Üç Gün Önce Her Şey Normaldi, Sonra Herkes Bir Şeyler Söyledi ve Hiç Kimse Bir Şey Anlamadı
29 Ağustos 1922 sabahı saat on. Dumlupınar, Anadolu’nun küçük bir kasabasıydı. Ama o sabah, Dumlupınar her zamankinden farklıydı. Tam bir kaos yaşanıyordu. Yunan askerleri dört bir yana koşuşturuyordu. Bazıları kuzeye, bazıları güneye, bazıları nereye gittiğini bilmeden sadece kaçıyordu. Subaylar bağırıyordu: “Bu yöne! Hayır, o yöne! Geri çekilin! İlerleyin!” Emirler birbirine karışıyordu. Çelişkili emirlerdi.
Bir tümen kuzeye doğru ilerliyor, başka bir tümen güneye çekiliyordu. Aralarında büyük boşluklar açılmıştı. Uzaktan Türk topları atış yapıyordu. Patlama sesleri, duman ve toz havayı kaplamıştı.
Yunan generali haritasına bakıyordu. Elleri titriyordu. “Nerede?” diye fısıldadı. “İkinci kolordu nerede?”
Kimse cevap veremedi. Kimse bilmiyordu. Telsiz çalışmıyordu. Telgraf hatları kopmuştu. Demiryolu kesilmişti. İzmir’den haber yoktu. Karargahtan emir yoktu. Sadece sessizlik vardı. Ölümcül bir sessizlik.
General tekrar sordu: “Birinci kolordu nerede?”
Bir kurmay cevap verdi: “Batıda efendim, Dumlupınar’a çekiliyor.”
“Peki ya ikinci kolordu?”
“Bilmiyorum efendim.”
“Bilmiyorsun?” Generalin sesi çatladı. “Efendim? Son rapor dün geceden. Ondan sonra hiçbir şey.”
General masaya yumruğunu vurdu. “Nasıl hiçbir şey? On beş bin asker! On beş bin kişi! Kaybolmaz öyle!”
Ama kaybolmuşlardı. Daha doğrusu, nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Çünkü emirler karışıktı. Her komutan farklı bir şey duymuştu. Her birlik farklı bir yöne gidiyordu. Ve Türkler… Türkler bunu biliyordu. Açılan boşluklara giriyorlardı. Yavaşça, metodik bir şekilde, kuşatma daraltılıyordu.
Bir kurmay içeri koştu: “Efendim, Türk süvarileri batıda! Kütahya yolunu kestiler!”
General dondu kaldı. “Ne?”
“Yol kapalı efendim. Kaçış yok.”
Sessizlik. Ölümcül bir sessizlik. General yavaşça oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. “Nasıl oldu bu?” Kimse cevap vermedi. “Üç gün önce… üç gün önce her şey normaldi,” sesi fısıltıya dönmüştü. “Savunma hattımız sağlamdı. Birliklerimiz pozisyonundaydı. İzmir’le iletişimimiz vardı.” Sustu. “Nasıl? Nasıl üç günde bu hale geldik?”
Gerçekten de, üç gün önce, 26 Ağustos 1922 sabahı saat altıda, Afyonkarahisar çevresindeki Yunan savunma hattı sessizdi. Sakin, normal bir sabahtı. Birinci Kolordu, General Trikoupis komutasında pozisyonundaydı. Dört tümen, on beş bin asker. İkinci Kolordu biraz kuzeydeydi, General Digenis komutasında. Dört tümen daha, on beş bin asker daha. Toplam otuz bin asker. Güçlü bir hat. Karargah İzmir’deydi, General Hacıanestis ordu komutanıydı. Her şey organizeydi. Her şey plana göreydi.
Ama saat 6.30’da Türk topları ateş açtı. Patlama, patlama, patlama. Güney sektörü. Birinci Kolordu’nun hattı. Ağır bombardıman, ardından piyade saldırısı. Türk birlikleri saldırıyordu. Hızlı, şiddetli. Yunan askerleri karşılık verdi. Ateş, savunma… Hat tutuyordu.
Saat sekizde Türk Süvari Kolordusu, sessizce Kırka Geçidi’nden geçti. Yunan hatlarının arkasına sızmışlardı. Orada sadece bir bölük vardı, nöbetçi bölüğü. Beş yüz asker. Karşılarında üç bin süvari. Çatışma kısa sürdü. Türk süvarileri geçide girer girmez ilk şeyi yaptı: Telgraf hatlarını kestiler. Saat on ikiydi. Hatlar kopmuştu. İkinci olarak demiryolunu patlattılar. Saat on sekizde demiryolu da kesilmişti. O andan itibaren İzmir’deki Yunan Karargahı kör ve sağır kalmıştı. Cephede ne olup bittiğini bilmiyordu ama bildiğini sanıyordu.
Gece saat yirmi üç. İzmir Karargahı. General Hacıanestis odasındaydı. Önünde raporlar vardı. Ama hepsi eski raporlardı. Öğleden önceki raporlar. Çünkü öğleden sonra hiçbir şey gelmemişti. Kurmay başı içeri girdi: “Komutanım, karar bekliyorlar.”
Hacıanestis haritaya baktı. “Türkler henüz ana eksenlerini açıklamadı.” Parmağını güneye koydu. “Burası sadece dikkat dağıtma olabilir.”
“Peki emrimiz?”
Hacıanestis düşündü. Planları vardı. Hazır bir plan. Birinci Kolordu pozisyonunu koruyacak. İkinci Kolordu karşı taarruza hazırlanacak. Türklerin sağ kanadına. Yirmi sekiz Ağustosta başlayacaktı. Kurmay not aldı: “Anlaşıldı komutanım.”
Emir derhal yazıldı. Tertemiz bir kağıda, resmi bir belge olarak. Birinci Kolordu’ya pozisyonunu koru. İkinci Kolordu’ya karşı taarruza hazırlan. Emir kurye ile gönderildi, çünkü telgraf hattı yoktu.
Ama cephede durum farklıydı. General Trikoupis karargahındaydı, Afyon’da. Raporlar geliyordu. Kötü raporlardı. “Birinci Tümen baskı altında. Dördüncü Tümen’i kaybettik. Türkler güneyde ilerliyor.” Trikoupis haritaya baktı. Gördü. Tehlike güneydeydi. Büyük tehlike. İkinci Kolordu’dan takviye gerekiyordu. Hemen emretti: “İkinci Kolordu’ya karşı taarruza hazırlığı durdur. Güneye git. Birinci ve dördüncü tümenleri takviye et. Acil!”
Acil emir gönderildi ve İkinci Kolordu’ya ulaştı. General Digenis okudu: “Anlaşıldı. Güneye hareket.” Birlikler hazırlandı. Ama sonra İzmir’den bir kurye geldi. İkinci Kolordu’ya farklı bir emir getiriyordu: “Karşı taarruza hazırlan. Türk sağ kanadına. Yirmi sekiz Ağustosta başla.”
Digenis durdu. İki emir. Farklı emirler. Çelişen emirler. Hangisi doğruydu? Kurmaylar bakıştı. “Komutanım, İzmir’den geliyor. Ordu Karargahı’ndan.”
“Ama Trikoupis cephede, durumu biliyor.”
Sessizlik. “Komutanım, karar!”
Digenis düşündü. Uzun uzun düşündü. “Her iki emri de uygula.”
“Efendim? Birliklerin yarısı güneye, Trikoupis’i takviyeye. Yarısı burada karşı taarruza hazırlık mı?”
Mantıklı görünüyordu, bir uzlaşmaydı. Ama savaşta uzlaşma olmazdı. Ya bir şey yaparsın, ya başka bir şey. İkisi birden olmazdı. Ve o kararı… o “her ikisi de” kararı, felaketin başlangıcıydı. Çünkü yarım güç ne güneyde yeterliydi, ne de kuzeyde. Boşluklar açıldı ve Türkler… Türkler o boşlukları gördü.
27 Ağustos sabahı saat altı. İkinci Kolordu karargahı. General Digenis bütün gece uyumamıştı. İki emir, çelişen emirler… Birisi güneye git diyordu, diğeri burada kal, karşı taarruza hazırlan diyordu. Hangisi doğruydu? Sabah raporu geldi. Güney sektörü. Türkler baskı yapıyordu. Birinci Tümen zorlanıyordu. Dördüncü Tümen’den iletişim yoktu. “Komutanım. Karar!”
Digenis haritaya baktı. Sonra kurmayına. “Dokuzuncu Tümeni güneye gönder. Tam güç. Trikoupis’i takviye etsin. Diğer tümenler burada kalır. Karşı taarruza hazırlık devam.”
Kurmay not aldı ama tereddütlüydü. “Efendim, İzmir’in emri karşı taarruzdu.”
“Biliyorum,” Digenis yorgundu. “Ama Trikoupis güneyde baskı altında. Yardım etmezsek hat çökebilir.”
“Anlaşıldı efendim.” Ve Dokuzuncu Tümen harekete geçti. Güneye doğru.
Ama saat sekizde ikinci bir kurye geldi. İzmir’den yeni emirler. Digenis okudu. Yüzü soldu. “Karşı taarruza yirmi sekiz Ağustosta başlanacak. Tüm İkinci Kolordu katılacak. Hiçbir birlik başka yöne hareket etmeyecek.” Digenis kağıdı masaya bıraktı. Ama Dokuzuncu Tümen zaten güneye gitmişti.
Kurmaylar sessizdi. “Geri çağırın efendim! Dokuzuncu Tümeni hemen geri çağırın!”
Emir gönderildi. Ama Dokuzuncu Tümen zaten yoldaydı. Güneye doğru on beş kilometre yürümüştü. Kurye komutanı buldu: “Geri dönün efendim! İkinci Kolordu’nun emri!” Tümen komutanı şaşırdı: “Geri mi? Ama biz Trikoupis’i takviye ediyoruz?”
“Yeni emir efendim, geri!”
Tümen durdu. Döndü. Kuzeye doğru. Ama askerler anlamıyordu. “Nereye gidiyoruz? Önce güney dediler, şimdi kuzey. Karar verin!” Moral düşüyordu ve zaman… zaman kayboluyordu.
Saat on. Trikoupis karargahı, Afyon. “Komutanım, Dokuzuncu Tümen gelmiyor.” Trikoupis başını kaldırdı: “Ne demek gelmiyor? Dün akşam istedim. On iki saat geçti!”
“Bilmiyorum efendim. Haber yok.”
Trikoupis öfkelendi. “Digenis ne yapıyor? Durumu göremiyor mu? Güney çöküyor!” Başka bir rapor geldi. Dördüncü Tümen geri çekiliyordu. Türk baskısı çok ağırdı. Takviye yoktu. “Geri çekilmemiz lazım,” kurmay söyledi. “Nereye?”
“Dumlupınar. Batıya. Orası korunaklı.”
Trikoupis düşündü. Geri çekilmek zor bir karardı ama gerekli görünüyordu. “Peki, gece geri çekileceğiz. Tüm Birinci Kolordu Dumlupınar’a.”
Emir hazırlandı. Ama tam gönderilecekken bir subay içeri koştu: “Komutanım! İzmir’den emir!” Trikoupis aldı, okudu. “Birinci Kolordu pozisyonunu koruyacak. Geri çekilme yok. İkinci Kolordu yarın karşı taarruza geçecek.”
Trikoupis kağıda baktı. Sonra subaya: “Bu ne zaman yazıldı?”
“Dün gece efendim. Yirmi üç saat önce.”
“Dün gece mi?” Trikoupis kaşlarını çattı. “Dün gece durum farklıydı. Şimdi her şey değişti.”
“Ama efendim, İzmir’den emir.”
Trikoupis masaya vurdu: “İzmir bilmiyor! İzmir görmüyor! Telgraf yok, iletişim yok! Onlar dün geceki raporlarına göre karar veriyor ama cephe şimdi bambaşka!”
Kurmaylar bekledi. “Ne yapacağız komutanım?”
Trikoupis uzun uzun düşündü. Disiplin emre uy diyordu. Mantık geri çekil diyordu. “Pozisyonda kalacağız bu gece.” Derin bir nefes aldı. “Yarına kadar belki İkinci Kolordu gerçekten karşı taarruza geçer. Belki baskı azalır.”
Karar verildi. Ama kuzeyde, General Frango, Yedinci Tümen komutanı, farklı bir haber almıştı. Gayri resmi bir haber. Yazılı değildi. Bir kurye ağızdan söylemişti: “Trikoupis bu gece geri çekiliyor. Dumlupınar’a. Siz de çekilin.”
Frango sordu: “Resmi emir var mı?”
“Hayır efendim. Ama tüm kolordu çekiliyormuş.”
Frango tereddüt etti. Yazılı emir olmadan… Ama düşündü. Eğer Trikoupis çekiliyorsa ve kendisi kalırsa, yalnız kalır, açıkta kalır. “Peki. Hazırlık yapın. Gece çekileceğiz.”
Ama kimse Trikoupis’e söylemedi. Kimse Frango’ya doğrusunu söylemedi. Çünkü iletişim yoktu. Resmi iletişim yoktu. Sadece söylentiler, yanlış bilgiler vardı.
Gece 27-28 Ağustos. Frango’nun grubu hareket etti. Gece karanlığında, batıya, Dumlupınar’a doğru. Askerler yorgundu, karanlıktı. Düzen bozuldu. Bazı askerler firar etti, birliklerden ayrıldı. Tümen dağınık halde ilerledi. Ama Trikoupis’in grubu hâlâ pozisyondaydı. Trikoupis askerlere dinlenme emri vermişti: “Bu gece dinlenin. Sabah karar vereceğiz.” Frango’nun çekildiğini bilmiyordu.
Saat iki gece. Türk istihbaratı fark etti. Yunan hattında hareket vardı. Kuzey sektörü boşalıyordu. Türk komutan emretti: “İlerleyin sessizce.” Türk birlikleri karanlıkta ilerledi. Boş Yunan mevzilerine girdiler.
Sabah saat beş. Trikoupis uyandı. Rapor aldı: “Komutanım, Frango grubu yok.”
“Ne demek yok? Gece çekilmiş. Dumlupınar’a.”
Trikoupis dondu kaldı. “Ben emir vermedim.”
“Biliyoruz efendim. Ama o çekildi.”
Trikoupis haritaya baktı. Gördü. Boşluk. Büyük boşluk. Frango ile Trikoupis arasında on beş kilometre. Korunmasız. “Türkler girmiş efendim boşluğa. Bu sabah.”
Trikoupis yutkundu. Anladı. Kuşatma. Frango batıda, kendisi doğuda, aralarında… Türkler. “İzmir’e haber gönderin acil!”
“Efendim, hat kesilmiş, gönderemiyoruz.”
“Kurye! Kurye gönderin!”
“Deneriz efendim. Ama Türk süvarileri yollarda.”
Trikoupis oturdu, başını ellerinin arasına aldı. Bir gün… Sadece bir gün. Yirmi altıdan yirmi yediye. Yirmi dört saat. Ve her şey çökmüştü. Neden? Çelişen emirler, belirsiz bilgiler, gayri resmi haberler. Her komutan farklı şey duymuştu. Her komutan farklı şey yapmıştı. Digenis önce güneye, sonra geri. Trikoupis kal, ama çekilmeyi düşünüyor. Frango çekil, ama yazılı emir yok. Ve sonuç: Kaos. Tam bir kaos.
İzmir’de General Hacıanestis masasındaydı. Haritaya bakıyordu. Eski harita, dünkü pozisyonlar. Durum kontrol altında. Kurmayına söyledi: “İkinci Kolordu yarın karşı taarruza geçecek. Türkleri püskürtürüz.” Ama cephede gerçek farklıydı. Çok farklıydı. Ve İzmir bilmiyordu. Çünkü kimse söyleyemiyordu. İletişim kesilmişti ve komuta zinciri, komuta zinciri çökmüştü. Bir emirle başlamıştı. Çelişen bir emirle. Ve yirmi dört saat içinde otuz bin kişilik ordu kontrolünü kaybetmişti.
28 Ağustos sabahı saat yedi. Trikoupis karargahı harita masasındaydı. Kırmızı işaretler, Türk pozisyonları her saat artıyordu. Güneyde, doğuda, şimdi kuzeyde de boşluk kapanıyordu. “Frango’ya ulaşmamız lazım,” Trikoupis söyledi. “Birleşmeliyiz.”
“Nasıl efendim? Batıya hareket, Dumlupınar’a. Türk hattını yarıp geçeceğiz.”
Plan basitti ama uygulaması… Dokuzuncu Tümen’e emir verildi: “İlerleyin batıya, yolu açın.”
Saat sekiz. Dokuzuncu Tümen hareket etti. Batıya doğru, üç bin asker. Cephane. İki kilometre ilerlediler. Sonra Türk Dördüncü Kolordusuyla karşılaştılar. Beklemiyorlardı. Türkler hazırdı. Mevzilerdeydi. Ateş açıldı. Ağır ateş. Dokuzuncu Tümen durdu. İlerleyemedi. Karşı saldırı denedi. Püskürtüldü. Savunmaya geçti.
Saat on. Trikoupis yeni rapor aldı: “Dokuzuncu Tümen ilerleyemiyor. Türk gücü beklenenden fazla.” Trikoupis yumruğunu masaya vurdu. “Beşinci Tümeni gönderin! Takviye!” Beşinci Tümen hareket etti. Dokuzuncuya katıldı. Ama sonuç aynıydı. Türkler çok güçlüydü, çok organizeydi ve biliyorlardı. Yunanlıların ne yapmak istediğini biliyorlardı. Çünkü görmüşlerdi. Boşluğu görmüşlerdi. Frango’nun gece çekilişini görmüşlerdi ve planlarını buna göre yapmışlardı.
Öğle saat on iki. Birinci Kolordu karargahı kuzey sektörü. General Digenis haritaya bakıyordu. Karşı taarruz bugün yapılacaktı. İzmir’in emriydi. Ama güneyde savaş vardı. Trikoupis sıkışmıştı. Yardım istiyordu. “Komutanım, ne yapacağız?” Digenis düşündü. Uzun düşündü. “Karşı taarruzu iptal ediyoruz.”
“Ama efendim, İzmir’in emri…”
“İzmir durumu bilmiyor,” Digenis sert konuştu. “Trikoupis kuşatılıyor. Anlamıyor musun? Karşı taarruza geçersek o yalnız kalır.” Durdu. “İkinci ve Yedinci Tümenleri güneye gönder. Trikoupis’le birleşsinler.”
Emir verildi. Ama iki tümen hareket ederken Türk Altıncı Kolordusu saldırdı. Kuzeye. İkinci Kolordu’nun pozisyonuna. Zayıf pozisyondu. Çünkü tümenler güneye gidiyordu. Türkler ilerledi. Hızlı ilerledi. Digenis yeni bir rapor aldı: “Komutanım, kuzey hattımız baskı altında!”
“Ne? Türk saldırısı ağır. Pozisyon tutunamayabilir.”
Digenis durdu. İki seçenek vardı. Güneye yardım gönder: Kuzey çöker. Kuzeyi koru: Trikoupis yalnız kalır. Hangisi? “Tümenleri geri çağırın,” sesi kırıldı. “Kuzeyi koruyacağız.”
Ve İkinci ve Yedinci Tümenler döndü. Tekrar. Askerler anlamıyordu: “Önce güney, sonra kuzey, sonra güney, şimdi tekrar kuzey. Ne istiyorlar bizden?” Kimse cevap veremedi. Çünkü komutanlar da bilmiyordu.
Öğleden sonra saat üç. Trikoupis grubu… Artık grup değildi. Parçalanmıştı. Dağınık parçalar. Dördüncü Tümen de savaşa girdi. Batıya açılmaya çalışıyordu. Ama başarı yok. Türkler her yeri kapatmıştı. Trikoupis kurmaylarıyla toplandı. “Beyler, durum kötü.” Haritayı gösterdi. Kırmızı işaretler. “Her yandan kuşatıldık.” Sessizlik. Ağır bir sessizlik. “Frango’ya ulaşamıyoruz. Digenis yardım gönderemiyor. İzmir’le iletişimimiz yok.” Sustu. “Cephanemiz iki gün efendim, belki üç. Su bir gün. Yemek aynı şekilde.” Trikoupis başını salladı. “Savunma yapacağız. Pozisyon tutacağız ve umarız yardım gelir.” Ama kimse inanmıyordu. Herkes biliyordu. Yardım gelmeyecekti.
İzmir aynı saat. General Hacıanestis odasındaydı. Kurye gelmişti. Nihayet cepheden, iki gün sonra raporu okudu. Yüzü bembeyaz oldu. “Ne?” Tekrar okudu. “Birinci Kolordu kuşatılmış.” Kurmayına baktı: “Nasıl?”
“Bilmiyoruz efendim. Rapor eski. İki gün önce yazılmış. Şimdi durum ne?”
“Bilmiyoruz efendim.”
Hacıanestis masaya oturdu. İki gün. İki gün sonra öğrenmişti. “Hemen emir hazırlayın. İkinci Kolordu güneye hareket edecek. Birinci Kolordu’yu kurtaracak.” Emir yazıldı. Kurye ile gönderildi. Ama kurye yola çıktığında cephede her şey değişmişti. Çünkü savaş beklemiyordu.
Gece 28-29 Ağustos. Trikoupis askerlerine baktı. Yorgunlardı, açtılar, susuzdular ama hâlâ savaşıyorlardı. “Komutanım,” kurmay yaklaştı. “Yarın ne olacak?” Trikoupis cevap veremedi. Çünkü bilmiyordu. Planı yoktu, yardımı yoktu, iletişimi yoktu. Sadece biliyordu ki yarın, yarın çok daha kötü olacaktı.
Türk karargahı aynı gece. Mustafa Kemal haritaya bakıyordu. Mavi işaretler, Türk birlikleri. Çember tamamlanmıştı neredeyse. “Yarın son saldırı,” komutanlarına söyledi. “Kuşatmayı kapatacağız.” Durdu ve haritadaki Yunan Birinci Kolordusu’na baktı. “Bitmiş olacak.” Komutanlar başlarını salladı. Herkes biliyordu. Zafer yakındı. Ama sadece Türkler biliyordu. Yunanlılar… Yunanlılar hâlâ anlamıyordu. Çünkü İzmir’deki komutan hâlâ iki gün önceki bilgilerle çalışıyordu ve cephedeki komutanlar hâlâ farklı emirler alıyordu. Ve askerler hâlâ bilmiyordu nereye gideceklerini.
Sistem çökmüştü. Bir emirle başlamıştı. Çelişen bir emirle, 26 Ağustosta. Ve şimdi, iki gün sonra, otuz bin kişilik ordu… Etrafı sarılmış, cephanesi bitmiş, iletişimi yok, yardımı yok. Beklemekteydi. Sonunu. Çünkü artık tek soru kalmıştı: Ne zaman? Ne zaman bitecekti? Ve cevap yarın gelecekti.
29 Ağustos sabahı saat altı. Trikoupis uyandı. Uyumamıştı aslında. Sadece beklemişti. Sabah soğuktu. Sessizdi. Çok sessiz. “Türkler nerede?” Kurmay cevap verdi: “Her yerde efendim.” Haritayı gösterdi. Kırmızı işaretler. Kuzey, güney, doğu, batı. Tam bir çember.
“Son bir deneme yapacağız,” Trikoupis söyledi. Sesi yorgundu. “Dokuzuncu Tümen batıya saldıracak. Beşinci ve Dördüncü destek verecek. Yolu açacağız.” Durdu. “Ya açarız ya da…” Cümleyi bitirmedi. Bitirmesi gerekmiyordu.
Saat yedi. Yunan topları ateş açtı ama az top vardı. Cephane azdı. Sonra piyade. Dokuzuncu Tümen ilerledi. İki yüz metre, üç yüz metre. Sonra Türk makineli tüfekleri. Tat tat tat tat. Yunan askerleri yere yattı. İlerleyemedi. Tekrar denedi. Tekrar püskürtüldü.
Saat dokuz. Türk karşı saldırısı. Dördüncü Kolordu güneyde. Beşinci Süvari Kolordusu batıda, Altıncı Kolordu kuzeyde. Her yönden aynı anda, koordineli, planlı. Yunanlılar savunmaya geçti ama savunma hattı yoktu. Çünkü çember içindeydiler. Her yönde düşman, her yönde ateş.
Saat on bir. On İkinci Tümen’in iletişimi koptu. Hiç haber yok. Öğle saat on iki. Beşinci Tümen dağıldı. Askerler kaçıştı. Bazıları teslim oldu. Saat bir. Trikoupis karargahı güneye taşındı. Ama güvenli yer yoktu. Her yer Türk topçusunun menzilindeydi. Trikoupis kurmaylarına baktı. Yüzleri kirli, yorgun, umutsuzdu. “Frango’ya haber gönderebildiniz mi?”
“Hayır efendim. İmkansız.”
“Digenis’e?”
“Hayır efendim.”
“İzmir’e?”
“Hayır efendim.”
Trikoupis başını salladı. Yalnızdılar. Tamamen yalnız. Otuz üç bin asker. Ama kimse bilmiyordu nerede olduklarını. Kimse yardım gönderemiyordu çünkü komuta zinciri artık yoktu.
İzmir aynı saat. Hacıanestis dün gönderdiği kuryeyi bekliyordu. Cevap gelmeliydi ama gelmedi. Başka bir kurye. O da dönmedi. “Ne oluyor orada?” Kurmayına sordu.
“Bilmiyoruz efendim.”
“Nasıl bilmiyorsunuz? Hiç haber yok. Üç gündür.”
Hacıanestis pencereye gitti. İzmir’e baktı. Sakin bir şehirdi. Güneş parlıyordu. Ama doksan kilometre doğuda, ordusu yok oluyordu ve o bilmiyordu.
Öğleden sonra saat üç. Trikoupis’in grubu artık grup değildi. Parçalara ayrılmıştı. Dağınık parçalar. Dokuzuncu Tümen burada. Dördüncü Tümen orada. Beşinci Tümen nerede, kimse bilmiyordu. Her tümen kendi başına savaşıyordu. Emir yok, plan yok, koordinasyon yok. Sadece hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Saat beş. Trikoupis bir tepeye çıktı. Etrafına baktı. Duman, ateş, kaos. Askerlerini gördü. Koşuyorlardı. Bazıları batıya, bazıları kuzeye. Yön yoktu. Sadece kaçış. Subaylar bağırıyordu ama kimse dinlemiyordu. Çünkü artık ordu değildi bu. Kalabalıktı. Panik halinde bir kalabalık.
Trikoupis kurmayına döndü. “Durum?”
“Komutanım, kontrolü kaybettik,” kurmay sessiz konuştu. “Tümenler dağıldı. İletişim yok. Emir veremiyoruz.”
Trikoupis yutkundu. “Cephane bitti. Neredeyse hepsi. Su yok.” Trikoupis uzun süre sessiz kaldı. Sonra: “Beyaz bayrak.”
Kurmaylar ona baktı. “Efendim, beyaz bayrak mı?”
Trikoupis tekrarladı: “Teslim olacağız.”
“Ama efendim, bakıyorum…”
Trikoupis sert konuştu, eliyle gösterdi: “Otuz bin asker. Susuz, aç. Cephaneleri yok. Dört kolordunun ortasındalar. Yardım yok, kaçış yok.” Durdu. Sesi kırıldı. “Daha ne kadar öleyim onları?” Sessizlik. “Beyaz bayrak,” diye fısıldadı.
Saat altı. Beyaz bir bez bir direğe bağlandı. Kaldırıldı. Ateş yavaşladı. Durdu. Garip bir sessizlik oldu. Türk subaylar yaklaştı. Dikkatliydi. Silahları hazırdı. Bir Türk yüzbaşı önde. “Kim komutan?”
Trikoupis öne çıktı. “Benim.”
“İsminiz?”
“Tümen General Nikolaos Trikoupis. Birinci Kolordu komutanı.”
Türk subay başını salladı. “Gelin benimle.”
Trikoupis arkasına baktı. Askerlerine. Üç gün önce otuz üç bin asker. Güçlü bir orduydu. Organize, disiplinli. Şimdi… Şimdi esirdi hepsi. “Gidelim,” Trikoupis söyledi.
Gece saat sekiz. İkinci Kolordu karargahı kuzey. General Digenis haberi aldı: “Trikoupis teslim olmuş.” Dondu kaldı. “Ne? Birinci Kolordu. Tümü teslim olmuş?” Digenis masaya oturdu. Başı dönüyordu. “Otuz bin asker…” diye fısıldadı. Nasıl ama biliyordu nasıl. Çelişen emirler, belirsiz bilgiler, iletişim kopukluğu ve sonuç: Felaket.
İzmir saat yirmi üç. Gece geç. Kurye geldi. Nihayet. Hacıanestis uyumuyordu. Bekliyordu. Raporu aldı, okudu. Elinden düştü. “Birinci Kolordu. Yok.” Kurmaylar sessizdi. “Otuz üç bin asker. Yok.” Tekrar okudu. Sanki yanlış okuduysa… Ama hayır. Gerçekti. Hacıanestis başını ellerinin arasına aldı. “Nasıl oldu?” diye fısıldadı. “Nasıl?”
“İletişim efendim,” kurmay cesaretle konuştu. “Emirler ulaşmadı. Ya da çelişkili ulaştı. Cephe durumu görünmedi. Kararlar geç verildi.” Durdu. “Komuta zinciri çöktü efendim.”
Hacıanestis ona baktı. “Ben… Ben emirler verdim.”
“Evet efendim, verdiniz ama ulaşmadı. Ya da yanlış ulaştı, ya da geç ulaştı.”
Hacıanestis anladı. Komutan olabilirdiniz. Emir verebilirdiniz. Ama eğer emir ulaşmazsa ya da yanlış ulaşırsa ya da geç ulaşırsa, o zaman komutan değilsiniz. Sadece bir adamsınız. Bir odada haritaya bakan. Ama ordu… Ordu başka bir yerde, başka bir gerçeklikteydi ve aralarında iletişim yoksa, o zaman hiçbir şey yoktu.
30 Ağustos 1922. Ertesi gün Türk birlikleri Dumlupınar’a girdi. Direniş yoktu. Frango’nun grubu da teslim oldu. Toplam sayı otuz üç bin esir. Birinci Kolordu’dan beş bin esir daha. Frango grubundan otuz sekiz bin asker dört günde yok oldu. Yunan tarihinin en büyük felaketi. Ama rakamlar daha da kötüydü. Yüz otuz dört top kaybedildi. Beş bin tüfek, yüzlerce araç, tüm cephane, tüm malzeme. Ama asıl kayıp… Asıl kayıp başka bir şeydi. İtibar, güven, inanç.
Yunan halkı sordu: “Nasıl oldu bu?” Yunan hükümeti cevap veremedi. Çünkü cevap utanç vericiydi. Analizler gösteriyordu ki sorun savaş gücü değildi. Yunan askerleri cesurdu. İyi eğitimliydi. Üç yıl savaşmışlardı. Deneyimliydiler. Subaylar yetenekliydi. Generaller deneyimliydi. Birçok zafer kazanmışlardı. Sorun silah değildi. Cephane vardı. İlk günde yeterliydi. Sorun sayı değildi. Otuz sekiz bin asker, Türklerden fazlaydı o sektörde. Sorun coğrafya değildi. Savunma hattı güçlüydü. Tepeler, mevziler kolay savunulabilirdi.
Peki sorun neydi? Sistem. Komuta zinciri, iletişim sistemi, karar mekanizması. Bunlar çöktü ve onlar çökünce her şey çöktü. Dört günlük çöküş. Detaylı analiz.
26 Ağustos, Birinci Gün, saat altı. Türk saldırısı başladı. Saat on iki. Yunan savunma hattı tuttu. Saat on sekiz. İletişim kesildi. Kritik an buydu. O andan itibaren İzmir karargahı gerçekliği kaybetti. Göremedi ne olduğunu. Duyamadı neler değiştiğini. Anlayamadı durumun ciddiyetini. Ama bildiğini sandı. Öğleden önceki raporlara güvendi. Eski haritaya baktı ve karar verdi. Yanlış karar. Çünkü dayandığı bilgi altı saat eskiydi ve savaşta altı saat bir ömürdü.
Saat yirmi üç. İzmir’den emir çıktı: “İkinci Kolordu karşı taarruza hazırlansın.” Mantıklı bir emirdi, öğleden önceki duruma göre. Ama şimdi… Şimdi durum tamamen değişmişti. Birinci Kolordu baskı altındaydı. Dördüncü Tümen dağılmıştı. Birinci Tümen geri çekiliyordu. Acil takviye gerekiyordu. Karşı taarruz değil. Ve Trikoupis tam da bunu emretti: “İkinci Kolordu güneye gelsin. Acil!” İki emir, aynı kolorduya, aynı saatte, farklı içerikte, tamamen çelişen.
İkinci Kolordu komutanı ne yaptı? Uzlaşmaya gitti. Yarısını güneye gönderdi. Yarısını kuzeyde tuttu. Mantıklı görünüyordu. İki emri de yerine getirdi. Ama sonuç ne güneyde yeterliydi ne kuzeyde. Yarım güç, güçsüzlüktür.
27 Ağustos, İkinci Gün. Belirsizlik virüs gibi yayıldı. Birinci Kolordu çekilecek miydi? Pozisyonda mı kalacaktı? İzmir “kal” dedi. Trikoupis düşündü. “Çekilmeliyim,” ama net karar vermedi. “Yarına kadar bekleyelim.” Bu belirsizlik Frango’ya yanlış ulaştı: “Trikoupis geri çekiliyor.” Gayri resmi bilgiydi. Yazılı emir yoktu ama… Kulaktan kulağa yayılan bu haberle Frango tereddüt etti. “Eğer Trikoupis çekiliyorsa ben yalnız kalırım.” Karar verdi. Yanlış karar. Gece çekildi ve sabah on beş kilometrelik boşluk vardı. Hiç asker yok, hiç savunma yok. Türkler sabah bunu gördü ve geçti. Trikoupis ile Frango arasına girdiler. İki grup ayrıldı. İletişim koptu. Birleşme imkansızlaştı.
28 Ağustos, Üçüncü Gün. Trikoupis kuşatılmış olduğunu anladı. Kurtulmaya çalıştı. Batıya açılmaya çalıştı. Dokuzuncu Tümeni gönderdi. Başarısız. Beşinci Tümeni gönderdi. Başarısız. Dördüncü Tümeni gönderdi. Başarısız. Çünkü Türkler
hazırdı. Her boşluğu kapatmış, her geçidi tutmuşlardı. Digenis yardım göndermeye çalıştı ama kendi hattı da saldırı altındaydı. Güç ayıramadı. Hacıanestis durumu öğrendiğinde ise tarih 28 Ağustos’tu. İki gün geçmişti. Emir verdi ama kuryenin cepheye ulaşması bir gün daha alacaktı. Savaş, evrakların hızından daha hızlı akıyordu.
29 Ağustos günü çöküş tamamlandı. Trikoupis son cephanesini kullandı, son suyunu içti. Saat 17.00’de beyaz bayrak havaya kalktı. Otuz üç bin asker, sessizce silahlarını bıraktı. Üç gün önce disiplinli bir ordu olan bu insan topluluğu, şimdi ne olduğunu tam olarak anlayamadığı bir sistem çöküşünün esiriydi.
Yunan tarihinin en büyük felaketi olarak kayda geçen bu olayda, sorun askerlerin cesareti ya da silahların gücü değildi. Sorun sistemdi. İletişim kopunca İzmir’deki komuta merkezi kör kalmış, gerçeklikten kopmuştu. Kararlar altı saat, bazen iki gün önceki raporlara göre veriliyordu. Savaşta altı saat bir ömürdür. Bir emir çelişmiş, bir telgraf hattı kopmuş ve 38.000 kişilik bir güç, dört gün içinde bir hayalete dönüşmüştü.
İzmir’de haritaya bakan o adamlar, ordularını yönettiklerini sanıyorlardı. Oysa ordu çoktan başka bir gerçekliğin içinde yok olmuştu. Tarih, cesareti değil; kopuk hatları, ulaşmayan kuryeleri ve hiçbir şeyi tam anlamadan ölen ya da esir düşen sıradan insanların sessizliğini kaydetti.
News
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi Dünyanın Kalbinin Durduğu Gün: 1258 Bağdat Felaketi 13 Şubat 1258’de…
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak Kandil’de Şafak Vakti: 12 Saatlik Sessiz Yürüyüş Kuzey Irak’ın Kandil dağları,…
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi Brezilya’nın 1944’ten önce Avrupa’daki bir savaşa asker göndereceği düşüncesi, o zamanlar…
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi Samet Bey, çevresinde her zaman bir korku çemberiyle yürürdü. Yurt dışında…
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam Yıl 1906. İngiltere’nin gururu, Winchester Katedrali sessiz bir felaketle yüzleşiyordu. 900 yıllık…
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı Bozkırın ortasında, toprağın rengiyle bir olmuş bir köyde iki kardeş yaşardı….
End of content
No more pages to load





