Einstein 40 İnsanı Kurtarmak İçin Yazdı: Atatürk’ün Cevabı Sessiz Bir Vicdandı
Paris’te bir masanın üstünde, kâğıdın beyazlığı göz yakıyordu.
Dışarıda sonbahar serinliği vardı. Pencere aralığından gelen hava, odadaki mürekkep kokusunu ince ince dağıtıyordu.
Albert Einstein kalemi eline aldığında, bir an durdu.
Ünlü bir fizikçi olarak adı, ders kitaplarının içine çoktan girmişti. Ama o gece, ünün hiçbir işe yaramadığı bir yerden konuşuyordu: insanın içindeki çaresizlikten.
Masada birkaç evrak vardı. Birkaç isim. Birkaç tarih. Birkaç “artık ders veremez” kararı.
Bir de, duyulmayan bir kalabalık… Almanya’da kalan, kapıları yüzlerine kapanan bilim insanları.
Einstein, kâğıda eğildi.
Kelimeleri seçerken, sanki bir denklemi çözer gibi dikkatliydi. Çünkü bu bir “rica” olacaktı. Bir ülkenin kapısını çalmak, bir insanın kapısını çalmak gibidir: Yanlış bir ton, kapıyı kapatır.
Tarihi attı: 17 Eylül 1933.
Sonra hitabı yazdı. Çok nazik, çok ölçülü.
Ve cümlenin içine, dünyanın en soğuk gerçeğini koydu:
Almanya’da yürürlüğe giren bazı kanunlar nedeniyle, onlarca profesör ve doktor mesleklerini artık icra edemiyordu.
Einstein’ın eli bir an titredi.
Kâğıdın üzerinde “40” rakamı duruyordu.
Kırk kişi.
Ne bir ordu, ne bir kalabalık… Ama her biri bir hayat. Her biri bir aile. Her biri bir laboratuvarın ışığı, bir amfinin sesi, bir hastanenin nöbeti.
Einstein o an şunu biliyordu:
Bu mektup, bir kariyer meselesi değildi.
Bu mektup, bir “insan kalma” meselesiydi.
O günleri anlamak için, biraz geriye gitmek gerekir.
1932’nin sonbaharında Almanya’da seçimler yapıldı. Adolf Hitler’in Nasyonel Sosyalist Partisi güç kazandı. 1933’te başbakanlığa getirildi.
Ve sonra… bir ülkenin içindeki hava değişti.
Sokaklar aynı sokaklardı belki, binalar aynıydı… ama insanların yüzüne bakan gözler değişti. Bir bakışın içine, “sen burada istenmiyorsun” cümlesi yerleşti.
Özellikle Yahudilere yönelik baskı ve dışlama büyüdü. Daha önce başlamış olan Yahudi karşıtı hareketler, iktidarla birlikte sertleşti.
Ve o sertlik, önce kâğıt üstünde başladı.
Kanunlar…
İmzalar…
Listeler…
Sonra sınıfların kapısında, hastane koridorlarında, üniversite kürsülerinde “yasak” kelimesi dolaşmaya başladı.
Bir insanın mesleğini elinden almak, yalnız işini elinden almak değildir.
Bir insanın sesini kısmaktır.
Kendisini “işe yarar” hissettiği yeri yıkmaktır.
Einstein da bunu gördü. Berlin Üniversitesi’nde hocalık yapıyordu; ama çok kısa bir sürede, artık ders veremeyeceğini anladı. Almanya’dan ayrıldı.
Önce Fransa’ya geçti. Paris’te bir kolejde ders vermeye başladı.
Fakat kendisini güvende hissettiği bir şehirde bile, aklı başka yerdeydi: Almanya’da kalanlarda.
Çünkü bazı insanlar kurtulurken bile rahat edemez. Arkada kalanların ayak sesini duyarlar.
Bu sırada, Nazi tehdidi altındaki Yahudi nüfusunu korumak amacıyla bir kurum oluşturuldu: “Yahudi Nüfusu Koruma Grupları Birliği” (kısa adıyla OSS).
Merkezi Paris’ti.
Ve şeref başkanlığına Albert Einstein getirildi.
Bu unvan, bir vitrin süsü gibi değildi. Bir sorumluluktu. Bir yük, bir gece uykusuzluğu.
Einstein, hâlâ Almanya’da kalan “önemli sayıda” bilim insanı olduğunu biliyordu. Sadece birkaç yüz “olağanüstü” profesör ya da sanatçı değil… seçkinler ve sıradan aydınlar da risk altındaydı.
Budapeşte’den, Prag’dan, Trieste’den, başka yerlerden… Avrupa’nın içindeki baskı dalgası büyüdükçe, insanlar sığınacak yer arıyordu.
Bazıları çok tanınmıştı.
Bazıları kimsenin tanımadığı, ama bir öğrencinin hayatını değiştirecek kadar değerliydi.
Bazen dünya, bir insanın adını bilmez. Ama o insan bir gencin zihnini açar, bir hastanın hayatını kurtarır, bir laboratuvarda bir keşfi mümkün kılar.
İşte Einstein’ın derdi, tam da buydu:
İnsanları “ünlü” oldukları için değil, insan oldukları için korumak.
Aynı yıllarda, Türkiye’de başka bir hareketlilik vardı.
Türkiye Cumhuriyeti, 1930’larda Nazi zulmünden kaçan yüzlerce profesör, öğretmen, doktor, avukat, sanatkâr ve laborant gibi birçok kişiye kucak açmıştı. Bir kısmı mülteci olarak kabul edilmişti.
Üstelik kabul edildikten sonra, yaklaşık altı ay içinde Türkiye’de önemli görevler verilmişti. Çoğunluğu, reform edilmekte olan İstanbul Üniversitesi’nde ve Ankara’da yeni kurulmakta olan fakültelerde kürsü profesörlüğüne atanmıştı.
Bu, bir ülkenin sadece “kapıyı açması” değildi.
Bir ülkenin “yer açması”ydı.
Ve yer açmak, bazen para ile değil; irade ile olur.
Türkiye o dönemde, genel olarak faşizmden kaçanların da barınağı olmuştu. Üstelik az bilinen bir gerçek daha vardı: 1922’de Mussolini’nin İtalya’da iktidarı ele geçirmesinden sonra Türkiye’ye gelen İtalyanlar da vardı.
Yani mesele sadece tek bir ülke değildi.
Mesele, bir dönemin kararmasıydı.
Ve o kararmanın içinde, bir yerlerde küçük ışıklar aranıyordu.
Einstein işte bu yüzden, Ankara’nın adını yazabildi.
Çünkü Türkiye’nin o dönemdeki tavrı, Avrupa’daki birçok kapının aksine, “tamamen kapalı” değildi.
Einstein, mektubunda çok dikkatli bir dil kullandı.
Ne emretti, ne bağırdı, ne suçladı.
Rica etti.
Ve ricayı, insanlıkla birlikte, “fayda” kelimesine de yasladı.
Çünkü bazen bir devleti ikna etmek için, sadece merhamet yetmez. Bazen akıl da gerekir.
Einstein’ın mektubunun özü şuydu:
Almanya’dan 40 profesör ve doktorun, Türkiye’de bilimsel ve tıbbi çalışmalarına devam edebilmesine izin verilmesi.
Bu kişilerin, Almanya’da yürürlükte olan yasalar nedeniyle mesleklerini icra edememesi.
Bu insanların geniş tecrübe sahibi, yüksek nitelikli olması.
Türkiye’ye yerleşmeleri halinde, Türkiye için son derece faydalı olabileceklerini ispat edebilecekleri.
Hatta bir yıl süreyle, Türkiye’nin talimatları doğrultusunda, kurumların herhangi birinde hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu ettikleri.
Bu cümlelerin içinde bir acı vardı.
“Hiçbir karşılık beklemeden…”
Bir bilim insanı, kendi ülkesinde işini yapma hakkını kaybetmişti ve başka bir ülkede, sırf hayatta kalmak için, “karşılıksız” çalışmayı bile teklif ediyordu.
İnsan bazen kendini, sadece “yük olmamak” için küçültür.
Asıl trajedi budur.
Einstein mektubun sonuna, bir nezaket imzası koydu.
“Ekselanslarının sadık hizmetkârı olmaktan şeref duyan…”
Bu, bir bilim insanının gururunu yutması değildi.
Bu, kırk insan için kendi gururunu kenara bırakmasıydı.
Ve belki de bir liderin masasına, o masanın ağırlığı kadar ağır bir soru bırakmasıydı:
“Bu insanlara yer var mı?”
Ankara’da…
Başka bir masada…
Başka bir sessizlik vardı.
Bakanlar Kurulu’nun koridorlarında kağıtlar dolaşırken, kararların nasıl alındığını herkes bilir: İmza, müzakere, çekince…
Ama kimse bilmez: o kağıdı okuyan birinin içinde ne olur?
O günlerde, Türkiye gençti. Reformlar, kurumlar, dönüşüm…
Bir yandan “modernleşme” dediğimiz o büyük, yorucu süreç; bir yandan dünyanın ateşi.
Ve o ateşin kıvılcımları, sınır tanımaz.
Einstein’ın mektubu geldiğinde, kâğıt üzerinde “40 kişilik” bir talep gibi duruyordu.
Ama aslında bir dönemin vicdan sınavıydı.
Çünkü bu karar, sadece kırk kişiyi değil, Türkiye’nin kendi geleceğini de etkileyecekti.
Bir ülke, kimi içeri alırsa biraz ona benzer.
Kimi reddederse, biraz da kendinden eksilir.
Mektubun teklifi ilk başlarda Bakanlar Kurulu’nca onaylanma sürecine girdi.
Sonra…
Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle kabul edildi.
Bu “kabul”, bir zafer ilanı gibi değil, bir nefes gibi anlaşılmalı.
Sakin.
Ama hayat kurtaran türden.
Çünkü bazen en büyük kararlar, en az gürültüyle alınır.
Bu hikâyenin içinde, kolayca gözden kaçan bir şey var:
Einstein’ın mektubu, sadece Einstein hakkında değildir.
Atatürk’ün kabulü, sadece Atatürk hakkında da değildir.
Bu hikâye, bir dönem hakkında.
Bir dönemde insanların, insanları “kimlik” üzerinden ezdiği bir zamanda… başka bir yerde, insanların “insan” üzerinden tutulması hakkında.
Nazi zulmünden kaçanlar, Türkiye’ye geldiklerinde, bir günde “mutlu” olmadılar.
Kimse, dilini bilmediği bir ülkede, bir gecede kendi evine dönmüş gibi hissetmez.
Vatan kaybı, valize sığmaz.
Ayrılık, pasaportla bitmez.
Korku, sınır kapısında kalmaz.
Ama yine de… bir kapının açılması, insanın içindeki hayatı geri çağırır.
Bir amfinin kapısı açılır.
Bir kürsü verilir.
Bir laboratuvarda ışık yanar.
Bir öğrenci, hocasına “hocam” diye seslenebilir.
Bir doktor, yeniden elini yıkayıp hastasına gidebilir.
Bütün bunlar, “yeniden insan olmak” demektir.
Bu yüzden, Türkiye’nin o dönemde yaptığı şey, sadece “misafir etmek” değildi.
Birçoklarına “çalışmak” hakkı vermekti.
Çalışmak… insanın kendini hayatta hissettiği yer.
Einstein’ın iç çatışmasını düşünün.
Bir yanda kendi güvenliği, kendi kariyeri…
Öte yanda geride kalanlar.
İnsan, en çok şu soruda zorlanır:
“Ben kurtuldum… ama onlar?”
Einstein, bir bilim insanı olarak hayatının büyük kısmını “kanıt” peşinde geçirmişti. Ama o gün, kanıt yetmiyordu. O gün, merhamet gerekiyordu.
Ve merhamet, çoğu zaman bir dilekçeye benzer:
Kısa, resmi, soğukkanlı…
Ama altı yanar.
Atatürk’ün iç çatışmasını da düşünün.
Genç bir ülke…
Kendi kurumlarını kurmaya çalışan bir düzen…
Dışarıdan gelecek insanların uyumu, dili, düzeni…
Bütün bunlar “zor”dur.
Ama bazen zor olan, doğru olandır.
Ve bazen doğru olan, kimse alkışlamasa bile yapılır.
Bu yüzden bu hikâyenin duygusu, gösterişte değil.
Sessizlikte.
Bir mektubun kâğıt sesi…
Bir imzanın mürekkep izi…
Ve hiçbir kameranın kaydetmediği, ama bir ömrün taşıdığı o anlarda.
Yıllar sonra, Cumhuriyet arşivinde o mektubun varlığına bakıldığında, bir belge görürüz.
Fakat belge dediğimiz şey, aslında donmuş bir hayattır.
O belgenin içinde kırk kişinin nefesi vardır.
Kırk kişinin korkusu, bekleyişi, umut etmeyi unutmamaya çalışması vardır.
Ve bir ülkenin “evet” deme cesareti vardır.
Bu hikâyede intikam yok.
Bu hikâyede bağırış yok.
Bu hikâyede “kim haklıydı” tartışması bile yok.
Çünkü burada mesele, bir ideolojiyi yenmek değil; bir insanı kaybetmemek.
Adalet bazen mahkeme salonunda değil, sınır kapısında olur.
Adalet bazen, “girebilirsiniz” cümlesidir.
Daha da önemlisi, “çalışabilirsiniz” cümlesidir.
Einstein o mektubu gönderdiğinde, belki kendi içinde şunu da biliyordu:
Her ülke “evet” demeyecek.
Bazıları korkacak.
Bazıları hesap yapacak.
Bazıları gözünü başka tarafa çevirecek.
Ama o yine de yazdı.
Çünkü insanın elinden bazen sadece yazmak gelir.
Ve bazen, yazmak da kurtarır.
Atatürk ve Türkiye tarafında ise, bu kabul kararı… hem insani hem de kurumsal bir adım oldu.
İstanbul Üniversitesi’nde modernleşme, Ankara’da yeni fakülteler, araştırma enstitülerinin kurulması ve yönetilmesi…
Bunlar, sadece “akademik gelişme” değil; bir neslin yetişmesi demekti.
Bir ülkenin kendi çocuklarının, dünya ile aynı dili konuşmaya başlaması demekti: bilimin dili.
Bu hikâyenin sonunda geriye kalan duygu şudur:
Bazı günler tarihe büyük savaşlarla değil, küçük bir “evet” ile yazılır.
Ve o “evet”, bazen iki halkın değil, iki insanın arasında bir köprü kurar:
Yardım isteyen bir bilim insanı…
Ve yardım etmeyi seçen bir lider.
Bugün geriye dönüp bakınca, o mektubun en ağır cümlesi belki de “kırk kişi” değildir.
En ağır cümle şudur:
“Mesleklerini icra edemiyorlar.”
Çünkü bir insana “var olma” alanını kapatmak, onu yavaş yavaş yok etmektir.
Bu yüzden, bu hikâyede en büyük zafer, birini yenmek değil.
Birini yaşatmaktır.
Ve belki de en insanî tarafı şudur:
Bunu yaparken kimse “kahraman” gibi davranmadı.
Sadece görevini yaptı.
İnsanlığın görevini.
News
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
End of content
No more pages to load







