
Şubat ayının soğuk ve gri bir öğleden sonrasıydı. İzmir’in seçkin semtlerinden Bornova’nın ana caddesinde, gümüş renkli Mercedes-Benz sessizce kayıyordu. Aracın lastikleri ıslak asfaltta fısıldarken, direksiyonda oturan Serhan Kaya yorgun bir hareketle dikiz aynasını düzeltti. Aynada kendisine baktığında, 12 saatlik iş gününün yorgunluğu, şakaklarında beliren ilk beyaz teller ve gevşemiş İtalyan kravatı göze çarpıyordu. 42 yaşındaki Serhan, şehrin en seçkin bölgelerinde yaşamasını sağlayan bir finans imparatorluğu kurmuştu. Ancak bugün, içinde tarif edemediği bir aciliyet vardı. Günün son toplantısını iptal etmişti. Belki de karısı Selin’in İzmir’den arayıp iş seyahatini bir hafta daha uzatacağını söylemesi etkili olmuştu. Belki de ofiste yalnız başına öğle yemeği yerken, fethettiği şehir ona yabancı gelmişti. Kesin olan, eve gitme ve beş yaşındaki oğlu Tuna’yı görme isteğiydi.
Malikane, özel sokağın sonunda gül rengi taş duvarları ve kusursuz bahçeleriyle Serhan’ın karşısına çıktı. Dövme demir kapı aracı tanıyarak otomatik açıldı. Serhan, evine bakarken tanıdık bir gurur ve hüzün karışımı hissetti. Her ayrıntı ailesi için mükemmel bir sığınak yaratmak için düşünülmüştü. Özellikle Tuna’nın özel ihtiyaçları için. Bugün, oğluyla kaliteli zaman geçirememenin verdiği vicdan azabını telafi edecekti. Tuna’yı tekerlekli sandalyesinde bahçeye çıkaracak, gökyüzündeki yıldızları sayacak, birlikte sıcak çay içip en sevdiği Nasreddin Hoca hikayelerini anlatacaktı.
Şoförü Rüstem arabayı park ederken Serhan hızlı adımlarla merdivenleri çıktı. Anadolu’dan getirttiği ahşap kokusunu içine çekerek eski konağın kapısını açtı. Normalde bu saatte Tuna’nın gülüşleri ve yardımcıların telaşlı adımları duyulurdu. Bugün ise garip bir sessizlik vardı. “Tuna!” diye seslendi. Paltosunu askıya asarken, “Oğlum, baban geldi!” dedi. Cevap gelmedi. Kalbinde küçük bir endişe kıpırdandı. Belki de Selin’in yokluğunda evdeki düzen değişmişti. Tuna şimdi alt kattaki oyun odasında ya da özel fizyoterapistiyle egzersiz yapıyor olabilirdi.
Serhan koridorda ilerlerken üst kattan boğuk bir ses duydu. Ses öyle hafifti ki hayal ürünü sanabilirdi ama babalık içgüdüleri alarma geçti. Merdivenin başına vardığında o sesi tekrar duydu: Bir inilti, bir yalvarış. Ardından Tuna’nın kesik öksürüğü. Serhan’ın damarlarındaki kan buz kesti. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarken daha önce hiç hissetmediği bir korku ve öfke dalgası sardı bedenini. Oğlunun odasına yaklaştıkça içinden bir ses ona korkunç bir şeyle karşılaşacağını söylüyordu ve yanılmıyordu. Kapıda asılı el yapımı nazar boncuğu hafifçe sallanıyordu. Sanki odanın içindeki kötülüğü uyarır gibiydi. Kapı aralığından bakınca odanın boş olduğunu gördü. Yatağın üstündeki oyuncak ayılar, duvarlardaki İzmir manzaraları ve özenle dizilmiş kitaplar yerindeydi. Ama Tuna yoktu.
Boğazına düğümlenen endişeyle alt kata indi. Tuna’nın özel bakıcısı Nurten Hanım’ı aramak için mutfağa yöneldi ama o da ortalarda yoktu. Merdivenleri inerken aklından bin bir düşünce geçiyordu. Selin’in yokluğunda evdeki düzen bozulmuş muydu? Yoksa Nurten Tuna’yı bir akşam gezintisine mi çıkarmıştı? İçindeki huzursuzluk giderek artarken direkt bahçeye çıkmaya karar verdi. Belki de Tuna son günlerde çok sevdiği leylak ağacının altında oyun oynuyordu.
Şubat ayının soğuk havası yüzünü tokatladı. İzmir’in normalde ılıman iklimi bugün ona acımasız davranıyordu. Malikanenin bahçesi Serhan’ın Ege’nin en ünlü peyzaj mimarına tasarlattığı bir şaheserdi. Osmanlı motifli çeşmeler, Selçuklu taş işçiliği ve modern detayların uyumu normalde ona huzur verirdi. Ama bugün her şey yabancı, tehditkâr görünüyordu. Serhan, Edirne’den özel getirttiği gül fidanlarının yanından geçerken hava daha da kararmıştı. İşte o anda duydu. Bu bir çocuk kahkahası değildi. Bu iliklerine kadar ürperten zalim bir gülüştü. Ardından bir inleme, sonra bir yalvarış sesi geldi: “Lütfen çok üşüyorum…” Tuna’nın sesiydi bu.
Serhan’ın damarlarındaki kan dondu. Adımlarını hızlandırırken ayakkabılarının altındaki yumuşak halıdan taş döşeli bahçe yoluna geçti. Ses arka bahçeden geliyordu. Tuna için özel tasarlanmış oyun alanının olduğu yerden. Serhan köşeyi dönerken bir başka ses daha duydu: Su sesi. Şubat ayında açık havada akan su felaket senaryoları canlanırken Serhan bir an durup kendini hazırlamak istedi.
Köşeyi döndüğünde manzara en korkunç kabuslarını bile aşacak türdendi. Tuna tekerlekli sandalyesinde sırılsıklam bir halde oturuyordu. Tertemiz giysileri Selin’in İstanbul’daki en lüks mağazadan aldığı lacivert kazak ve pamuklu pantolon soğuk suyla ıslanmış, minik bedenine yapışmıştı. Ama asıl yüreğini parçalayan Tuna’nın gözlerindeki ifadeydi. O kocaman masum gözler şimdi korkuyla büyümüş, yalvarır gibi bakıyordu ve karşısında Nurten duruyordu. Elinde bahçe hortumu, yüzünde Serhan’ın hiç tanımadığı zalim bir ifade vardı.
Serhan’ın adımları içgüdüsel olarak yavaşladı. Bir baba olarak duyduğu içsel alarm ilkel bir koruma mekanizması gibi aktif hale gelmişti. Bahçeden gelen su sesi, konuşmalar ve Tuna’nın titreyen iniltisi Serhan’ın kalbini delip geçiyordu. Yazlık pavyonun köşesini döndüğünde gözlerinin önüne serilen manzara midesine bir yumruk gibi indi. Tuna bahçenin ortasında tekerlekli sandalyesinde tepeden tırnağa sırıl sıklam oturuyordu. Kıyafetleri buz gibi bir ikinci deri gibi küçücük vücuduna yapışmıştı. Su kahverengi saçlarından kızarmış yanaklarına süzülüyor, tekerlekli sandalyenin deri koltuğunda küçük birikintiler oluşturuyordu.
Serhan’ın ruhunu parçalayan asıl şey oğlunun gözleriydi. O kocaman masum gözler şimdi korkuyla büyümüş. Dökülen yaşlar soğuk suyla karışarak akıyordu. 6 ay önce en iyi referanslarla işe alınan bakıcı Nurten Demirtaş bahçe hortumunu bir silah gibi tutuyordu. Her zaman profesyonel ve sakin görünen yüzü Serhan’ın hayal bile edemeyeceği bir zalimliğe bürünmüştü. Dudakları sadist bir gülümsemeyle kıvrılmış, soğuk sujet jetini doğrudan Tuna’ya yöneltmiş, çocuğun her santiminin ıslanmasını sağlamak için hortumu bir o yana, bir bu yana hareket ettiriyordu.
Tuna titreyen minik kollarını yüzüne siper etmeye çalışıyordu ama suyun basıncı çok güçlüydü. Sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir fısıltıydı: “Lütfen çok üşüyorum…” Nurten suyun basıncını artırdı ve acımasızca gerçek soğuğun ne demek olduğunu, ısıtma olmadan yaşamanın, 5 yaşından beri zengin aileler için çalışıp çöp muamelesi görmenin nasıl bir şey olduğunu söylüyordu. Serhan kasları serbest kalmaya hazır yaylar gibi gerilmişti. Ancak birkaç saniye boyunca olduğu yerde çakılı kaldı. Bu saf bir şaşkınlıktı. Kimsenin, özellikle de savunmasız oğlu Tuna’ya kasıtlı olarak zarar verebileceğini kabul edemiyordu.
Nurten sözel ve fiziksel işkencesine devam etti. Şimdi de sujetini doğrudan Tuna’nın yüzüne yönlendiriyor, çocuğun diğer çocuklar gibi olma hayallerini alaya alıyordu. Tuna öksürmeye başladı. Soğuk su burnundan ve ağzından içeri giriyordu. Küçük göğsü düzensiz hareket ediyor, dudakları Serhan’ın hemen astım krizinin habercisi olarak tanıdığı mavimsi bir ton alıyordu. Çocuk küçüklüğünden beri astım hastasıydı ve bu durum stres ve aşırı soğukla daha da kötüleşiyordu.
İşte bu öksürük Serhan’ı hareketsiz tutan dehşet büyüsünü bozdu. İçinin en derinlerinden gelen çığlık daha önce hiç hissetmediği bir öfkeyle yüklüydü: “Yeter!” Serhan’ın haykırışı bahçede öyle bir şiddetle yankılandı ki kuşlar ağaçlardan havalandı. Nurten irkilip Serhan’a doğru döndü. Hortum ellerinden kayıp çimlerin üzerinde hızla büyüyen bir su birikintisi oluşturdu. Serhan bahçeyi hızla geçerken öfkesi her adımıyla artıyordu. Yüzündeki ifade öyle ürkütücüydü ki Nurten birkaç adım gerileyip kekelerken cümleleri birbirine karıştırdı: “Beyefendi, ben sadece disiplin…” Serhan onu duymuyordu bile; gözleri sadece Tuna’yı görüyordu.
Serhan oğlunun çantasından astım ilacını çıkarırken elleri titriyordu. İnhaleri Tuna’nın ağzına yerleştirirken içinde bulundukları durumun ciddiyeti onu da sarsıyordu. Eğer 5 dakika daha geç gelseydi… Arkasında Nurten’in kısık sesi duyuldu: “Sadece disiplin, zengin çocukları şımartılıyor…” Serhan dönüp ona öyle bir bakış attı ki kadın sustu. Gözlerindeki bakış, çocuğuna zarar vereni tamamen yok etmeye kararlı bir babanın bakışıydı.
Bir daha ağzını açarsan, dedi Serhan tane tane, Kars’ın en ücra köyünde bile iş bulamayacak hale gelirsin. Anlaşıldı mı? Nurten yutkundu ve başını salladı. Yüzündeki zalim ifade silinmiş, yerini korkunun solgun maskesi almıştı.
Serhan tekrar Tuna’ya döndü. İlacın etkisiyle oğlunun nefes alışı biraz düzenlenmişti ama hala titriyordu. Sırılsıklam kıyafetleri Şubat soğuğunda yapış yapış olmuştu. “Baba,” dedi Tuna gözlerinde hala korku vardı, “Kadın bana dedi ki ben diğer çocuklar gibi olamam hiçbir zaman…” Serhan oğlunun bu sözleriyle kalbinde bir şeylerin kırıldığını hissetti. Savunmasız bir çocuğa nasıl böyle bir şey söylenebilirdi?
Serhan ceketini çıkarıp Tuna’nın omuzlarına sardı. Oğlunun titremesi biraz hafifledi ama gözlerindeki korku hala geçmemişti. “Eve gidiyoruz,” dedi Serhan kararlı bir sesle. “Ve sen,” diye ekledi Nurten’e bakmadan, “eşyalarını topla ve bir daha bu eve adımını atma.” Serhan kollarında Tuna ile birlikte mermer merdivenleri çıkarken oğlunun her titremesi yüreğinde yankılanıyordu. Bahçe ışıkları otomatik olarak yanmaya başlamış, kararan gökyüzüne karşı altın daireler oluşturuyordu.
Evinin pencereleri aracılığıyla içeriği görebiliyordu. İran halıları, antika Osmanlı mobilyaları, Bedri Rahmi’nin tabloları, Kütahya Çinileri… Hepsi mükemmel bir yuva oluşturmak için seçilmişti. Şimdi ise tüm bu zarafet lekelenmiş gibiydi. “Baba o kadın geri gelecek mi?” diye sordu Tuna sesi korkudan titrerken. “Hayır oğlum. Asla,” dedi Serhan. Sesi hem yumuşak hem de çelikten sert çıkıyordu. “Sana bir daha kimse zarar veremeyecek. Söz veriyorum.”
Eve girdiklerinde Tuna’nın yardımcısı Hacer Hanım onları karşıladı. Yaşlı kadın Tuna’nın durumunu görünce bir çığlık attı ve hemen banyoyu hazırlamaya gitti. “Beyefendi, ne oldu? Küçük bey neden böyle ıslanmış?” diye sordu endişeyle. Serhan durumu kısaca anlattı. Hacer Hanım’ın yüzü öfkeden kızardı, gözleri doldu. “Kusura bakmayın beyefendi,” dedi Hacer. “Bugün burada olsaydım…” “Önemli değil Hacer Hanım,” dedi Serhan. “Şimdi önemli olan Tuna’nın iyileşmesi.”
Tuna’yı banyoya taşıdılar. Serhan oğlunun ıslak kıyafetlerini çıkarırken her parça elinden damlayarak mermer zemine düşüyordu. Hacer sıcak suyla doldurduğu küveti kontrol etti. “Beyefendi ben ilgilenirim. Siz de gidip kurulanın,” dedi. Ama Serhan başını iki yana salladı. “Hayır, ben kalacağım,” dedi kararlı bir sesle. Bu anlar oğluyla arasındaki bağı yeniden kurma fırsatıydı. Tuna’yı nazikçe küvete yerleştirdi ve saçlarını yıkamaya başladı. Yaşanan işkencenin tüm izlerini temizliyordu.
Tuna sıcak suyun içinde yavaş yavaş gevşemeye başladı. Yanaklarına renk geri dönüyordu. Serhan oğlunun gözlerindeki korkunun azalmasını izlerken içindeki öfke yerini kararlılığa bırakıyordu. Nurten’in bu durumdan sıyrılmasına asla izin vermeyecekti.
“Baba,” dedi Tuna aniden gözleri babasının gözleriyle buluştu. “Bana kızgın mısın?” Serhan şaşkınlıkla oğluna baktı. “Neden sana kızgın olayım ki oğlum?” “Çünkü ilaçlarımı almadım. Nurten Hanım dedi ki, senin paranı boşa harcıyormuşum. Benim yüzümden çok para harcıyormuşsun…” Serhan’ın yüreği parçalandı. Ellerini durulayıp Tuna’nın yüzünü avuçlarının içine aldı. Gözlerinin içine bakarak, “Dinle beni Tuna,” dedi duygularla dolu bir sesle. “Sen benim hayatımın anlamısın. Senin için harcadığım her kuruş, aldığım her nefes benim için değerli. Sen, annen ve ben bir aileyiz. Ve ailede herkes birbirini korur. Birbirine değer verir.”
Tuna’nın gözleri doldu. Ama bu kez korkudan değil, sevgiden. “Gerçekten mi baba?” “Gerçekten oğlum. Şimdi seni kurutalım. En sıcak pijamalarını giydirelim. Sonra da senin en sevdiğin mantıyı sipariş edelim. Ne dersin?” Tuna ilk kez gülümsedi. Küçük bir güneş ışığı gibi.
O an Serhan, oğlunun güvenliğini ve mutluluğunu sağlamak için gerekirse dünyayı yerinden oynatacağını anladı.
Serhan oğlunu pijamalarına sararken telefonu çaldı. Arayan Selin’di. Serhan derin bir nefes aldı. Karısına şimdi ne söyleyecekti? Gerçeği söylese Selin hemen eve dönmek için bir uçak ayarlardı. Ama bu sorunla kendisi başa çıkabilirdi. Selin’in İstanbul’daki işi önemliydi. Telefonu sessize alıp cevaplamadı. Daha sonra Tuna uyuduktan sonra konuşabilirdi.
Tuna’yı sıcak pijamalara sardıktan sonra Hacer Hanım mercimek çorbası ve ıhlamur hazırlamıştı. Masaya oturdular. Tuna’nın tekerlekli sandalyesi tam masanın yüksekliğine uyuyordu. Hacer Hanım Tuna’nın durumunu görmüştü ama sorular sormak yerine sadece sevgiyle başını okşadı. “Size biraz baklava da getirdim küçük bey. Sevdiğiniz Antep fıstıklı.” Tuna’nın gözleri parladı. “Teşekkür ederim Hacer teyze.”
Serhan oğlunun bu basit mutluluğunu izlerken içinde bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Nurten cezasını çekecekti. Evet. Ama daha önemlisi Tuna korunacak, sevilecek ve değer görecekti. Serhan bunun için her şeyi yapardı.
Çorba içtikten sonra Serhan ve Tuna salona geçtiler. Serhan oğlunun en sevdiği filmi açtı; İstanbul’da geçen sevimli bir sokak kedisinin maceralarını anlatan animasyon. Tuna kucağında battaniye ile gözleri ekrana kilitlenmiş halde oturuyordu. Serhan ise telefonunu kontrol etti. Selin’den üç cevapsız arama ve beş mesaj vardı. Serhan neden telefonu açmıyorsun? Merak ettim. Lütfen beni ara. Tuna iyi mi? Nurten bir şey söyledi. Anlamadım. Ne oluyor? Endişeleniyorum. Uçak biletimi değiştiriyorum. Yarın sabah oradayım. Serhan lütfen cevap ver.
Serhan iç çekti. Selin’i aramalıydı ama ne söyleyeceğini bilmiyordu. Gerçeği söylese Selin hemen eve dönmek isteyecekti. Yalan söylese er ya da geç ortaya çıkacaktı. Terasa çıkıp Selin’i aradı. Serhan, “Neredeydin? Saatlerdir seni arıyorum.” Özür dilerim Selin,” dedi Serhan sesini sakin tutmaya çalışarak, “Tuna ile film izliyorduk…”
Konuşma bittiğinde Serhan salona döndü. Tuna filmin ortasında uyuya kalmıştı. Küçük göğsü düzenli bir şekilde inip kalkıyordu. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Serhan oğlunun yanına oturdu ve saçlarını okşadı. Nasıl olur da birisi bu masum çocuğa zarar verebilirdi?
Serhan Tuna’yı kucağına alıp yukarı odasına taşıdı. Yatağına yatırırken oğlu hafifçe kıpırdandı ama uyanmadı. Yorganı çenesine kadar çekti ve alnına bir öpücük kondurdu. Odadan çıkmadan önce gece lambasını açtı. Tuna karanlıktan korkardı. Kendi yatak odasına geçtiğinde Serhan kendini aniden bitkin hissetti. Aynanın karşısına geçti ve kendi yansımasına baktı. Yüzü yorgun ve gergin görünüyordu. Gözlerinde ise hala öfke kıvılcımları vardı.
Nurten’i polise şikayet edecekti. Evet. Ama bu yeterli miydi? Kadın muhtemelen para cezası alır, belki kısa bir süre hapis yatar, sonra serbest kalırdı. Bu adil miydi? Serhan telefonunu çıkardı ve avukatını aradı. Geç saate rağmen Adnan Bey telefonu açtı. “Adnan Bey, özür dilerim geç saatte aradığım için,” dedi Serhan. “Ama acil bir durum var.” Adnan’a olanları anlattı. Hiçbir detayı atlamadan. Avukat sessizce dinledi ve sonra “Yarın sabah ilk iş polise şikayet dilekçesi vereceğiz,” dedi kararlı bir sesle. “Ve medeni tazminat davası açacağız. Bu kadının bir daha asla çocuklara yaklaşmamasını sağlayacağız.”
Serhan telefonu kapattıktan sonra pencereden dışarı baktı. İzmir’in ışıkları uzakta parlıyordu. Evin sessizliği içinde adalet için attığı bu ilk adımla biraz olsun rahatlamıştı. Yarın Selin gelecekti. Birlikte Tuna’yı korumak için gerekeni yapacaklardı. Belki de bu olay onu daha iyi bir baba olmaya itmişti. Tuna’ya daha fazla zaman ayırması, işten çok ailesine odaklanması gerektiğini hatırlatmıştı.
Sabah güneşi ufuktan yükseldiğinde Tuna ilk uyanan oldu. Küçük elleriyle babasını dürtükledi. Gözlerinde o çocuksu merak ışıltısıyla, “Baba, bugün okula gidecek miyim?” Serhan gözlerini ovuşturarak doğruldu. “Hayır oğlum, bugün özel bir gün. Sadece biz üçümüz için.” Selin de uyanmıştı. Yüzünde yorgun ama mutlu bir gülümsemeyle. “Kahvaltıda ne istiyorsun Tuna? Bugün istediğin her şeyi yapabiliriz.” “Hacer teyzenin gözlemeleri,” dedi Tuna heyecanla ve çilek reçeli.
Üçü birlikte kahkaha attılar. Küçük, normal bir aile anı. Ama dün yaşananlardan sonra bu basit neşe anı paha biçilmez bir hazine gibiydi. Kahvaltı masasında Hacer Hanım taze gözlemeler, ev yapımı reçeller ve sıcak çayla onları karşıladı. Masanın üzerinde güneş ışığı dans ediyordu. İzmir körfezinden esen hafif meltem dantel perdeleri havalandırıyordu. Sanki doğa bile ailenin yeniden doğuşunu kutluyordu.
Dün gece polisler Nurten Hanım’ı götürdükten sonra dedi Hacer çay doldururken, Ahmet Bey aradı. Nurten Hanım’ın daha önceki işverenleriyle konuşmuş. Hiçbiri gerçek referans vermemiş. Sahte telefon numaraları kullanmış. Serhan başını salladı. Şaşırmamıştı. Dünden beri düşünüyorum Hacer Hanım, siz hep buradaydınız. Her şeyi gördünüz. Neden daha önce bir şey söylemediniz? Hacer boynundaki nazar boncuğunu düşünceli bir şekilde okşadı. “Son zamanlarda çok yorgun görünüyordunuz beyefendi. Selin Hanım sürekli seyahatteydi. Küçük Bey sizinle vakit geçirmek için can atıyordu. Ben belki sizin de fark edeceğinizi umdum.”
Bu sözler Serhan’ı derinden etkiledi. İş hayatına o kadar dalmıştı ki belki de evinde olanları görmezden gelmişti. Belki de Tuna’nın bakımını tamamen başkalarına bırakmak yerine daha fazla dahil olmalıydı. “Haklısınız,” dedi Serhan yumuşak bir sesle. “Bundan sonra farklı olacak.”
Selin Serhan’ın elini tuttu ve sıktı. Gözlerindeki anlayış 15 yıllık evliliğin getirdiği sessiz iletişimin bir göstergesiydi. İkisi de değişmesi gereken şeyleri biliyordu.
Tuna gözlemesinden büyük bir ısırık aldı. Yüzünde reçel lekeleriyle gülümsedi. “Baba, bugün bahçede benimle oynar mısın? Robot parkı kurmak istiyorum.” “Tabii ki oğlum,” dedi Serhan. Kalbinde yeni bir kararlılık hissediyordu. Bugün ve her gün sabah güneşi pencereden içeri dolarken Kaya ailesinin yüzlerinde huzurlu bir gülümseme vardı. Nurten’in nefretinin karşısında sevginin gücü galip gelmişti. Aile fırtınadan daha güçlü çıkmıştı; daha bilinçli, daha minnettar ve her zamankinden daha çok bir bütün olarak… Sevginin her engeli aşabileceğini, her karanlığı aydınlatabileceğini öğrenmişlerdi.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





