
İstanbul’un üstünde hafif bir yağmur çiseliyordu. Kerem Bey’in siyah lüks otomobili, Bebek semtindeki görkemli malikanenin önünde durduğunda, akşamın altıydı ve hava kararmaya başlamıştı. 3 haftalık Dubai iş gezisinden yorgun dönen Kerem, şoförüne teşekkür etti, bavulunu aldı ve kapının yanındaki kaldırıma gözleri takıldı. Orada gördüğü manzara kalbini dondurdu.
Küçük oğlu Emir, sadece beş yaşında, minik bedeniyle ıslak kaldırımda oturuyordu. Yüzü kir içinde, saçları dağınık, ayakları çıplak ve üzerinde yalnızca ince bir pijama vardı. Sırılsıklam olmuştu. Elinde kırık bir oyuncak kamyonu tutuyordu, sanki hayatta kalan tek değerli eşyasıymış gibi ona sarılmıştı. Ama en şaşırtıcı olan, Emir’in yanında oturan küçük kızdı. On yaşlarında, yırtık bir elbise giymiş, kirli yüzlü bir sokak çocuğu. Kız, eski bir karton parçasını Emir’in üzerine tutarak onu yağmurdan korumaya çalışıyordu. İki çocuk orada karanlığın içinde terk edilmiş gibiydi.
Kerem’in dünyası bir anda altüst oldu. Bavul elinden düştü, “Emir!” diye bağırdı ve koşarak oğlunun yanına geldi. Minik bedeni kucağına aldığında ne kadar zayıfladığını, ne kadar soğuk olduğunu hissetti. Emir babasını görünce ağlamaya başladı, küçük elleriyle Kerem’in ceketine yapıştı. “Baba, baba geri geldin,” diye hıçkırdı çocuk. Sesi kırıktı, yüzünde korku ve rahatlama karışımı bir ifade vardı.
Yanlarındaki küçük kız ayağa kalktı. “Ben Aylin,” dedi utangaç bir sesle. “Dün akşam onu burada buldum. Çok üşüyordu, yalnız bırakmak istemedim.” Kerem kıza baktı, gözlerinde dürüstlük ve temizlik vardı. Fakirdi ama yüreği zengin olmalıydı ki yağmurda bir başka çocuğa yardım etmeyi seçmişti. “Çok teşekkür ederim, Aylin,” dedi Kerem, sesindeki duygulanmayı gizleyemeden. “Sen burada ne zamandan beri bekliyorsun?” “Önceki akşamdan beri,” dedi Aylin. “Onu yalnız bırakmak istemedim. Korkmuştu. Ben de korktum ama birlikte daha iyiydik.”
Kerem oğlunu daha sıkı kucakladı. “Emir, söyle bana nasıl oldu bu? Neden dışarıdasın? Leyla Hanım nerede?” Çocuğun bedeni gerildi. Leyla, Kerem’in ikinci eşiydi. Emir’in annesi üç yıl önce trafik kazasında hayatını kaybetmişti ve Kerem iki yıl önce Leyla ile evlenmişti. Emir’in sesi kesildi, ağlamaya başladı yeniden. “Üvey anne dedi ki, baba öldü. Artık gelmedin. Dışarıda bekle, biri gelip seni alacak.” Kerem’in kanı dondu. “Ne? Dün sabahtan beri dışarıdayım baba. Arka bahçede saklandım, gece olunca çok korktum, önde bekledim. Aylin beni buldu, bana ekmek verdi.”
Kerem gözyaşlarını tutamadı. Başarılı, güçlü iş adamı, yağmurun altında ihmal edilmiş oğlunu kucağında tutarken ve fakir bir sokak çocuğunun merhametine tanıklık ederek hayatının en acı anlarından birini yaşıyordu. “Haydi içeri girelim,” dedi Kerem, sesini toparlamaya çalışarak Aylin’e döndü. “Sen de gel Aylin, seni eve götüreceğim ama önce sıcak bir şeyler yiyeceksin.”
Malikanenin kapısına yaklaştıklarında Kerem bir şeylerin yanlış olduğunu hissetti. Perdeler kapalıydı, içeriden yüksek müzik sesleri, kahkahalar ve erkek sesleri geliyordu. Evin havası tuhaftı, sanki yabancı bir yer gibiydi. Anahtarıyla kapıyı açtı, holde gördüğü manzara ona ikinci bir şok yaşattı.
Semin üzerinde pahalı şişeler, viski, şampanya, şarap duruyordu; bazıları devrilmiş, içerikleri halıya dökülmüştü. Havada yoğun bir alkol ve ağır parfüm kokusu vardı. Merdivenin korkuluklarına erkek gömlek ve ceketleri asılmıştı. Salonda lüks bir çanta, erkek ayakkabıları, kadın topuklu ayakkabılar karışık bir şekilde duruyordu. “Ne oluyor burada?” diye mırıldandı Kerem. Emiri yere indirdi ama çocuk babasının bacağına yapıştı, titreyerek. “Baba, üvey anne misafir kabul ediyor. Her zaman misafir var. Beni dışarı gönderiyor.” Emir’in sesi fısıltıydı, korkudan titriyordu. Aylin de içeri girmişti, gözleri büyümüştü. Fakir mahallelerde büyümüş olmasına rağmen gördüğü manzara tuhaftı.
Kerem yukarı kata doğru baktı, müzik oradan geliyordu, yatak odasından. Kalbinde karanlık bir his belirdi. Ama önce oğluna bakmalıydı. “Emir, son ne zaman yemek yedin?” diye sordu. Çocuk düşündü. “Bilmiyorum baba. Dün sabah belki ama sadece biraz kuru ekmek vardı. Üvey anne ağlarsam yemek vermez, o yüzden ağlamadım.” Kerem’in içi parçalandı. Mutfağa doğru yürüdü, Emir ve Aylin’i de yanında getirdi. Buzdolabını açtığında şok oldu. İçinde neredeyse hiçbir şey yoktu; sadece birkaç şişe pahalı şarap, bazı peynir kırıntıları ve birkaç çürümüş meyve. Dolaplarda da durum aynıydı, çocuk yiyeceklerinden eser yoktu.
“Bekleyin burada,” dedi Kerem. “Hemen size bir şeyler hazırlayacağım.” Aylin cebinden küçük bir ekmek parçası çıkardı, Emir’e uzattı. “Sen ye, senin daha çok ihtiyacın var.” Kerem yüreği burkularak, “Hayır, Aylin, sen de ye. Hemen size düzgün yemek hazırlayacağım.” Ama o sırada yukarıdan gelen bir ses duyuldu. Erkek kahkahaları, kadın çığlığı, sonra ayak sesleri. İki erkek merdivenden aşağı indi, yarı çıplaktı, sadece iç çamaşırları ve Kerem’in bornozlarını giymişlerdi. Orta yaşlı, göbekli, zengin görünümlü adamlardı. Kerem’i görünce durakladılar, şaşırmış görünüyorlardı.
“Sen kimsin?” diye sordu birincisi sarhoş bir sesle. Kerem soğuk bir öfkeyle baktı onlara. “Bu benim evim. Asıl soru siz kimsiniz?” İkinci adam daha tedirgin görünüyordu. “Biz, biz müşteriyiz. Leyla Hanım’ın konukları.” “Müşteri mi?” Kerem’in sesi tehlikeli bir alçaklığa düştü. Birinci adam durumu anlamaya başlamıştı. “Sen… Sen Leyla’nın kocası mısın? O bize senin yurt dışında olduğunu söyledi, uzun süre gelmeyeceğini.” “Görünüşe göre erken döndüm.” Kerem merdivenin üst kısmına baktı. “Leyla, aşağı in!”
Bir sessizlik oldu. Sonra kapı açıldı ve Leyla göründü. 30 yaşındaki kadın ipek bir sabahlık giymişti, saçları dağınıktı, makyajı akmıştı. Kerem’i görünce yüzü bembeyaz oldu. “Kerem, sen ne zaman döndün?” Bariz bir şekilde beklemediği bir zamanda. Kerem’in sesi buz gibiydi. “Ne oluyor burada Leyla?” Kadın merdivenden yavaşça inmeye başladı. Emir’i görünce yüzünde bir panik ifadesi belirdi. “Oğlum kaldırımda oturuyordu,” dedi Kerem, her kelimeyi vurgulayarak. “Üç gündür aç, susuz, soğukta bir sokak çocuğu onu koruyordu. Yoksa belki çoktan hasta olmuştu.”
Leyla bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama Kerem devam etti. “Ve şimdi evimde, yatağımda iki yabancı erkek buluyorum. Bornozlarımı giymiş, şarabımı içmiş halde. Açıkla bana Leyla. Hemen şimdi açıkla!” Aylin Emir’i korumak için öne çıktı, çocuğun elini tuttu. İki küçük insan orada yetişkinlerin dünyasının çöküşüne tanıklık ediyordu.
Leyla yalanlar söylemeye çalıştı. “Kerem, bu yanlış anlaşılma. Onlar sadece iş arkadaşları.” “Yalan söyleme!” Kerem’in sesi tüm evi çınlattı. “Oğlum her şeyi gördü. Üç gündür sokakta bıraktın. Neden? Çünkü senin iş yapman gerekiyordu, öyle mi?” İki erkek durumun ciddiyetini anlayarak hızla giyinmeye başladı. Kerem onlara döndü. “Siz de açıklayacaksınız kim olduğunuzu, ne yaptığınızı, nasıl buraya geldinizi.” Birinci adam çaresizce konuştu. “Ben… Ben sadece bir müşteridim. Leyla Hanım’la sosyal medyada tanıştım. Bir servisiydi, ücretli buluşma. Burası onun evi dedi, ben de…”
Kerem’in dünyası tamamen çöktü. Kendi evinde, kendi oğlu sokakta açken öfkesi o kadar büyüktü ki konuşamadı. Emir babasına sarıldı. “Baba, korkmayın artık. Geri döndünüz. Artık güvendeyim.” O küçük ses Kerem’i kendine getirdi. Derin bir nefes aldı, önce oğluna, sonra Aylin’e, sonra Leyla’ya ve iki adama baktı. Hayatının en önemli kararını vermek üzereydi ve bu karar herkesi değiştirecekti.
“Siz ikiniz şimdi gidin,” dedi erkeklere. “Ama yarın avukatlarımdan haber alacaksınız. İsim, adres, her şeyiniz kayıt altında olacak.” Adamlar hızla evden kaçtılar. Kerem Leyla’ya döndü. Kadının yüzünde artık korku vardı, yalanlar tükenmiş gibiydi. “Sen ve ben çok konuşacağız,” dedi Kerem. “Ama önce oğlumu besleyeceğim, temizleyeceğim, sağlığına baktıracağım. Sonra senin yaptıklarının hesabını soracağım. Ve inan bana Leyla, bu hesap çok ağır olacak.”
Aylin hala Emir’in elini tutuyordu. Kerem küçük kıza döndü ve diz çökerek yüzüne baktı. “Aylin, sen bu çocuğu kurtardın. Eğer sen olmasaydın oğlum bu gece belki hastalanırdı. Belki daha kötü şeyler olurdu. Sana minnettarım. Senin ailenle konuşacağım ve seninle ilgileneceğim. Söz veriyorum.” Küçük kız başını salladı, gözyaşları gözlerinde birikti. İlk kez birisi ona değer veriyordu, ilk kez yaptığı iyilik takdir ediliyordu.
Kerem Emir’i banyoya götürdü ve özenle yıkadı. Çocuğun bedenindeki her bir morluk, her bir çizik babanın kalbine bıçak gibi saplandı. Emir’in kaburga kemikleri belirginleşmişti, yüzü sapsarıydı. “Baba, üvey anne beni dövmedi,” dedi Emir, babasının endişeli bakışlarını görünce. “Sadece yemek vermedi. Misafirler geldiğinde sessiz olmalıyım. Eğer ağlarsam daha uzun süre dışarıda kalacağım.”
“Kaç defa böyle oldu?” Kerem’in sesi titriyordu. Emir düşündü, küçük parmakları sayıyordu. “Çok defa baba. Belki 10 kere, belki daha fazla. Her hafta misafirler geliyordu. Bazen iki, bazen üç kişi, hep erkeklerdi. Üvey anne beni bahçeye gönderiyordu, yağmurda da, soğukta da.” Kerem oğlunu havluya sardı ve kucağına aldı. “Artık bitti oğlum. Bir daha asla böyle bir şey yaşamayacaksın. Söz veriyorum.”
Aşağıda Aylin mutfakta oturuyordu. Kerem ona temiz kıyafetler bulmuştu. Küçük kız yıkanmış ve saçları taranmıştı. Masada ekmek, peynir, zeytin ve sıcak çorba vardı. Aylin açlıktan hızla yiyordu ama kibarca, görgülüydü. “Aylin, bana ailenden bahset,” dedi Kerem yanına otururken. Küçük kız yutkundu. “Annem hasta, babam yok. Annem çalışamıyor, ben sokakta dilenirim. Bazen komşular yardım eder. Kötü değiliz ama zor. Tarla başında küçük bir odada yaşıyoruz. Annem eskiden temizlikçiydi ama şimdi yürüyemiyor, bacakları şişti.”
Kerem not aldı. Yarın seninle annenizi ziyaret edeceğim, ona yardım edeceğim. Sen oğlumu kurtardın, bunu asla unutmayacağım. Aylin gözleri doldu. “Ben sadece yalnız kalmasını istemedim. O da benim gibi küçük. Kimse küçük çocukları yalnız bırakmamalı.” Kerem bu sözleri duyunca içi ısındı. On yaşındaki bu fakir kız, zengin malikanedeki üvey anneden daha fazla merhamet göstermişti.
O sırada Leyla salona girdi. Şimdi düzgün giyinmişti ama yüzünde suçluluk, korku ve meydan okuma karışımı bir ifade vardı. “Kerem, konuşmamız gerek,” dedi. “Kesinlikle,” dedi Kerem soğukça. “Ama önce çocukları uyutacağım. Sen burada bekle, hiçbir yere gitme.” Emir ve Aylin’i yukarı çıkardı. Emir’in odasını açtığında yüreği sızladı. Oda dağınıktı, yatağı kirliydi, oyuncaklar parçalanmıştı. Leyla burasını da ihmal etmişti. Konuk odasına götürdü çocukları. “Bu gece ikiniz burada yatacaksınız, birlikte güvendesiniz.” İki küçük insan temiz yatağa uzandı, Emir Aylin’in elini tuttu. “Baba, Aylin kalabilir mi? O benim arkadaşım, o beni kurtardı.” “Elbette oğlum. Aylin burada kalacak, yarın annesini de getireceğiz. Artık kimse sizi ayırmayacak.”
Çocuklar uykuya daldı, yorgunluktan bitkin. Kerem onları seyretti, gözlerinde yaşlarla. Sonra aşağı indi, Leyla yüzleşmeye hazırdı. Salonda Leyla divanda oturuyordu, elinde bir viski kadehi vardı. Kerem karşısına geçti, kollarını kavuşturdu. “Konuş,” dedi. “Her şeyi anlatacaksın, başından sonuna kadar.”
Leyla bir yudum aldı. “Ne anlatmamı istiyorsun?” “Ne zamandan beri evimi genel eve çevirdin?” Kadın irkildi. “Bu çok ağır bir sözcük.” “Öyle mi? O zaman doğru sözcüğü söyle: servisi, ücretli buluşma, fuhuş. Hangisi doğru?” Leyla sessiz kaldı, sonra derin bir nefes aldı. “6 aydır.” Kerem’in yüzü kızardı. “6 ay boyunca ben çalışırken, iş gezilerine giderken sen evimi, yatağımı, oğlumu…”
“Ben oğluna bir şey yapmadım,” diye bağırdı Leyla. “Yapmadın mı? Onu sokağa attın, aç bıraktın. Üç gün bir sokak çocuğu onu besledi, sen ise yukarıda erkeklerle eğleniyordun.” Leyla ayağa fırladı. “Ben senin esirin değilim. Ben de yaşamak istiyorum, özgür olmak istiyorum.” “Özgürlük mü? Buna özgürlük mü diyorsun?” Kerem de ayağa kalktı. “Bir çocuğu ihmal etmek, evi satılığa çevirmek, yalanlar söylemek bu senin özgürlüğün mü?” Leyla gözyaşlarına boğuldu. “Sen anlamıyorsun. Sen hep uzaktasın. Ben burada yalnızım. Hiçbir şey yapmıyorum, sadece bekliyorum. Para var ama hayat yok.”
“Yalan söyleme. Bu parayla ilgili değil. Sen kendi paranı kazanmak için bunu yapmıyorsun. Zaten muyduş benimle evlenmeden önce de mi yapıyordun?” Leyla’nın sessizliği cevaptı. Kerem geriye sendeledi. Sanki yumruk yemiş gibi. “Evet,” dedi kadın sonunda. “Evlenmeden önce de yapıyordum ama seninle tanışınca her şeyin değişeceğini düşündüm. Zengin bir adamla evlenecektim, rahat yaşayacaktım. Ama sonra anladım ki sen beni bir eş olarak değil oğluna anne olarak istiyordun. Ben sadece Emir’in bakıcısıydım. Sen hep iştesin, ben hep evdeyim, o çocukla baş başa…”
“O çocuk mu?” Kerem’in sesi tehlikeliydi. “O çocuk benim oğlum, senin üvey oğlun. Ona bakmanı, onu korumanı bekledim. Ama sen onu sokağa attın.” Misafirler geldiğinde sessiz olmuyordu,” dedi Leyla savunmacı bir tonla, ağlıyordu, bağırıyordu. “Müşteriler rahatsız oluyordu, ne yapacaktım?” “Müşteriler mi? Kaç müşteri Leyla? Kaç tane erkek bu eve geldi?” Kadın cevap vermedi. “Adlarını biliyorum,” dedi Kerem. “Çünkü güvenlik kameralarını gözden geçireceğim. Kapı kaydı var, araç plakası kayıtları var, her birini bulacağım.”
Leyla panikledi. “Kerem lütfen yapma bunu. Onlar önemli insanlar, politikacılar, iş adamları, doktorlar, aileleri var, kariyerleri var.” “Beni ilgilendirmez. Sen benim oğlumu ihmal ettin, evimi kirlettin, güvenimi çiğnedin. Şimdi herkes hesap verecek.” Leyla Kerem’in önünde diz çöktü. “Lütfen affet beni, bir daha yapmayacağım, gideceğim ama lütfen onları karıştırma. Onlar sana zarar verebilir.” Kerem kadına baktı, bir zamanlar güzel bulduğu bu yüz şimdi ona iğrenç geliyordu. “Sen nasıl bir insansın Leyla? Bir çocuğu aç bırakıyorsun, sonra bana yalvarıyorsun müşterilerini korumam için. Vicdan nedir bilmiyor musun?”
Kapı zili çaldı. Kerem şaşırmış görünüyordu, kim gelebilirdi bu saatte? Kapıyı açtığında karşısında orta yaşlı bir kadın gördü. Fatma Hanım’dı, eski ev çalışanı. “Kerem Bey, duydum sizi gördüm geri döndünüz.” Kadının gözleri yaşlıydı. “Emir Bey iyi mi?” “İçeri girin,” dedi Kerem. Fatma Hanım iki ay önce Leyla kavga ettikten sonra kovulmuştu. Kerem o zamanlar yurt dışındaydı, Leyla telefonda hizmetçinin saygısız olduğunu söylemişti, Kerem eşine güvenmişti.
Fatma Hanım içeri girdi ve Leyla’yı görünce yüzü sertleşti. “Sen,” dedi nefret dolu bir sesle, “sen yüzünden kovuldum. Çünkü senin yaptıklarını görüyordum.” “Ne gördünüz?” diye sordu Kerem. Fatma Hanım büyük bir çanta çıkardı. “Her şeyi,” dedi. “Ben iki yıl bu evde çalıştım, her şeyi gördüm. Leyla Hanım’ın erkek getirdiğini, Emir Bey’i bahçeye koyduğunu, çocuğu aç bıraktığını. Ben itiraz ettim, dedim ki bu yanlış. O da beni kovdu. Ama ben kayıt tuttum, çünkü biliyordum bir gün gerçek ortaya çıkacak.”
Çantadan bir defter çıkardı, içi notlarla doluydu: tarihler, saatler, erkeklerin isimleri, araba plakaları, fiziksel tanımlamalar. “İşte,” dedi, “6 ayda 20 farklı erkek geldi bu eve. Her biri ödedi, bazıları haftada bir, bazıları ayda bir. Leyla Hanım büyük para kazandı ama Emir Bey acı çekti.” Kerem defteri aldı ve sayfaları çevirdi. Her sayfa bir utanç, bir ihanet hikayesiydi. İsimleri tanıyordu. Bir tanesi büyük bir şirkette yönetici, evli üç çocuk babası. Bir diğeri tanınmış bir cerrah, bir başkası belediye meclisi üyesiydi.
Fotoğraflar da vardı. Fatma Hanım çantadan bir zarf çıkardı. İçinde Emir’in bahçede yalnız ağlarken yağmurun altında beklerken çekilmiş fotoğrafları vardı, tarihleri gösteriyordu. Ses kayıtları da vardı. Fatma Hanım küçük bir kayıt cihazı çıkardı, Leyla Hanım telefonda konuşurken arkadaşlarıyla, müşterileriyle hepsini kaydetmişti. Bir kaydı çaldı, Leyla’nın sesi duyuldu: “O çocuk gerçekten sorun, her zaman ağlıyor. Onu bir süreliğine bir yere göndermem gerek, belki akıl hastanesine, böylece işimi rahatça yapabilirim.”
Kerem’in yüzü bembeyaz oldu. “Ne dedin? Oğlumu akıl hastanesine mi göndermek istiyordun?” Leyla paniğe kapıldı. “Hayır, öyle demek istemedim, sadece çaresiz hissediyordum.” Fatma Hanım devam etti. “Daha fazlası var: banka kayıtları, ödeme belgeleri, her şey. Leyla Hanım son 6 ayda 300.000 lira kazandı, nakit ödemeler, banka transferleri, her şey.”
Kerem Leyla’ya döndü, kadın şimdi ağlıyordu ama Kerem’in kalbinde merhamet yoktu. “Şimdi ne yapacağımı biliyor musun Leyla?” dedi soğukça. “Seni mahvedeceğim. Sadece seni değil, tüm müşterilerini de; her birine, karılarına, ailelerine gideceğim ve onlara her şeyi anlatacağım. İşte bu defter, bu fotoğraflar, bu kayıtlar; herkes ne yaptığını görecek.” Leyla’nın gözleri büyüdü. “Yapamazsın, bu… bu cinayettir.” “Hayır,” dedi Kerem. “Bu adalet. Sen oğlumu neredeyse yok ettin, şimdi ben de senin dünyanı yok edeceğim. Ama kanla değil, gerçekle.”
Fatma Hanım Kerem’e dokundu. “Kerem Bey, Emir’i görmeliyim. O çocuk beni çok seviyordu, ben de onu seviyorum.” “Yukarıda uyuyor,” dedi Kerem. “Yarın görebilirsin. Ve Fatma Hanım, geri dönmeni istiyorum. Emir’e ihtiyacın var, ona güvenebileceğim birine ihtiyacım var.” Kadın başını salladı, gözyaşları akıyordu. “Elbette, her zaman buradayım.”
Kerem Leyla’ya döndü. “Sen bu gece burada kalacaksın ama yarın benimle geleceksin. Her müşterinin evine ve onların karılarına, ailelerine her şeyi anlatacaksın. İtiraz etmene izin vermeyeceğim.” “Kerem, lütfen…” “İtiraz yok. Ya bununla gelirsin ya da polise giderim. Seç.” Leyla anladı ki kaçış yoktu. Kerem kararlıydı ve deliller güçlüydü. Başını öne eğdi, yenilgiyi kabul etti.
Kerem yukarı çıktı, çocukların odasına baktı. Emir ve Aylin sarılarak uyuyordu. İki küçük insan temizlikten, tokluktan, güvenlikten huzurlu. Ertesi sabah erken saatlerde Kerem uyanmadı çünkü hiç uyumamıştı. Gece boyunca Fatma Hanım’ın verdiği belgeleri incelemişti. Her isim, her tarih, her ayrıntı beynine kazınmıştı. 20 erkek, 20 farklı aile, 20 farklı hayat ve hepsi yıkılacaktı.
Sabah 8’de Emir ve Aylin uyandı. Fatma Hanım onlara zengin bir kahvaltı hazırlamıştı. Çocuklar uzun zamandır görmediği kadar mutluydu. Emir Aylin’e malikaneyi gezdiriyordu, bahçedeki oyun aletlerini gösteriyordu. “Baba, Aylin buraya gelip oynayabilir mi?” diye sordu Emir neşe içinde. “Elbette oğlum, Aylin artık bizim ailemizin bir parçası.”
Kerem, Aylin’in annesini aramıştı. Kadın kızının kaybolduğunu düşünmüş, endişelenmişti. Kerem ona her şeyi açıklamıştı ve bugün ziyarete geleceğine söz vermişti.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





