
Helikopter pistinde öğleden sonra güneşi asfaltı göz kamaştıracak kadar parlatıyor, pervanelerin yavaş vızıltısı gökdelenin tepesinde metalik bir uğultu gibi dolaşıyordu. Bayraktar Finans Merkezi’nin en üst katı, cam ve çeliğin soğuk ihtişamıyla şehri 500 metre yukarıdan kesip biçen bir bıçak gibiydi; o bıçağın sapında duran isim ise Altan Bayraktar’dı: kırk beş yaşında, yatırım ve teknoloji imparatorluğu üzerinde hatasız bir algoritma gibi hükmeden, duyguları sistem hatası sayan bir adam. İnsanları yalnızca iki sınıfa ayırırdı: değer üreten varlıklar ya da kaynak tüketen yükümlülükler. O gün de gökyüzündeki krallığından bir yükümlülüğü daha aşağı atmak üzereydi.
Şehir seviyesinde ise mazot kokusu simit buharına karışıyor, servis merdivenlerinin soğuk basamağında minicik dizlerini kucaklamış beş yaşındaki Lina, içini kemiren bir görüntünün irkilten tekrarıyla nefes alıp veriyordu: metalden bir kuş, sol yanında kara duman, sonra ateş. Kafasında yapışan bir şarkı gibi ısrarcı, kötü bir şey.
Altan’ın cam ofisinde kırmızı grafikler dans ederken, yirmi yılını şirkete vermiş Rıdvan’ın kaderi otuz saniyede mühürleniyordu. “Benim dünyamda yüzde yedi bir hata payı değil, uçurumdur,” dedi Altan; “Odanızı boşaltmak için otuz gününüz var.” Telefonunun yumuşak melodisi gerilimi kesip geçti: Beren, verimli ve duygudan yoksun asistanı, helikopterin hazır olduğunu söyledi. Pilot yedek kuyruk rotoru parçası için deneme uçuşu önerse de Altan olasılık hesabını bitirip çoktan karar vermişti: “Zaman yok. Parçayı taksınlar, kalkış planlandığı gibi beşte.” Güvenlik protokolü bir abartıydı; arıza olasılığı 0.0012, yüz milyonluk anlaşma erteleme kabul etmezdi.
Aynı saatlerde, on iki yaşındaki ağabeyi Levent broşür dağıtma işi ararken Lina, içini tırmalayan görüntünün itişiyle, bir görevlinin dalgın anından yararlanıp Bayraktar Finans’ın buz gibi parlak lobisine süzüldü; bakım ekibiyle asansöre bindi, kimse sormadı. Tek bir düğme, en tepe. Asansör yükseldi.
Kapılar açıldığında Altan’ın özel asansöründen helikopterin pervanelerine karışan rüzgâr yüzüne çarptı. Pilot kabindeydi; Beren toplantının marj stratejisini mırıldanıyordu. O anda, erişim merdiveninin kenarında büzülmüş bir çocuk gördüler. 500 metre yüksekte, özel pistte bir sokak çocuğu.
Beren bileğindeki iletişime bağırdı: “İzinsiz giriş, en üst düzey aciliyet!” İri yapılı iki güvenlik görevlisi merdivenlerden koşarken, Lina’nın ince sesi rüzgârda titredi: “Amca, binme… Lütf!” Ses, pervane gürültüsünde kaybolacakken bir an kamaşan bir kesinlikle kesildi: “Sol motorun cıvatası gevşemiş. Duman önce oradan çıkacak!”
Altan’ın buz grisi gözlerinde küçücük bir şüphe kıvılcımı parladı. Bu yaştaki bir çocuk, okuma yazması bile olmayan bir sokak kızı, “sol motorun cıvatası” diyerek teknik ayrıntıyı nasıl uydurabilirdi? Rastgele uydurma olasılığı sonsuz küçüktü; tek başına istatistiksel veri sayılırdı. “Durun,” dedi; güvenlik dondu. Pilota döndü: “Motorları kapat. Sol türbini derhal kontrol et.”
Beren’in yüzü kireç gibi oldu. “Toplantıyı kaçıracağız,” dedi. “Hezeyanla konuşan bir sokak çocuğu yüzünden mi?” Altan’ın sesi çeliğe döndü: “Sana fikrini sormadım, Beren.” Teknisyen çağrıldı, motor bölmesi açıldı. Dakikalar, uçurumun kenarında asılı durur gibi geçti. Sonunda, teknisyenin titreyen parmaklarında titanyum bir cıvata: yanma odası destek cıvatalarından biri neredeyse tamamen gevşemiş, bir dişle tutunuyordu. On-on beş dakika sonra türbin parçalanacak, feci bir patlama olacaktı.
Sessizlik, metal rüzgârın ıslığıyla ağırlaştı. Altan’ın evreni çatırdadı: mantık, veri, olasılık… her şey toza dönüştü. Karşısında, imkânsız bir uyarıyla hayatını kurtaran beş yaşındaki bir çocuk. Diz çöktü; yılların kibri, dizlerindeki çıtırtıyla kırıldı: “Bunu nasıl bildin?” Lina göz pınarlarında hâlâ yaşlarla fısıldadı: “Bilmiyorum. Kafamda gördüm.” Parmağıyla sol motoru gösterdi.
Altan içgüdüsel bir kararla Asaf’ı, çenesinde yarası olan dev güvenlik şefini çağırdı: “Kızı çatı katı daireme götür. Yedir, içir, gözünün önünden ayırma.” Ardından Beren’e: “Bodrum toplantısını iptal et. Haftanın geri kalanı boş. Kimse beni aramayacak. Öncelik: bu çocuğun kim olduğunu bulmak.”
Çatı katında aşçı Meryem’in aceleyle hazırladığı ziyafet, yıldız şeklinde meyveler, sıcak kekler… Lina cam sarayda bir hayalet gibi oturdu; iştahı yoktu. “Ağabeyimi istiyorum… annemi,” dedi; annesi ateşliydi. Altan, hayatında ilk kez maliyet-hâsıla hesabı dışında bir söz verdi: “Onları bulacağız.” Asaf ve ekip aramaya çıktı; Altan bir çocuğu sakinleştirmeyi öğrenmeye çalıştı, milyonluk sanat eserlerini gösterdi ama Lina yalnızca bükülmüş metal bir kuş heykeline baktı: “Helikoptere benziyor.” “Daha önce hiç gördün mü?” “Hayır. Sadece kafamda.”
Üç saat sonra Asaf aradı: “Bulduk. Abandone bir tiyatronun arkasında derme çatma sığınak.” Altan bizzat gitmekte ısrar etti. Zırhlı Mercedes yoksulluğun kokusunu bile içeri sızdıran sokaklarda ilerlerken, bir dünyanın birkaç kilometre ötede bambaşka bir ülkeye dönüşebildiğini gördü. Tiyatroda Levent, titrek sesle polise Lina’yı tarif ediyordu. Altan, “Kız kardeşin benimle, güvende,” dedi. Şüphe, rahatlama, yine şüphe… “Önce anneni görmem gerekiyor.”
Eski perdelerle ayrılmış köşede genç bir kadın: Canan. Zayıf, ateşli, nefesler hırıltılı ve yüzeysel. Doktor Alper çatı kata getirildi; teşhis hızlı ve karaydı: ağır bakteriyel zatürre, yetersiz beslenmeyle ağırlaşmış, derhal tedavi gerek. Canan kabul etti; Altan’a doğal güvensizliğinin içinden sızan bir umutla sordu: “Neden?” Altan, “Kızınız hayatımı kurtardı. Borçluyum,” dedi; ilk kez hesabının sütunlarında olmayan bir borcu kabul ederek.
Tedavi başladı; günler geçtikçe çatı katı değişti. Koridorlarda kahkahalar, odalarda hikâye sesleri. Altan geceleri Lina’ya masallar okuyor, Levent’e sokaklarda edindiği mantıkla çözdüğü matematikte yoldaşlık ediyordu. Canan güçlendikçe konuşmalar derinleşti: iki yıl önce bir iş kazasında ölen koca, borçlar, temizlik işleri, sokak satışı… Ve Lina’nın önsezisi: tek seferlik, açıklanamaz bir mucize. Altan’ın rasyonel zihni, hesap tablolarına sığmayan bir evreni kabullenmeyi öğreniyordu.
Ama bir gölge büyüyordu: cıvata neden gevşemişti? Sıradan bir hata için fazla bariz, yedek parça yeniydi. Altan, özel araştırmacısı Savaş’ı aradı: “Her parçayı, her teknisyeni, her tedarikçiyi incele. Dünün işi.” Dışarıda ise Altan’ın Bodrum iptali dedikodu köşelerini dolduruyor, “akıl sağlığı” sorgulamasıyla piyasada şüphe yaratılıyordu. Bu, birinin planlı zehriydi.
Savaş’ın raporu geldiğinde kanı dondu: rotor yedeği Aerotek’ten—geçmişte araştırılmış bir şirketin yan kuruluşu; montajı yapan teknisyen iki gün sonra istifa edip yok olmuştu. Aerotek’in çoğunluk sahibi: Mert Aslan. Altı ay önce Altan’ın düşmanca devralmayla batırdığı şirketin eski sahibi; o gün Altan’ın gözlerinin içine bakıp, “Bedelini ödeyeceksin,” diyen adam. Kaza değil, sabotajdı. O gece Altan’ın güvenli telefonuna bir mesaj düştü: uzun lensle çekilmiş, çatı katı terasındaki oyun alanında Lina ve Levent. Altında tek cümle: “Varlıklar ve yükümlülükler… Dikkatli ol Bayraktar.”
Altan’ın dünyası bir cam hapishaneye döndü. “Tam kapanma,” dedi Asaf’a. Giriş çıkış yasak, iki kat güvenlik, teras kilitli. Çocuklar, yeni bir tehlikenin görünmez çemberini sezer gibi soruyordu: “Neden parka gidemiyoruz?” “Sadece birkaç günlüğüne,” dedi Altan; bir yalan, içini yaksa da. Mert’in medyadaki sızdırmaları devam ederken, yönetim kurulu rahatsız sorular sormaya, ortaklar endişelenmeye başladı. Altan’ın mantık ve kontrol imgesi sarsılıyordu—çünkü ilk kez kalbiyle hareket ediyordu.
Yağmurlu bir gecenin pencere camlarını gözyaşları gibi süslediği saatlerde, Altan ironinin ağırlığı altında ezildi: varlığı kalkan değil, hedefti. Denklem zalimdi: risk değişkeni kendisiydi; tehdit Mert; hedef, Canan ve çocuklar. Rasyonel çözüm: onları uzaklara göndermek. Yeni kimlikler, İsviçre’de bir ev, bir vakıf fonu—ve geri kalan ömrü yalnızlık.
Kararı, Canan ofise girene dek taş gibiydi. “Gitmeniz gerekiyor,” dedi Altan, Rıdvan’ı kovarken kullandığı tonla. Canan, sessiz, gözleri sabit: “Hayır.” Altan’ın sabrı çatladı: “Ölümcül tehlikedeyiz.” Canan’ın sesi sakindi, ama yeni bir güç taşıyordu: “Artık bizim için karar veremezsiniz. Biz sizin çalışanınız değiliz; aileniziz. Aile tehlike varken dağılmaz. Kaçmak Mert’in istediğidir; sizi yine yalnız, gri adama döndürmek.” Yaklaştı, elini Altan’ın koluna koydu: “Bizimle savaşın. Araştırmacınız Savaş var; daha derine inin. Mert gibi adamlar iz bırakır. Zayıflığını bulun ve gücünüzü saklanmak için değil, saldırmak için kullanın.”
Altan, korunmanın daha yüksek duvarlar değil daha keskin bir kılıç olduğunu o an idrak etti. “Haklısın,” dedi; damarlarında yeniden doğan bir kararlılıkla. “Saklanmak yok. Savaş onun şartlarında değil, benim şartlarımda.”
Ertesi sabah talimat netti: “Savaş, gizliliği unut. Mert Aslan’ın hayatını parça parça çözeceğiz. Her kirli işi, her hesap… Ve o teknisyeni bul. Konuştur.” Sınırsız kaynakla Mert’in geçmişine dalan ekip, sabotaj, şantaj ve gözdağının bir desenini açığa çıkardı; iki yönetici “kazalarda” ölmüş, üç rakip gizemli iflaslarla silinmişti. İki hafta sonra teknisyen kıyı kasabasında bulundu; koruma garantisi ve cömert tekliften sonra kameraya konuştu: Mert’ten sabotajın parası; amaç yalnız intikam değil, devasa açığa satış bahsiyle Altan’ın olası ölümünün tetikleyeceği panikten milyarlar kazanmak. Banka havaleleri, şifreli e-postalar, önceki vakada benzer işi yapan bir başka isim… Altan artık gerekçe, yöntem, kanıt ve tanıklarla dolu bir cephaneliğe sahipti.
Plan, adli sürecin ağır çarklarını beklemeyecekti. Kurumsal ve medya yıldırım harekâtı: Önce Mert’in şirketinin yönetim kuruluna dosyalar gizlice sunulacak; eşzamanlı olarak ülkenin en saygın araştırmacı gazetecisine Mert’in piyasa bahisleri sızdırılacak; skandal patlayıp hisse çökerken kurul, panikle suçla anılmamak için Mert’i görevden alacaktı. İnfaz, kendi imparatorluğunun kalbinde yapılacaktı.
Fırtına öncesi sakinlikte, salonda Levent’le satranç oynayan Altan, filini kaybedip şaha açık kaldığında, Levent “Şah mat,” dedi; Lina’nın verdiği ipucu: “Vezirinle saldırmaya odaklandın, şahını unuttun.” Altan, gerçek gücün tek bir taşta değil, tüm taşların şahı korumak için birlikte hareket edişinde yattığını o an göğsünde duydu. Gece, balkonda Canan’ın elini omzunda hissederek fısıldadı: “Hazırım. Bu kez iş için değil, bizim için savaşıyorum.” Operasyon talimatı soğuk ve kesindi: “Güneş doğduğunda Mert Aslan’ın imparatorluğu bitmiş olacak.”
Şafakla birlikte gazetenin manşeti bıçağın ilk kesişini yaptı: “Yerli Wall Street akbabası: Mert Aslan’ın rakibinin ölümünden kâr planı.” Grafikler, zaman çizelgeleri, belgeler… Hisse ilk saatte yüzde otuz çöktü. 11.00’de Aslan Holding’in kurul gündeminde tek madde: CEO’nun davranışlarıyla ilgili acil önlem. Altan’ın telefonu çaldı; hoparlöre verdi. Mert, panik ve hiddet arasında: “Ne yaptın?” Altan’ın sesi tavlanmış çelik: “Sadece ışık tuttum. Görünüşe göre hamam böcekleri ışıktan hoşlanmıyor.” Sirenler Aslan Holding’in önünde yankılanırken, Altan son cümleyi bıçak gibi bıraktı: “Bitti. Hayatıma karşı bahis oynadın ve kaybettin.”
Mert’in tutuklanması, itiraf, banka kayıtları, eski vakaların izleri… Skandal, on yılın en büyüğü olarak manşetlerde aylarca kaldı. Tehdit kalıcı biçimde etkisizleştirilince, çatı katına yeniden gün ışığı doldu; kalın perdeler açıldı, ekstra güvenlik dağıldı. Altan’ın Levent ve Lina’yı evlat edinme süreci, hakimin olağanüstü hikâyeyi dinledikten sonra formaliteleri hızla geçmesiyle sonuçlandı. Altı ay sonra sade bir törenle Canan, Canan Bayraktar oldu. Artık resmen bir aileydiler.
Altan baba olmayı, ev ödevlerine eğilmeyi, bir oyuncağın kurulumunda sabretmeyi, kanepede film izlerken kalbin nasıl ağır ağır yumuşadığını öğrendi. Bayraktar Finans’taki çoğunluk hissesini satarak yalnızca yönetim kurulu başkanı kaldı; zihninin parlaklığını yeni bir yatırıma, ailesinin geleceğine ve iyiliğe çevirdi. Canan, evin sağlam kalbi, pratik bilgelikle Altan’ı yıllar önce kopan kızı Mina’yla yeniden bağ kurmaya teşvik etti; beceriksiz video aramalar, iyileşen bir ilişkinin ilk dikişleri oldu. Levent on beşinde, sokak zekâsıyla elit eğitimin kesiştiği nadir bir sezgiye dönüşürken, Altan’ın anlamadığı kalp meselelerinde sırdaş oldu. Lina ise—her şeyin katalizörü—önsezisi bir daha tekrarlanmayan, ama gülüşü evi ışığa boğan bir çocuk olarak büyüdü; Golden Retriever’ları Zeus’la oynadı, resim yaptı, annesinin hikâyelerini dinledi. Alnındaki küçük iz, onları bir araya getiren mucizenin sessiz hatırlatıcısıydı.
Üç yıl sonra, Altan kütüphanede aileyi topladı: “Mirasımızı kurmak istiyorum,” dedi; “Umut Uçuşu Vakfı.” İki kanatlı bir vizyon: ihbarcıları koruyacak hukuki-mali fon; ve yoksul bölgelerde, her çocuğun benzersiz yeteneğini keşfeden mükemmeliyet merkezleri. “Dünya senin gibi çocuklarla dolu, Lina,” dedi; “Mantığın açıklayamadığı yetenekleri olan, normal sınavların ölçemediği zekâlar. Onlar için korkulmayacak, kutlanacak yerler kurmak istiyorum.”
Beş yıl sonra, şehrin en yoksul mahallesinin kalbinde modern, renkli bir kampüs açıldığında, sahnede Altan, Canan, Levent ve artık on yaşında olan Lina vardı. Bilim laboratuvarları, sanat stüdyoları, spor sahaları, bahçeler… Altan konuşmaya başladığında kalabalığın içindeki yüzler umutla parlıyordu: “Birkaç yıl önce, dünyanın beş yüz metre yukarısında, yalnız olduğumu sanarak yaşardım. Gücün bu olduğunu sanırdım.” Durdu; sesi yumuşadı: “Cesaretten ve sevgiden başka hiçbir şeyi olmayan küçük bir kız bana yanıldığımı öğretti. Gerçek gücün kurduğumuz bağlarda olduğunu…” Gözyaşlarını silme zahmetine girmedi. “Bu yer var, çünkü bir çocuk beni kurtardı; şimdi diğer çocukları, yalnızca fiziksel tehlikelerden değil, değersizleştirildikleri geleceklerden kurtarmak bizim sorumluluğumuz.”
Lina mikrofona yaklaştı; sesi berraktı: “Babam onu benim kurtardığımı söylüyor. Ama gerçek şu ki biz birbirimizi kurtardık. Çünkü aile budur: her gün, birbirimizi kurtarırız. Şimdi size de yardım edeceğiz.” Alkış göğü doldurdu; çocuklar kampüsün renkli koridorlarına koştu, bahçelerde kahkaha oldu. Altan balkonun korkuluğuna yaslanıp izledi. Hayatında ilk kez yatırım getirisini, kârı-zararı hesaplamadı. Sadece mutluydu.
Yolculuğuna dünyayı varlıklar ve yükümlülükler sütunlarında gören bir adam olarak başlamıştı; bitirdiğinde, en değerli şeylerin ölçülemeyeceğini öğrendi: bir ailenin sevgisi, ikinci bir şansın minneti, iyilik yapmanın amacı. Hepsi, imkânsız bir anda geleceği görüp onunkini sonsuza dek değiştiren beş yaşındaki bir kız sayesinde.
Bazen, diye düşündü Altan, mucizeler en beklenmedik paketlerde gelir. Ve bazen, birini kurtarmak, kendini kurtarmanın tek yoludur.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





