İstanbul’un kenarında, denize bakan eski bir köşkün mutfağında saat gece yarısını on beş geçiyordu. Ayşe Yılmaz, son tezgâhı sessizce sildi, duvardaki saate baktı ve derin bir nefes aldı. On beş yıldır bu evde çalışıyordu; her özel günü gibi doğum gününü de tek başına geçirmeye alışmıştı. Buzdolabından öğleden sonra gizlice hazırladığı küçük çikolatalı pastayı çıkardı. Annesinin çocukken yaptığı pastaların mütevazı hatırası gibi sade ve ağırbaşlıydı. Dört mumu titreyen parmaklarla yaktı. Bütün ev uyuyordu—en azından öyle sanıyordu. Kendine, “İyi ki doğdun bana,” diye fısıldadı ve gözlerini kapayıp dilek tutmak üzereyken arkasından ayak sesleri duyuldu.

“Rahatsız ettiğim için özür dilerim,” dedi patronu Mehmet Özkan. Pijaması ve sabahlığıyla kapıda duruyor, mutfağın yumuşak karanlığına yabancı bir kırılganlık taşıyan bir ifadeyle bakıyordu. Ülkenin en büyük inşaat şirketlerinden birinin başındaki bu adamın yüzünde alışılmadık bir yumuşaklık vardı. “Ama size katılabilir miyim?”

Ayşe irkildi, neredeyse pastayı düşürüyordu. “Bitirmek üzereydim… Bu saatte mutfağı kullandığım için özür dilerim,” diye kekeledi. Mehmet sandalye çekip oturdu. “Özür dilemenize gerek yok. Aslında böyle çıktığım için özür dilemesi gereken benim.” Mumlara baktı, sonra alçak bir sesle, “Doğum gününüz mü?” Ayşe başını usulca salladı: “Bugün, on beş Mart.” Mehmet, sanki alevlerde küçük bir sır varmış gibi dalgınlaştı. “Biliyor musunuz… benim de bugün,” dedi. “Elli iki oldum. Ve bana ‘iyi ki doğdun’ diyen kimse olmadı. Eşim arkadaşlarıyla seyahatte, çocuklarım yurtdışında… Ben de sıradan bir günmüş gibi davrandım.”

Ayşe’nin yüreğinde bir yer kıpırdadı. Aynı çatıyı paylaştığı bu insan, meğer gecelerinde yalnız kalıyordu. Mehmet umutla baktı: “Bu anı paylaşabilir miyiz? Sonuçta doğum günü arkadaşıyız.” Ayşe bir an tereddüt etti, sonra pastayı ortaya koydu: “Tamam. Birlikte üfleyebiliriz.”

 

İkisi de çikolatanın üstüne akmaya başlayan balmumuna, titrek alevlere baktı. Mehmet, “47 mi, 52 mi?” diye şakalaştı. “63,” dedi Ayşe gülümseyerek. “Yeterince mumum yoktu.” Mehmet samimi bir kahkaha attı: “Demek iki yalancı.” Sonra ciddileşti. “Madem öyle, bunu doğru yapalım: Gözlerimizi kapatıp dilek tutalım.” Ayşe alışıldık dileklerini düşündü: kızı Elif’in onunla yeniden konuşması, fotoğraflarda saklı torunlarını tanıyabilmesi, bir gün ‘ev’ diyebileceği bir yere kavuşması. Birlikte üflediler. Duman, gecenin ortasına ince bir sarmal çizdi. “İyi ki doğdun bize,” dedi Mehmet. Ayşe de yankıladı: “İyi ki doğdun bize.”

Ayşe tabak ve bıçak almak için kalktı ama Mehmet onu durdurdu, dolapları karıştırdı—önce yanlışı, sonra doğru kapıyı. Ayşe neredeyse gülecekti; patronu, kendi mutfağında kaybolmuştu. İki cömert dilim kesti, “Son ne zaman gerçek çikolatalı pasta yediğimi hatırlamıyorum,” dedi ilk lokmadan sonra. “Çok lezzetli.” Ayşe malzemeleri kimse fark etmeden haftalarca biriktirdiğini söylemedi; küçük zaferleri kendine sakladı.

Mehmet bir süre sustu, sonra, “Size bir şey sorabilir miyim? Neden gece yarısı burada, tek başınıza?” Ayşe gözlerini tabağına indirdi. “Çünkü başka kutlayacak yerim yok.” Mehmet kaşlarını çattı: “Yakınlarda yaşamıyor musunuz? Aileniz?” Ayşe boğazındaki düğümü yuttu. “Bir kızım var. Elif. Üç yıldır konuşmuyoruz.” Mehmet üzgünce, “Ne oldu?” diye sordu. Ayşe, uzun zamandır sakladığı kırgınlığı o sessiz saatin dürüstlüğünde döktü: “Çalışmayı bırakmamı istedi. ‘Zenginlerin evini temizleyerek kendini küçük düşürüyorsun’ dedi. Oysa işe ihtiyacım vardı ve yaptığım işi seviyordum.” Sonra yüzüne bir parıltı geldi: “İki torunum var… Yusuf altı, Defne dört. Bebekliklerinden beri görmedim.”

Mehmet düşündü: “Bilirsiniz… ben de son beş doğum günümü yalnız geçirdim.” Ayşe şaşırdı. “Seyahatteydiniz sanıyordum.” “Öyleymiş gibi yaptım,” dedi acı bir gülüşle. “Otelde kaldım. Dönünce de her şey yolundaymış gibi.” Nedenini itiraf etmek güçtü: “Ailem umursamıyor ve incindiğimi görmelerini istemedim.”

İki yabancı, on beş yılın sonunda ortak yalnızlıklarında buluşmuştu. Mehmet bir an sonra, “Kızınızla ilgili yardımcı olabilirim,” dedi. Ayşe hemen geri çekildi: “Hayır lütfen. Yerini biliyorum, numarası bende. Sadece benimle konuşmak istemiyor.” Mehmet saygıyla başını eğdi: “Anlıyorum.” Bulaşıkları birlikte yıkadılar; patronun yardım etmeye çalıştığı, hizmetçinin işi gereği elini çekemediği tuhaf bir ortaklıkla. Kapıda vedalaşırken Mehmet, “Doğum gününü benimle paylaştığın için teşekkür ederim. Yıllardır yaşadığım en iyi doğum günüydü,” dedi. Ayşe, “Benim için de yalnız olmamak iyiydi,” diye karşılık verdi. “Belki bir gelenek olur,” dedi Mehmet. “Doğum günü yoldaşları.” Ayşe bunun yeniden olmayacağını düşünerek başını salladı.

Mehmet yukarı çıktıktan sonra Ayşe, dünyada en iyi bildiği bu mutfağa uzun uzun baktı. Sonra yorgun adımlarla kilere geçti. Altı aydır yiyecek raflarının ardına gizlediği şiltesine uzanıyor, erken gelip geç çıkıyor, kimseye fark ettirmeden burada uyuyordu. Eğer öğrenirlerse işini kaybederdi, oysa maaşı, taşradaki hastanede yatan küçük kız kardeşi Selin’in tedavisinin tek güvencesiydi. Şiltesine kıvrıldı, Mehmet’i, Elif’i, Yusuf’u ve Defne’yi düşündü ve o gece her şeyi değiştirecek zincirin ilk halkasını fark etmeden uyudu.

Ertesi günler yüzeyde aynıydı: Ayşe şafakla kalkıyor, kahvaltıyı hazırlıyor; Mehmet gazetesi ve kahvesiyle aşağı iniyor, işine gidiyordu. Ama havada küçük farklılıklar asılıydı: biraz daha uzun bir günaydın, göz göze gelince beliren kısa bir gülümseme, “İyi uyudunuz mu?” diye sorulan, yersiz gibi ama içten bir soru.

Doğum gününden üç gün sonra kapı zili çaldı. Ayşe açtı: kırklı yaşlarında, topuzlu gümüş saçlı, güneşte solmuş yüzlü bir kadın. “Günaydın. Ayşe Yılmaz’ı arıyorum.” “Benim,” dedi Ayşe. “Ben Hatice,” dedi kadın; “Eskiden oturduğunuz apartmanın yanındanım. Sizin için bazı mektuplar geldi. Hastaneden… Önemli göründüler. İş adresinizi bıraktığınız kağıttan buldum.” Ayşe titreyen ellerle zarfı aldı. “Teşekkür ederim.” Hatice merakla ekledi: “Şimdi burada mı yaşıyorsunuz?” Ayşe panikle inkâr edecekken, arkasından bir ses: “Her şey yolunda mı?” Mehmet, merdiven başında olan biteni izliyordu. Hatice ağzından kaçırıverdi: “Ayşe aylardır orada oturmuyor.” Koridora ağır bir sessizlik çöktü. Mehmet’in ifadesi değişti. “Anlıyorum,” dedi. “Ayşe, işine dönebilirsin.” Hatice gitti. Mehmet ise alçak bir sesle, “Bir dakika konuşabilir miyiz?” dedi.

Ofiste kapı kapandı. “Artık apartmanda oturmuyor musun?” Ayşe yalanı düşündü ama yorgundu. “Hayır. Altı ay önce kira ödeyemedim. Daireyi kaybettim.” “Peki nerede kalıyorsun?” Sessizlik cevap oldu. Mehmet yüzünü avuçladı. “Söyle bana—kilerde mi uyuyorsun?” Ayşe başını eğdi: “Evet. Rafların arkasına şilte seriyorum. Erken geliyorum, geç çıkıyorum. Kimse fark etmiyor.” Mehmet sandalyesine yıkıldı. “Altı aydır benim evimin kilerinde uyuyorsun… ve benim haberim yok.” Ayşe ağlayacak gibi oldu: “Özür dilerim. Gidecek yerim yoktu. İşimi kaybedemezdim. Kız kardeşim hasta. Bütün maaşım ona gidiyor.” Mehmet’in sesinde öfke değil, incinmişlik vardı: “Neden bana söylemedin? Neden yardım istemedin?” Ayşe ellerine baktı: “Siz işverenimsiniz. Arkadaşım değil. Sorunlarım sizin göreviniz değil.” Mehmet koridorda volta attı: “Bu delilik. Ya gece başına bir şey gelseydi?” Ayşe gülmeye benzer kırık bir ses çıkardı: “Dikkat ediyorum.” “Pirinç ve konserve arasında ‘dikkat’…,” diye mırıldandı Mehmet. “Kovulacağımı biliyorum,” dedi Ayşe. “Ama lütfen iki hafta. Sadece Selin’in bu ayki tedavi parasını tamamlayayım…” Mehmet durdu, gözlerine baktı: “Seni kovacağımı mı sandın? Hayır. Ama kilerde uyumana da izin vermeyeceğim. Bu bugün bitiyor.” Ayşe’nin içi buz kesti. “Lütfen…” “Evin arkasındaki hizmetçi odası,” dedi Mehmet. “Yıllardır boş. Kendi banyosu var. Küçük ama rahat. Maaşından sembolik bir kira keseriz; hem ödeyebileceğin kadar, hem de kız kardeşine yetecek kadar. Rakamları birlikte bakarız.” Ayşe, “Bana… bir oda mı?” diye fısıldadı. “Evet. Bu sadaka değil.” “Zeynep Hanım?” Mehmet bir an durdu: “Onunla ben hallederim. Şimdilik eşyalarını al, yerleş.” Ayşe’nin gözlerinden yaşlar süzüldü: “Söz veriyorum… artık saklamayacağım.”

O gün Ayşe, kilerden küçük eşyasını toplayıp, kendi penceresi, kendi banyosu ve kapanan kapısıyla gerçek bir odaya yerleşti. Altı ay sonra ilk defa bir yatağa uzandığında, unuttuğu bir duyguyu hatırladı: Güvende olmak.

İki hafta sonra Zeynep Özkan döndü. Uzun, narin, kusursuz sarı saçları ve markalı valizleriyle içeri girdi. Ayşe’ye zar zor baktı: “Çay hazırla.” Biraz sonra ofisten yükselen sesler mutfağa kadar geldi. Zeynep fırtına gibi mutfağa daldı: “Sen! Hizmetçi odasında kalıyormuşsun, doğru mu?” Ayşe kekeledi: “Eşim… Mehmet Bey teklif etti.” Zeynep, “Benim iznim olmadan odaları dağıtamaz,” diye kesti. Mehmet arkasından yetişti: “Zeynep, konuşmuştuk.” “Hayır, sen konuştun,” dedi Zeynep. “Aylardır kilerde uyuyormuş. Bu beni ilgilendirir mi?” Mehmet’in sesi keskinleşti: “Pazarın halini biliyor musun? Altı yaşında mı? İnsanların seçenekleri var mı?” “Bu benim sorumluluğum değil,” dedi Zeynep. “Ve evde yaşayan hizmetçi istemiyorum.”

O anda Fatma, altmışına yaklaşmış, on iki yıllık baş aşçı, sessiz ağırlığıyla içeri girdi: “Affedersiniz. Bir şey söylemek istiyorum.” Zeynep tersledi: “Bu seni ilgilendirmez.” Fatma, “İlgilendirir,” dedi sakince. “Ayşe’nin kilerde uyuduğunu biliyordum. Dört ay önce bir sabah yakaladım. Bana anlattı. Söylemedim çünkü biliyordum ki onu düşünmeden kapının önüne koyacaksınız. Ben de yemeğimi paylaştım. Öğle yemeğinden artanları ona sakladım.” Ayşe’nin gözleri doldu; Fatma’nın sessizce yaptığı iyilikleri o an idrak etti. Zeynep’in yüzü kızardı: “Demek benden başka herkes biliyordu.” Mehmet alçak sesle, “Belki evin hanımı burada olmadığı için,” dedi. Zeynep parladı: “Tekrarla!” Mehmet derin bir nefes aldı: “Belki de burada neler olduğunu bilmiyorsun. Çünkü burada değilsin.” Zeynep, yılların birikmiş öfkesini döktü: “Bu evlilik çoktan bitti. Yıllardır mutsuzum.” Mehmet yana çekmeye çalıştı ama sözler geri dönmedi. Konu, evin içindeki görünmez yarıklara döküldü; ikisi de suskun kaldı.

Mehmet birkaç dakika sonra hizmet alanında göründü, on yaş yaşlanmış gibiydi: “Ayşe, odan konusunda hiçbir şey değişmedi. Zeynep annesinin evine gitti. Biraz ayrı kalacağız.” Ayşe suçlulukla kıvranıyordu ama Fatma elini tutup fısıldadı: “Bu senin yüzünden değil. Bardak yıllardır doluydu. Sen sadece damla oldun.”

Günler gergin geçti. Zeynep dönmüş, ama evin içinde birbirlerinden köşe bucak kaçıyorlardı. Zeynep’in bakışları Ayşe’nin üzerinde ağır bir gölge gibi geziniyor, küçük aşağılamalar sıradan taleplerin içine saklanıyordu: “Bu yemek soğuk,” “Bu banyo kirli,” “Hep geç kalıyorsun.” Fatma ve bahçıvan Ahmet ellerinden geldiğince Ayşe’yi kollasa da, hava ağırlaşıyordu.

Derken bir salı günü kapıda genç bir kadın sesi: “Anne, bu dramı niye yapıyorsun?” Ayşe’nin kalbi durdu. Elif… Üç yılın ardından yüz yüze. Ayşe holde onu görünce fısıldadı: “Elif.” Kızında bir anlık şaşkınlık, sonra buz gibi bir mesafe. “Burada ne yapıyorsun?” “Onu ben çağırdım,” dedi Zeynep. “Bazı yasal konular var.” Elif dosyalarını açtı: “Annem, Zeynep Hanım’ın evinde gizlice kalmış. Şimdi hizmetçi odasında misafir. Bunu resmileştirmemiz gerekiyor: sorumluluk taahhüdü, uygunsuz konut koşulları nedeniyle aileyi dava etmeyeceğine dair beyan…” Ayşe’nin dünyası döndü: “Ben kimseyi asla dava etmem.” Zeynep yapay bir tebessümle, “Önlem almak daha iyi,” dedi. Ayşe başını kaldırdı: “Elif, bana yardım etmeye mi geldin yoksa işini yapmaya mı?” Elif profesyonel tonunu bozmadı: “Bazı belgeleri imzalamanı istiyorum. Üç gün içinde karar ver.” Ayşe titreyen sesle, “Çocukları getirdin mi? Görmek istiyorum,” dedi. Elif’in yüzü iyice sertleşti: “Hayır. Onları buraya getirmem. Patronun evinde ninelerinin avuç açtığını görmesinler. Zaten seni tanımıyorlar.” O an Ayşe’nin içindeki bir şey kırıldı. “Bunu benden çaldın. Onlardan da.” Elif hışımla çıkıp gitti. Ayşe dizlerinin üstüne çöktü; Fatma onu kaldırıp mutfağa götürdü, demli çayların başında yılların yükü döküldü.

Ayşe, edebiyat profesörü olarak çalıştığı özel üniversitenin ekonomik krizle kapandığını, 48 yaşında iş bulamadığını, Selin’in kalp ameliyatı için para gerektiğini, hayatın onu hizmetçiliğe getirdiğini anlattı. “Birini diğerinin yerine seçmedim,” dedi; “İkisini de seçtim. Elif’e para gönderdim, Selin’e baktım. Ama Elif bunu ‘anne olmak yerine hizmetçi olmayı seçmek’ olarak gördü.” Fatma sessizce dinledi ve sonunda net konuştu: “Evrakları imzalama. İmzalanan her kâğıt, onların anlattığı ‘sadaka’ hikâyesini kabul etmektir. Burada alnının teriyle çalışıyorsun. Onurunla.” Ayşe korkuyordu—63 yaşında başka iş, Selin’in tedavisi… Fatma, “Korkutucu olduğunu biliyorum. Ama bazen onurumuzu seçmemiz gerekir,” dedi.

Ertesi gün Mehmet onu çağırdı. “Zeynep’in kızını aradığından haberim yoktu. Onaylamıyorum. Hiçbir şey imzalamana gerek yok. Buradaki kalışın benim tarafımdan garanti.” Sonra ikisinin yalnızlığını itiraf eden bir sessizlik… Mehmet sözlerini tarttı: “Bu evde son yıllarda beni en çok dinleyen kişi sensin.” Ayşe, geçilmez sandığı çizginin yakınında durduğunu hissetti.

Elif’in verdiği süre doldu; Ayşe belgeleri imzalamadı—banyonun lavabosunda kül olup akışını izledi. Zeynep açık bir kavgaya girişmedi ama gizli savaşını sürdürdü. Haftalar ağırlaştı; Ayşe, Fatma’nın işten çıkarıldığını bir Perşembe öğrendi. Zeynep zarfı uzattı; gerekçesi “bütçe” ve “iki aşçıya gerek yok”tu. Gerçek sebep intikamdı. Ayşe öne atıldı: “Bana kızgınsanız beni çıkarın, Fatma’yı değil.” Zeynep sırıttı: “Mantıklı yönetim kararı.” Fatma ağlayarak sarıldı: “Bu senin suçun değil.”

Fatma gidince Ayşe, iki kişinin işini tek başına üstlendi. Şafaktan geceye kadar çalıştı. Ahmet fırsat buldukça yardım etti: “Seni böyle görmeye dayanamıyorum.” “Seçeneğim yok,” dedi Ayşe. Bir akşam yemeği davetinde, tabak taşırken bacakları çöktü; dünya karardı. Mehmet’in sesi uzaktan geldi: “Ambulans çağırın!” Zeynep soğukça, “Gerek yok,” dedi. Mehmet dinlemedi.

Ayşe gözlerini beyaz ışıklı bir hastane odasında açtı. Doktor, uzun süredir devam eden beslenme yetersizliği, tehlikeli düşük tansiyon, yerlerde seyreden demir… “Böyle devam ederseniz ciddi sağlık sorunları yaşarsınız,” dedi. “Çalışmam lazım,” diye fısıldadı Ayşe. “Paraya ihtiyacım var.” Doktor yumuşak ama kesin konuştu: “Ölü olursanız çalışamazsınız.” Mehmet elini sıkı tuttu: “Masrafları ben ödeyeceğim. Tartışma istemiyorum. Bu benim sorumluluğum.”

Kapı açıldı; Elif içeri girdi, gözleri yaşlı: “Anne… Özür dilerim.” Fatma, Selin’den aldığı numarayla Elif’i aramış, her şeyi anlatmıştı: kiler, artıkları yemek, fedakârlıklar. Üç yılın ardından anne ve kız sarılıp ağladılar. Elif, “Torunlarını görmeni engelleyerek zalimlik ettim,” dedi. Ayşe, “Sen benim kızımsın. Hislerini yaşamaya hakkın var,” demek istedi, ama Elif başını salladı: “Hayır, yoktu.” Sonra kapıyı işaret etti: “Çocuklar burada.” Yusuf ve Defne ürkek merakla içeri girdiler. “Merhaba büyükanne,” dedi Yusuf. “İyileşecek misin?” Ayşe başını salladı, kelimeler boğazında düğümlendi. Defne yatağa tırmanıp boynuna sarıldı: “Ağlama büyükanne… Ben sana bakarım.”

Mehmet elinde bir zarfla içeri geldi; mahcup bir saygıyla: “Rahatsız ettiğim için özür dilerim… Bunu getirdim.” Ayşe açtı: tapu. “Müştemilat dairesinin tapusu. Sana devrediyorum. Artık senin.” Ayşe itiraz etmeye çalıştı, Mehmet bırakmadı: “Bu bir lütuf değil; hak ettiğin bir yer. Zeynep ve ben ayrılıyoruz. Evraklar hazırlanıyor. Evin yarısı benim ve ben bu köşeyi sana vermek istiyorum.” Elif, bir şeylerin kelimeleri aşan ağırlığını sezerek, “Teşekkür ederim, Bay Özkan,” dedi. Mehmet, “Teşekküre gerek yok. Annen bana da baktı—kendisinin bile bilmediği şekillerde,” diye karşılık verdi.

Kaldığı dört gün boyunca Elif her gün geldi, bazen çocuklarla, bazen yalnız. Konuştular: kayıp üç yıl, kırgınlıklar, sistemin ağırlığı… “Ben hep hayatta kalmaya çalıştım,” dedi Ayşe. “Hiç elektrik mi, yiyecek mi seçmek zorunda kalmadın. Ben kaldım.” Elif, “Şimdi anlıyorum,” dedi.

Taburcu günü Elif onları köşke götürdü. Ayşe, mutfakta taze meyve sepeti ve bir mektupla karşılaştı: Fatma’dan. Tazminatıyla kilerleri sağlıklı erzakla doldurmuş, kendisine artık “iyi beslenmeyi” şart koşmuştu. Ayrıca yeni bir iş bulmuştu: bir okulda çocuklara yemek pişirmek. “Daha az kazanıyorum ama daha mutluyum. Güçlüsün Ayşe. Yardım kabul et,” diyordu mektup. Ayşe mektubu göğsüne bastı.

Mehmet akşam kapıyı tıklattı: “Her şey yolunda mı? Bir şeye ihtiyacın var mı?” Ayşe “Her şey harika,” dedi. Mehmet çekinerek, “Bana ‘beyefendi’ demesen? Tuhaf kaçıyor artık,” dedi. Ayşe gülümsedi: “Siz patronsunuz.” “Umarım bundan biraz fazlasıyımdır. Bir arkadaş?” Ayşe, hastanede elini tutan adamı, odasını ona veren adamı düşündü. “Arkadaş,” dedi. Mehmet, “Bir arkadaş olarak yarın akşam yemeğine davet edebilir miyim? Bir hizmetçi olarak değil, bir insan olarak. Birlikte yemek yaparız,” diye sordu. Ayşe, “Uygun değil,” dese de, Mehmet ısrar etti: “İki arkadaş yemek paylaşır. Neresi uygunsuz?” Sonunda kabul etti: “Ama yemeği ben yaparım.”

Ertesi akşam mutfakta buluştular. Ayşe, Mehmet’e basit bir et sote öğretti. Mehmet soğanı yaktı, tuzu kaçırdı, kremayı süt tozuyla karıştırdı. “Bir şirketi yönetebildiğinizden emin misiniz?” diye şakalaştı Ayşe. Mehmet güldü: “Bina yapmak daha kolay. Binalar mantığın kurallarına uyar; yemek sanat.” Ayşe düzeltti: “Yemek pratik ve sevgi.” “Demek sevgim yok,” diye takıldı Mehmet. Ayşe ciddileşti: “Var. Sadece onu yemeğe koymayı bilmiyordun.” Yemeği yerken, Paris ve İtalya hayalleri, kitaplar, müzikler konuşuldu. Mehmet, “Bir gün—işler yoluna girdiğinde—sen İtalya’ya, ben Paris’e… belki yolun yarısında buluşuruz,” dedi. Ayşe güldü: “Patronlar hizmetçilerle seyahat etmez.” Mehmet yumruğunu yüreğine koyar gibi: “O zaman artık patron ve hizmetçi değil, iki arkadaş oluruz,” dedi.

Haftalar geçti. Mehmet genç bir yardımcı—Nur—aldı, iş yükünü paylaştırdı; Ayşe daha iyi yedi, dinlendi. Hafta sonları Elif çocuklarla geldi; Ayşe bahçede Ahmet’le çiçek ektiriyor, mutfakta kurabiye açıyor, akşamları masal anlatıyordu. Bir gün kapıda Selin belirdi; zayıf ama canlı. Sarılıp ağladılar; tedavisi işe yaramıştı. Bahçede toplanan bu küçük ailenin ortasında Ayşe’nin yüzüne uzun zamandır uğramayan bir huzur yerleşti.

Mehmet çalışma odasının penceresinden izlerken göğsünde tuhaf bir sızı duydu: imparatorluklar, güç, para… ve orada çimenlerin üzerinde, bir aidiyet duygusu. Akşam Ayşe’yi yemeğe davet etti. Ayşe, Selin’in birkaç gün burada kalmasını istedi; Mehmet, “Tabii,” dedi. “Hatta bir parti yapalım. İyileşmesini kutlayalım.” Ayşe çekindi: “Patronun evinde hizmetçi için parti…” Mehmet onu nazikçe kesti: “Bunu konuştuk. Sen sadece bir hizmetçi değilsin. Bu evin bir parçasısın. Hayatımın da.”

 

Cumartesi küçük bir bahçe partisi oldu: canlı müzik, ağaçlara asılı ışıklar, renkli örtüler, Ayşe ve Fatma’nın tarifleri. Konuklar sınırlıydı; Ahmet, Fatma, Elif, Ozan, çocuklar. Müzik yavaş bir vals çaldığında Mehmet elini uzattı: “Benimle dans eder misin?” Ayşe tereddüt etti; herkes izliyordu. “Bir dans,” dedi Mehmet. Arkadaşlar arasında. Eller buluştu; adımlar ürkek ama sıcaktı. Elif uzaktan Ozan’ın elini tuttu: “Ne düşüneceğimi bilmiyorum… ama annem gülümsüyor.”

Ertesi gün, Selin Ayşe’yi kenara çekti: “Şu adam sana aşık.” Ayşe reddetti: “Yeni bir ayrılıktan çıktı. Kafası karışık.” Selin gülümsedi: “Belki de yıllar sonra nihayet gerçek bir şey buldu.” Ayşe, “O benim patronum,” dedi. Selin düzeltti: “O bir erkek; sen bir kadınsın. Uzun zamandır yalnızsınız. Bunu gurur ya da korku yüzünden kaçırma.” Ayşe cevap veremedi.

Gece biterken sandalyeler toplanıyor, bardaklar diziliyordu. Mehmet, “Bu ev yıllardır gerçek bir parti görmedi,” dedi. “İnsanlar konuşacak,” diye uyardı Ayşe. “Hakkımızda.” Mehmet omuz silkti: “Umurumda değil. Bayıldığın gün hiçbirinin önemi olmadığını anladım.” Ayşe ürperdi: “Ben senin boşluğunu dolduracak kişi değilim.” “Değilsin,” dedi Mehmet; “ama bana gerçek bağlantının değerini gösterdin.”

Takip eden günler küçük, çalınmış anlarla doldu: terasta bir kahve, mutfakta geç bir sohbet, uzanan ellerin istemsizce değmesi. Bomba bir salı patladı: Zeynep haber vermeden gelmişti. “Komşum, hizmetçiyle dans ettiğini anlattı,” diye tısladı. Mehmet yorgundu: “Ayşe sadece hizmetçi değil.” Zeynep küçümseyerek, “Metresin mi? Yeni eşin mi?” dedi. Mehmet sertleşti: “Onun kim olduğu seni ilgilendirmez.” Zeynep, “Evin yarısı hâlâ benim,” diye karşılık verdi. “Uygunsuz biriyle yeni ilişki mi?” Kelimeler Ayşe’nin yüzünde şakladı: uygunsuz. Ne doktorası, ne zekâsı… Zeynep gibileri için o hep hizmetçi olacaktı.

“Yeter,” dedi Mehmet. “Ayşe hakkında böyle konuşmayacaksın. O zeki, iyi kalpli, güçlü. Gerçek.” Sonra yirmi beş yıllık evliliğin boş kabuğunu çıplak bıraktı: “Sana her şeyi verdim ve hiç yetmedi. Sorun bende sandım. Ama sorun sende: Empatin yok. Sevgiyi beklentilerinle ölçüyorsun.” Zeynep’in yüzü kıpkırmızı oldu: “Bunu pişman olacaksın.” Mehmet başını kaldırdı: “Belki. Ama en azından gerçek bir şey deneyeceğim. Bizim evliliğimiz için bunu söyleyebilir misin?” Zeynep kapıyı çarpıp çıktı.

Ayşe, “Biliyor musun, o haklı,” diye fısıldadı. “Bu delilik. Ben 63’üm, sen 52’sin. Yorgunum. Hayat beni yıprattı. Bana bak: gençlik, ‘değmeye değer’ bir güzellik görüyor musun?” Mehmet birkaç adım attı, ellerini tuttu: “Ailesi için her şeyi feda etmiş bir kadın görüyorum. Kilerde yattı ama bir kuruş çalmadı. Kardeşi yaşasın diye aç kaldı. Güç, onur… Gerçek güzellik. Zamanla solmayan.” Ayşe’nin gözlerinden yaşlar aktı: “Bunu yapabilecek miyim bilmiyorum.” Mehmet basitçe, “Zaten yapıyorsun. Sadece var olman yetiyor,” dedi.

 

Günler, yeni bir ritmin içine oturdu. Elif, Yusuf ve Defne ile sık sık geldi; bahçede çiçekler, mutfakta kurabiyeler, akşam masallarının tatlı yankısı… Selin tamamen iyileşene dek köşkte kaldı; sonra da sık sık uğrayacağı bir yuvası olduğunu bilerek döndü. Fatma, okul mutfağında çocuklara yemek pişirmenin neşesini buldu; yazdığı mektuplarla Ayşe’ye hem erzak hem cesaret bıraktı. Ahmet, bahçeyi hiç olmadığı kadar özenle yeşertti; her yeni filizde evin içindeki bağın kök saldığını hisseder gibiydi.

Ayşe, artık kendine ait ‘ev’ diyebileceği küçük dairesinin penceresinden bahçeyi izlerken, hayatının kayıplarını ve kazançlarını tarttı. Kayıpları çoktu: bir daire, bir meslek, torunlarının yılları… Ama kazançları daha kıymetliydi: güç, alçakgönüllülük, onurun işin türünde değil, insanın özünde olduğunu bilmek. Ve beklenmedik bir yerden doğan bir yakınlık: doğum günü pastasının titrek alevlerinde başlayan, mutfağın buharına karışan bir dostluk, belki de usul usul büyüyen bir sevgi.

Mehmet, bir akşamüstü kapısına geldi; elinde çiçek değil, taze domates, fesleğen ve iki kişilik makarna vardı. Gülümsedi: “İtalya provası?” Ayşe güldü: “Paris’e varmadan önce.” Mutfakta yanyana çalıştılar; ölçüler, süre, sıcaklık… ve sevgi. Aralarında sözleşilmemiş bir karar vardı: baskı yok, acele yok; sadece adım adım, nereye götürürse. Belki dünyaya göre hâlâ ‘uygunsuz’dular. Ama onların küçük evreninde, ölçü birimi artık başkalarının bakışı değil, kalbin dinginliğiydi.

Bir gün, Yusuf ciddiyetle sordu: “Büyükanne, sonsuza kadar bizimle olacak mısın?” Ayşe gülümsedi: “Sonsuza kadar,” dedi. Defne kıkırdadı: “O zaman her hafta kurabiye!” Ahmet uzaktan gülümseyerek başını salladı. Selin, kolunu kız kardeşinin omzuna doladı. Elif, annesinin gözlerinde yıllar sonra gördüğü ışığı iç çekerek içine çekti. Mehmet, bir adım geride durup hepsini seyretti; yüzünde işadamının değil, ‘sadece Mehmet’in gülümsemesi vardı.

O gece, mutfağın ışığı altında, Ayşe ile göz göze geldi: “Karmakarışık iyi olabilir,” dedi Mehmet. Ayşe başını eğdi, sonra cesaretle kaldırdı: “Belki,” dedi, “biraz kaybolmaya hazırım.” Mehmet elini uzattı. Ayşe tuttu.

Ve böylece, kilerde titreyen mum alevlerinden başlayan hikâye, bir evin içindeki kalplerin yeniden ısınmasına dönüştü. Doğum günü yoldaşları, kendilerine ait bir takvimin ilk sayfasını çevirdiler. Belki her şey dümdüz bir çizgide ilerlemeyecekti. Belki yine fırtınalar, eski alışkanlıkların çekimi olacaktı. Ama artık Ayşe’nin bir odası, bir ailesi ve cesaretini paylaşan bir arkadaşı vardı. Bu defa, üflediği mumların dumanı sadece dağılmıyor, yol gösteriyordu.

Ve siz, bu hikâyeyi okurken, belki mutfağınızda bir dilim çikolatalı pastanın, bir fincan çayın ve doğru zamanda edilen bir “İyi ki doğdun”un neleri değiştirebileceğini düşünürsünüz. Çünkü bazen hayat, en beklenmedik saatlerde, en mütevazı masalarda, en gerçek hâline kavuşur.