Esir Kampında Başkomutan Olduğunu Öğrendi: Mustafa Kemal’in Sessizce Verdiği Ders
Oda küçüktü.
Taş duvarlar soğuk, hava kuru, akşamın serinliği içeri sızmıştı. Pencereden ince bir ışık şeridi düşüyor; güneş, Anadolu’nun tepelerinin arkasına ağır ağır inerken her şeyi altın rengine boyuyordu.
İki adam karşı karşıya oturuyordu.
Aralarında boş bir masa vardı. Masada hiçbir şey yoktu… neredeyse.
Sadece iki fincan çay.
Buharı yavaşça yükseliyor, sanki konuşamadıkları cümlelerin yerini tutmaya çalışıyordu.
Penceredeki adam ayağa kalktı.
Sırtını masaya döndü, ellerini arkasında birleştirdi. Pencereye yürüdü. Dışarı baktı: tepeler, ağaçlar, uzak köyler… Bu manzara, insanı hem teselli eder, hem de daha çok acıtırdı. Çünkü “ev”i hatırlatırdı.
Masada oturan adam ise acele etmiyordu.
Çayını yudumlayarak bekliyordu. Beklemek, bazı insanların en güçlü silahıdır. Sabırla, sanki karşısındakinin nefesini bile incitmek istemezmiş gibi.
Penceredeki adam başını eğdi.
Kimse onun ne düşündüğünü bilmiyordu. Belki evini… belki Atina’daki çocuklarını… belki geride bıraktığı askerleri… belki “Ben nerede yanlış yaptım?” sorusunu.
Bir süre sonra, penceredeki adam döndü.
Yavaşça masaya geri geldi. Oturdu. Fincanını aldı, içti.
Hâlâ kimse konuşmuyordu.
Sonra masadaki adamın sesi duyuldu. Sakin, yumuşak… ama içinde tartışılmaz bir otorite taşıyan bir ses.
“Nasılsınız?”
Penceredeki adam hemen cevap vermedi. Önce düşündü. Sanki doğru kelimeyi seçerse, içine çöken ağırlığın bir kısmı kalkacakmış gibi.
Sonra, kısaca:
“Yorgunum.”
Masadaki adam başını salladı.
“Anlarım.” Durdu. “Savaş herkesi yorar.”
Sessizlik geri geldi.
Ama bu seferki sessizlik farklıydı.
Daha az gergin, daha insaniydi. İki düşmanın arasında değil de… iki insanın arasında duran türden.
Penceredeki adam fincanını masaya bıraktı.
Karşısındaki adama ilk kez gerçekten baktı.
Üniforması farklıydı: Türk üniforması. Omuzlarında yüksek rütbeler. Yüzü sakin. Gözleri keskin ama nazik. Yaşı belki kırkı bulmamıştı; fakat gözleri… gözleri yaşlıydı. Çok şey görmüş gözler.
Penceredeki adam sordu:
“Siz kimsiniz?”
Soru basitti ama cevabı aslında herkes biliyordu. Yine de insan bazen bildiğini duymak ister; çünkü duyunca gerçek olur.
Karşısındaki adam, hafif bir gülümsemeyle:
“Mustafa Kemal.”
Penceredeki adam yutkundu.
Demek buydu. Türk başkomutanı, Anadolu’nun lideri… şimdi onun karşısında oturuyor, çay içiyor, bağırmıyor, tehdit etmiyordu. Sanki savaşın gürültüsü bu odanın kapısında kalmıştı.
Mustafa Kemal yeniden konuştu:
“İsminiz?”
Penceredeki adam tereddüt etti.
Bir ad, bazen sadece bir ad değildir. Bir ad, bir ordunun yüküdür.
Sonra, net bir sesle:
“Nikolaos Trikopis.”
Mustafa Kemal başını salladı.
“General Trikopis…” dedi. “Adınızı duymuştum.”
Trikopis acı acı güldü.
“Eminim duymuşsunuzdur. Sonuçta… düşmanınızım.”
Mustafa Kemal, ona uzun uzun baktı.
Sonra, o cümleyi kurdu. Bu odanın havasını değiştiren, bir insanın içindeki kilidi açan cümleyi:
“Düşman mıydınız… yoksa asker miydiniz?”
Trikopis durdu.
Bu soruyu beklemiyordu. Çünkü savaşta insanlara genelde soru sorulmaz; hüküm verilir.
“Fark var mı?” dedi, istemsiz bir savunmayla.
Mustafa Kemal hiç yükselmeden cevap verdi:
“Evet. Büyük fark var.”
Durdu.
“Düşman nefret eder. Asker görev yapar.”
Bir an bekledi.
“Siz hangisisiniz?”
Trikopis uzun uzun düşündü.
Ve sonunda, sanki kendini itiraf eder gibi:
“Askerim. Sadece askerim.”
Mustafa Kemal başını salladı.
“Ben de.”
O an… basit bir an.
Ama bazı anlar tarihten büyüktür. Çünkü iki insanın içinde bir şey yer değiştirir.
Odada gerginlik azaldı. Artık iki düşman değil, iki asker vardı.
İki yorgun asker.
Savaştan yorgun. Kayıplardan yorgun. Hayattan yorgun.
Mustafa Kemal ayağa kalktı.
Bir dolaba yürüdü. Açtı. İçinden bir şişe çıkardı. İki küçük bardak koydu masaya.
“Rakı,” dedi. “Türk içkisi.”
Bardaklardan birini Trikopis’e uzattı.
Trikopis bardağa baktı, sonra Mustafa Kemal’e.
“Esirler… içki içer mi?” diye sordu. Bu soru aslında “Ben hâlâ insan mıyım?” demenin başka bir yoluydu.
Mustafa Kemal gülümsedi.
“Esirler hayır… ama generaller içer.”
Trikopis bardağı aldı. Yavaşça kaldırdı.
Mustafa Kemal de kaldırdı.
Trikopis sordu:
“Ne için?”
Mustafa Kemal bir an düşündü. Sonra:
“Savaşın bitişine.”
İçtiler.
Rakı acıydı, boğazı yakıyordu ama içten bir sıcaklık bırakıyordu. Trikopis öksürdü. Mustafa Kemal güldü; küçük, insanı incitmeyen bir gülüş.
“İlk kez mi?” dedi.
Trikopis başını salladı.
“Biz… şarap içeriz. Rakı farklı.”
Mustafa Kemal bardağı biraz daha doldurdu.
“Alışırsınız.”
Ve yavaş yavaş konuştular.
Savaşı konuşmadılar önce. Çünkü savaş, herkesin bildiği bir yorgunluktu. Onu tekrar tekrar anlatmak, yarayı deşmekti.
Mustafa Kemal sordu:
“Aileniz var mı?”
Trikopis başını salladı.
“Eşim. İki oğlum.”
Durdu. Sesi ilk kez kırıldı.
“Atina’da.”
Mustafa Kemal sessiz kaldı. Bazen en doğru cümle, hemen kurulmayan cümledir.
Sonra:
“Onları göreceksiniz yakında.”
Trikopis ona baktı.
“Nasıl biliyorsunuz?”
Mustafa Kemal doğrudan cevap vermedi.
“Savaş sonsuz değil,” dedi sadece. “Her savaş biter.”
Trikopis yeniden içti.
“Bizimki de mi bitti?”
Mustafa Kemal başını salladı.
“Evet. Sizin için bitti.”
Trikopis anlamaya çalıştı. “Bitti” kelimesi, bir komutan için hem kurtuluş hem utançtır.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Mustafa Kemal, masanın üzerindeki bir dosyayı aldı. Önüne koydu.
“Bunlar,” dedi, “istihbarat raporları. Yunan ordusu hakkında. Komuta yapısı, kararlar, pozisyonlar…”
Trikopis kâğıtlara baktı ama dokunmadı.
“Neden bana gösteriyorsunuz?”
Mustafa Kemal’in gözleri, bir an daha ciddi oldu.
“Çünkü içinde… sizin adınız var.”
Durdu.
“Çok var.”
Trikopis kaşlarını çattı.
“Benim neden?”
Mustafa Kemal bir kâğıt çıkardı. Okumadan önce Trikopis’e baktı.
“19 Ağustos. Atina’dan telgraf. Konu: komuta değişikliği.”
Bir an durdu.
“Devam edeyim mi?”
Trikopis’in boğazı kurudu. İçine bir “yanlışlık” hissi düştü.
“Evet,” dedi, kısık sesle.
Mustafa Kemal okudu:
“General Anastazios Papulas görevden alındı. Yeni başkomutan…”
Durdu, Trikopis’e baktı.
“General Nikolaos Trikopis.”
O anda, oda bir anlığına nefessiz kaldı.
Trikopis dondu.
“Ne…?” diye fısıldadı.
Mustafa Kemal tekrarladı, sakince:
“Siz… Yunan ordusunun başkomutanısınız. 19 Ağustos’tan beri.”
Trikopis başını iki yana salladı.
“Hayır. İmkânsız. Ben… ben sadece tümen komutanıyım. Papulas hâlâ başkomutan.”
Mustafa Kemal kâğıdı uzattı.
“Bu resmi telgraf. Kendiniz okuyun.”
Trikopis aldı. Elleri titriyordu.
Okudu.
Bir kez.
İki kez.
Üç kez.
Gözleri büyüdü, yüzü soldu.
“Ben… bilmiyordum,” dedi. Sesi çatladı.
Mustafa Kemal başını salladı.
“Biliyorum. Telgraf size ulaşmadı. Çünkü aynı gün Dumlupınar Muharebesi başladı. Kaos oldu, iletişim kesildi… ve siz…”
Bir an durdu.
“…esir düştünüz.”
Trikopis kâğıda baktı.
Başkomutan.
Kelime, ağzında dönüp duruyor ama dışarı çıkamıyordu.
Mustafa Kemal, onun halini sessizce izledi. Sonra sordu:
“Nasıl esir düştünüz… hatırlıyor musunuz?”
Trikopis başını kaldırdı.
Hatırlıyor muydu?
Her saniyesini…
Gözlerini kapattı ve geri döndü.
26 Ağustos 1922.
Şafak henüz sökmemişti ama Trikopis uyanıktı. Çadırında haritaya bakıyordu. Durum kötüydü. Çok kötü. Türk ordusu iki gün önce saldırıya geçmişti: hızlı, şiddetli, beklenmedik.
Yunan hatları kırılmıştı. Birlikler dağılmıştı. Ve şimdi geri çekilme emri gelmişti.
Ama geri çekilmek… haritada bir çizgi gibi görünür, gerçekte bir yaradır.
Yardımcısı Yüzbaşı Dimitrios içeri girdi.
“Komutanım. Rapor…”
Trikopis başını kaldırdı.
“Dinliyorum.”
“Birinci tümen güneyde. Türkler yaklaşıyor. Üçüncü tümen batıda, yol kesildi. Dördüncü tümenle iletişim yok… muhtemelen dağıldı.”
Trikopis yumruğunu masaya vurdu.
“Atina’dan haber var mı?”
“Hayır komutanım. Telgraf hatları koptu. Radyo çalışmıyor.”
O an Trikopis yalnızdı.
On beş bin askerle düşman topraklarında… iletişim yok, destek yok, emir yok.
“Geri çekilme rotası?” diye sordu.
Dimitrios haritayı gösterdi.
“İki seçenek var komutanım. Kuzey daha kısa ama Türk birlikleri var. Güney daha uzun ama belki açık.”
Trikopis hızlı düşünmek zorundaydı. Her saniye, bir insanın hayatı demekti.
“Güney,” dedi. “Güney rotasını kullanacağız. Hazırlık. Bir saat içinde hareket.”
Ama bir saat içinde her şey değişti.
Türk topçuları ateş açtı.
Güney rotası bombalandı. Yol kapandı.
Kuzeye döndüler; orası da ateş altındaydı.
Kuşatma daralıyordu.
Trikopis dışarı çıktı: duman, kaos, koşuşturan askerler, taşınan yaralılar… bağırışlar, emirler, panik.
Dimitrios yanına geldi.
“Komutanım… her iki rota da kapalı.”
Trikopis etrafına baktı. Ne yapacaktı?
“Savunma pozisyonu!” dedi. “Burada direneceğiz.”
Direndiler.
Bir gün.
İki gün.
Üç gün.
Ama cephane bitti, su bitti, yemek bitti.
29 Ağustos sabahı Dimitrios geldi. Yüzü solgundu.
“Komutanım… cephane bitti.”
Trikopis başını eğdi. O anın geleceğini biliyordu; yine de acıydı.
“Beyaz bayrak,” dedi. Sesi kırıldı.
Dimitrios dondu.
“Komutanım…”
Trikopis tekrarladı.
“Teslim olacağız. Daha fazla kan dökülmesine gerek yok.”
On dakika sonra beyaz bayrak dalgalandı.
Ateş durdu.
Garip bir sessizlik çöktü.
Türk askerleri geldi; yavaş, temkinli, silahları hazır.
Bir subay öne çıktı, önce Türkçe konuştu, sonra Yunanca:
“Silahlarınızı bırakın. Eller yukarı.”
Askerler itaat etti. Yorgun, bitkin… ama hayattaydılar.
Türk subay Trikopis’e yaklaştı.
“Kim komutan?”
Trikopis öne çıktı.
“Ben.”
Subay selam verdi.
“General Trikopis?”
“Evet.”
“Benimle gelin lütfen.”
Kibarlıkla… saygıyla.
Trikopis arkasına baktı: on beş bin asker artık esirdi. Bunun onun yüzünden mi, savaşın yüzünden mi olduğunu o an ayıramadı. Sadece yürüdü.
Sonra bir çadıra götürüldü. Türk subaylar… sorgu… kayıt…
Bir albay sordu:
“Başka komutan var mı? Siz en yüksek rütbeli misiniz?”
“Evet,” dedi Trikopis.
Albay kaşlarını çattı.
“Siz başkomutan değil misiniz?”
Trikopis şaşırdı.
“Hayır… ben tümen komutanıyım. Başkomutan Papulas.”
Türkler kendi aralarında konuştu. Tonları şaşkındı.
Ve sonunda:
“Bekleyin.”
Saatler geçti.
Akşam oldu.
Bir araç geldi.
“Gelin. Başka yere gidiyorsunuz.”
“Nereye?”
“Genel karargâha. Mustafa Kemal Paşa sizi görmek istiyor.”
Trikopis yutkundu.
Neden?
Bir tümen komutanı, binlerce esir arasında neden seçilirdi?
Karanlıkta yol aldılar. Trikopis düşünceleriyle baş başa kaldı: askerleri, ailesi, hayatı… ve içinde büyüyen o belirsiz his: “Belki yanlış anlıyorlar.”
Araç durdu.
Küçük taş bir bina.
İçeri alındı.
Ve o oda…
Çay fincanları…
Sessizlik…
Mustafa Kemal’in “Ben Mustafa Kemal” deyişi.
Trikopis gözlerini açtı.
Odaya geri dönmüştü.
Mustafa Kemal’in karşısında, başkomutanlığını öğrendiği o anın ağırlığı hâlâ üstündeydi.
Trikopis kağıdı bıraktı. Sonra birden güldü.
Acı bir gülüş.
Kısa ama derin.
Mustafa Kemal sordu:
“Neden gülüyorsunuz?”
Trikopis gözlerinde yaşlarla cevap verdi:
“Çünkü ironik… Hayatım boyunca bu rütbeyi bekledim. Çalıştım, savaştım, hizmet ettim… otuz yıl.”
Sesi titredi.
“Ve nihayet verdiler… ama ben bilmedim. Bilseydim… belki farklı yapardım. Belki askerlerimi kurtarabilirdim.”
Mustafa Kemal öne eğildi. Sesi ciddi ama nazikti.
“Hayır.”
Trikopis şaşkınlıkla baktı.
“Ne demek hayır?”
“Fark etmezdi,” dedi Mustafa Kemal. “Başkomutan olduğunuzu bilseniz bile sonuç aynı olurdu.”
“Nasıl bu kadar emin olabilirsiniz?”
Mustafa Kemal geriye yaslandı.
“Çünkü savaş rütbeyle kazanılmaz,” dedi. “Koşullarla kazanılır.”
Ve saymaya başladı. Tek tek.
“Lojistik yetersizdi. Cephane az, yiyecek az.”
“İletişim kopuktu. Atina’dan emir gelmiyordu.”
“Askerler yorgundu. Üç yıl savaşmışlardı.”
“Moral düşüktü.”
Bir an durdu.
“Ve biz… hazırdık. Siz değildiniz.”
Trikopis dinledi.
Her kelime, içindeki gerçeğe dokunuyordu.
Ama yine de bir komutanın içindeki yük kolay bırakmaz.
“Ben komutandım,” dedi Trikopis. “Sorumluluk bendeydi. On beş bin asker bana güvendi… ve ben onları esir verdim.”
Mustafa Kemal başını salladı.
“Evet,” dedi. “Esir düştünüz.”
Durdu.
“Ama öldürmediniz.”
Trikopis kaşlarını kaldırdı.
“Ne?”
“Öldürmediniz,” dedi Mustafa Kemal. “Teslim oldunuz. Cephane bittiğinde beyaz bayrak çektiniz. Son kurşuna kadar savaşmadınız.”
Trikopis’in boğazı düğümlendi.
“Neden?” diye sordu Mustafa Kemal.
Trikopis düşündü.
“Çünkü anlamsızdı,” dedi. “Daha fazla kan dökülmesinin anlamı yoktu.”
Mustafa Kemal başını salladı.
“Tam olarak.”
Ve o cümleyi kurdu; Trikopis’in içinde yıllarca taşıyacağı cümleyi:
“İşte bu… iyi bir komutanın işaretidir. Ego değil, mantık. Gurur değil, sorumluluk.”
Trikopis sessiz kaldı.
Çünkü bazı övgüler insanı rahatlatmaz; daha çok utandırır. Hele düşmandan geliyorsa… daha da ağır olur.
“Siz… farklısınız,” dedi Trikopis.
Mustafa Kemal kaşlarını kaldırdı.
“Nasıl farklı?”
“Düşmanınızı… anlıyorsunuz,” dedi Trikopis. “Çoğu komutan düşmanı aşağılar. Ama siz saygı gösteriyorsunuz.”
Mustafa Kemal hafifçe gülümsedi.
“Çünkü sizden öğrendim.”
“Benden mi?”
“Yunanlılardan, İngilizlerden,” dedi. Ayağa kalktı, pencereye yürüdü. “Çanakkale’de… güçlüydüler. Teçhizatlıydılar.”
Döndü.
“Onları anladım. Nasıl düşündüklerini… güçlü yanlarını, zayıf yanlarını… Düşmanı küçümserseniz kaybedersiniz. Düşmanı anlarsanız kazanırsınız.”
Trikopis yavaşça başını salladı.
“İşte bu yüzden siz kazandınız,” dedi. Sesi alçaldı. “Ben kaybettim.”
Mustafa Kemal masaya döndü, oturdu.
“Hayır,” dedi. “Sen kaybetmedin. Yunanistan kaybetti.”
Sesi keskinleşmedi; sadece netleşti.
“Atina kaybetti. Politikacılar kaybetti.”
Durdu.
“Ama sen görevini yaptın. Askerlerini korudun. İmkânsız bir durumda en iyi kararı verdin.”
Bu sözler Trikopis’in içine oturdu.
Bir tür “kapanış” gibi.
İntikam yoktu. Aşağılama yoktu. Sadece gerçek vardı.
Trikopis sordu:
“Peki şimdi ne olacak? Bana ne olacak?”
Mustafa Kemal cevap verdi:
“Esir kampına gideceksiniz. Diğer subaylarla birlikte. Ama…” Durdu. “Başkomutan olarak saygıyla.”
“Saygıyla mı?” Trikopis şaşırmıştı.
“Evet,” dedi Mustafa Kemal. “Rütbeniz korunacak. Üniformanız kalacak. Subaylarınızla birlikte olacaksınız.”
Trikopis’in gözleri doldu.
“Neden?” diye sordu. “Neden bu kadar… naziksiniz?”
Mustafa Kemal uzun uzun düşündü.
“Çünkü,” dedi, “yarın ben de sizin yerinizde olabilirim.”
Trikopis kaşlarını çattı.
“Nasıl yani?”
“Savaş öngörülemez,” dedi Mustafa Kemal. “Bugün kazanan yarın kaybedebilir. Bugün güçlü olan yarın esir düşebilir.”
Durdu.
“O gün gelirse… ben de sizin gibi davranılmak isterim.”
Oda kararırken tek bir mum yanıyordu. Alev, duvarda titreyen gölgeler bırakıyordu.
Mustafa Kemal ayağa kalktı.
“Dinlenin,” dedi. “Yorgunsunuz. Yarın kampa gideceksiniz. Ama bu gece…” Durdu. “Bu gece bir general olarak kalın.”
Kapıya yürüdü. Bir askere seslendi:
“Generale yemek getirin. İyi yemek. Temiz yatak.”
Asker selam verdi.
Mustafa Kemal dönüp Trikopis’e baktı.
“İyi geceler, General.”
Trikopis ayağa kalktı. Askeri selam verdi.
“İyi geceler, Paşa.”
Mustafa Kemal selamı aldı ve çıktı.
Trikopis tek kaldı.
Başkomutan olduğunu… bir esir odasında öğrenmişti.
Ama o gece bir şey daha öğrenmişti: Saygı, bazen savaşın sonucundan bile ağırdır.
Çünkü savaş biter.
Karakter kalır.
Ertesi sabah güneş yükseliyordu.
Trikopis uyandı. Bir an nerede olduğunu unuttu, sonra hatırladı. O garip gerçek yine geldi: “Başkomutan.”
Kapı açıldı. Bir Türk askeri tepsiyle içeri girdi.
“Kahvaltı.”
Sonra İngilizce ekledi:
“Good morning, sir.”
Trikopis başını salladı.
Ekmek, peynir, zeytin, çay… Basit ama temiz.
Bir saat sonra hazır olması istendi.
Dışarı çıktığında kampı gün ışığında ilk kez gördü: çadırlar, askerler, düzen… ve dikkatini çeken şey: Yunan esirler dövülmüş, aç bırakılmış gibi görünmüyordu. Yorgundular, evet. Ama insanlıkları alınmamıştı.
Yüzbaşı bunu fark edip dedi ki:
“Paşa’nın emri. Esirlere asker gibi muamele. Yemek, su, tıbbi bakım.”
Bir çadıra geldiler. İçeride Yunan subaylar vardı. Trikopis’i görünce ayağa fırladılar.
“Komutan!”
Bir albay yaklaşıp fısıldadı:
“Duyduk ki… başkomutan olmuşsunuz.”
Trikopis yutkundu.
“Ben de dün duydum,” dedi. “Ama çok geç.”
Albay başını eğdi.
“Hepimiz için geç.”
Bir başka subay sordu:
“Türkler nasıl davranıyor?”
Trikopis’in cevabı netti:
“İyi. Şaşırtıcı derecede iyi. Mustafa Kemal… onurlu bir adam.”
Kısa bir sessizlik oldu. Düşmanı böyle anmak… alışılmış bir şey değildi.
Trikopis devam etti:
“Kaybettik. Bu gerçek. Ama onurumuzu koruyacağız. Türkler saygı gösteriyor. Biz de saygı göstereceğiz.”
Sonra haber geldi:
“Paşa veda etmek istiyor.”
Trikopis tekrar Mustafa Kemal’in yanına götürüldü.
Harita masasında birkaç subay daha vardı. Mustafa Kemal başını kaldırdı.
“General,” dedi. “Bugün İzmir’e gideceksiniz. Orada subaylar için ayrı kamp var. Daha rahat.”
Trikopis başını salladı.
“Teşekkür ederim.”
Mustafa Kemal devam etti:
“Kızılay düzenli ziyaret edecek. Ailenize mektup yazabileceksiniz.”
“Esir takası…” dedi sonra.
“Savaş yakında bitecek,” diye ekledi. “Resmi görüşmeler olacak. Esirler dönecek. Siz de döneceksiniz.”
Trikopis’in sesi kırıldı:
“Atina… beni nasıl karşılayacak?”
Mustafa Kemal omuz silkti.
“Onlar ne yapar bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim: Utanmamalısınız. Askerlerinizi korudunuz.”
Sonra masadan küçük bir kutu aldı, Trikopis’e uzattı.
“Açın.”
Kutunun içinde gümüş bir cep saati vardı. Eski ama zarif.
Mustafa Kemal sakin bir sesle:
“Babamın saatiydi,” dedi. “Bana miras kaldı. Ama ben size veriyorum.”
Trikopis şok oldu.
“Hayır… kabul edemem.”
Mustafa Kemal’in cevabı kısa ve netti:
“Bu yüzden veriyorum. Çünkü onurlu bir düşmandınız. Onurlu düşmanlar hatırlanmalı.”
Trikopis saati aldı. Metalin ağırlığı, bir sembol gibiydi.
“Ne diyeceğimi bilmiyorum,” dedi.
“Bir şey demeyin,” dedi Mustafa Kemal. “Sadece hatırlayın. Savaş biter… saygı kalır.”
Mustafa Kemal elini uzattı.
Trikopis bir an tereddüt etti.
Sonra tuttu.
İki komutan, iki asker… saygıyla el sıkıştı.
Trikopis arabaya bindiğinde geriye baktı. Mustafa Kemal kapının yanında duruyor, sessizce izliyordu.
Trikopis selam verdi. Mustafa Kemal selamı aldı.
Araba uzaklaşırken Trikopis saate baktı.
Bu saat, sadece bir saat değildi.
Bir savaşın bitişinin, insanlığın başlangıcının hatırlatıcısıydı.
Aylar sonra…
1923 Temmuz’unda Lozan imzalandı. Savaş resmen bitti. Esirler döndü.
Pire Limanı’nda gemi yanaştığında kalabalık vardı ama sevinç gürültülü değildi. Yenilgiden dönen insanın sevinci sessiz olur.
Trikopis gemiden indi.
Atina… kendi şehriydi, ama yabancı gibi geldi.
Eşi Maria koştu. Sarıldılar.
Hiç konuşmadılar.
Sadece uzun uzun tuttular birbirlerini.
Evde iki oğlu kapıda bekliyordu: Dimitris ve Yannis. On bir ve sekiz yaşında.
Babalarını görünce koştular, sarıldılar. Trikopis dizlerinin üstüne çöktü, onları tuttu.
“Ne kadar büyümüşsünüz,” dedi. Gözleri doldu.
O gece yemek masası sessizdi.
Sonra Dimitris sordu:
“Baba… savaşta ne oldu?”
Maria hemen araya girmek istedi:
“Dimitris, sorma…”
Trikopis elini kaldırdı.
“Hayır. Sorabilir.”
Oğluna baktı.
“Kaybettik oğlum,” dedi. “Savaşı kaybettik.”
Yannis’in sesi inceydi:
“Ama sen başkomutandın değil mi?”
Trikopis acı acı gülümsedi.
“Evet,” dedi. “Başkomutandım. Ama öğrendiğimde çok geçti.”
Çocuklar “Ne demek?” diye baktı. Trikopis sadece:
“Bir gün anlatırım,” dedi.
O gece yatarken çantasından küçük kutuyu çıkardı.
Maria merakla:
“Bu ne?”
Trikopis kutuyu açtı. Gümüş cep saati.
“Hediye,” dedi.
“Kimden?”
Trikopis saatten gözlerini ayırmadan:
“Mustafa Kemal’den.”
Maria’nın gözleri büyüdü.
“Türk komutandan mı?”
“Evet,” dedi. “Onurlu bir adamdı.”
Saati dolabın en üst rafına koydu. Güvenli bir yere.
“Bu saat…” dedi. “Benim için çok şey. Yenilsen bile onurunu koruyabileceğini hatırlatıyor.”
Yıllar geçti.
1938’de Trikopis yaşlandı. Emekliydi. Sessiz bir hayat sürüyordu.
Oğlu Dimitris, artık yirmi yedi yaşında bir asker olarak eve geldi.
“Baba,” dedi, “savaştan hiç konuşmadın. Ne oldu orada?”
Trikopis pencereden dışarı baktı. Uzun süre.
Sonra:
“Gel,” dedi. “Sana bir şey göstereyim.”
Dolabın üst rafından kutuyu aldı. Açtı. Saat.
“Bu… benim en değerli eşyam.”
Ve anlattı.
Dumlupınar’ı… kuşatılmayı… teslim olmayı… o telgrafı… “Başkomutansınız” cümlesini… utancı… şaşkınlığı…
Sonra Mustafa Kemal’in sözlerini, saygısını, hediyesini.
Dimitris sessizce dinledi.
“Baba,” dedi sonunda, “o adam… özel biriymiş.”
“Evet,” dedi Trikopis. “Gerçek bir lider. Sadece savaşta güçlü değil… karakterde de güçlü.”
Durdu.
“Zafer, düşmanı yenmek değildir. Zafer… kazandıktan sonra nasıl davrandığındır.”
Yıllar bir kez daha geçti.
1948’de Trikopis hastaydı. Yatak odasında ailesi etrafındaydı: Maria, Dimitris, Yannis ve torunlar…
Dimitris fısıldadı:
“Baba, bir şey ister misin?”
Trikopis zor konuştu.
“Saati…”
Dimitris anladı. Dolaba gitti, saati getirdi. Babasının avucuna bıraktı.
Trikopis titreyen elleriyle sıkıca tuttu.
“Bu saat…” diye fısıldadı. “Hayatımın en değerli şeyi.”
Yannis eğildi.
“Niye baba?”
Trikopis gözlerini kapattı.
“Çünkü bana gerçek zaferi öğretti,” dedi.
“Gerçek zafer nedir?” diye sordu Yannis.
Trikopis’in sesi çok zayıftı ama netti:
“İnsanlığını korumaktır. Savaşta bile… yenilgide bile.”
Bir an durdu.
“Mustafa Kemal… beni insan gördü.”
Ve o gece Trikopis öldü.
Saat elindeydi.
Dimitris saati aldı, özenle kutusuna koydu. Sanki bir yadigâr değil de bir emanet gibi.
Çünkü bazı dersler, madalya gibi takılmaz.
Evde, dolabın en üst rafında saklanır.
Kuşaktan kuşağa, sessizce aktarılır.
Ve şunu hatırlatır:
Savaşlar biter.
Kazananlar ve kaybedenler unutulabilir.
Ama bir insanın, kazandıktan sonra bile insan kalabilmesi… kolay kolay unutulmaz.
News
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
End of content
No more pages to load







