecek” derken sesini sabit tutması.

Bir bilginin, Piri Reis’in, eserleriyle dünyayı kucaklayıp sonunda bir fermanla susturulması.

Ve yine de…

Eserlerin kalması.

Haritanın bulunması.

Adın geri gelmesi.

Adalet bazen mahkemede olmaz. Adalet bazen yüzyıllar sonra olur. Geç olur ama olur: Bir insanın emeği, bir gün bir başka insanın elinde yeniden değer kazanır.

Anne, çocuğu yatırırken son kez fısıldadı:

“Bak yavrum… başarı, alkış değil. Bazen başarı, doğru bildiğinden sapmamaktır.”

Çocuk, gözlerini kapadı.

Dışarıda rüzgâr yine esti.

Belki karayeldi. Belki poyraz.

Ama çocuk o rüzgârı ilk defa “korku” gibi değil, “yol” gibi dinledi.

Çünkü artık biliyordu:

Deniz, bazen insanı alır.

Ama bazen de insanın adını, haritasını, hatırasını… yüzyıllar öteye taşır.