İzmir’in varlıklı Karşıyaka semtinde, sıcak Ege güneşi altındaki lüks villalar arasında yükselen görkemli köşkün önünde, umutsuz bir çığlık yankılandı: “Baba yardım et, yine beni dövecek.” Tahsin Erbakan, 45 yaşında, tanınmış bir gayrimenkul patronu, Tokyo’dan bir gün erken dönmüş, ailesini sürpriz yapmak için taksiden inmişti. Fakat ilk gördüğü manzara, kalbini bıçak gibi kesti: Kaldırımda tek başına oturan küçük bir kız. Yağmurdan sonra oluşan su birikintilerindeki renkli taşları toplayan, çamurlanmış, eteği yırtılmış sarı elbisesi solmuş, saçları birbirine karışmış o küçük figür, onun beş yaşındaki kızı Nilsu’ydu. Tek gözünü yitirmiş kahverengi peluş ayısına, “Bungam”a sarılmış, incinmiş bir varlık gibi küçülmüş duruyordu. Köşkün perdeleri kapalıydı; içeriden yükselen yüksek müzik ve kalabalık sesler, içerideki taşkın eğlenceyle dışarıda terk edilmiş çocuğun zıtlığını mide bulandırıcı bir tabloya çeviriyordu.

“Gerçekten sen misin baba? Annem uçakta öldüğünü söyledi,” dedi Nilsu titreyen sesiyle. Tahsin’in kanı dondu. Kızını kucağına alınca, bir elektrik akımı gibi sarsıldı: Nilsu bir deri bir kemikti, üzerinde idrar ve kir kokusu, saçları yağlı, tırnakları kirli, dudakları çatlamıştı. O an bir şey çok netleşti: Evde sandığı hayat bambaşka bir şeye dönüşmüş, “yalnız kalmak istiyorum” diyen eşi Canan’ın dünyasının içinde bir karanlık büyümüştü. Kızını sarmalarken, “Buradayım artık, minik kelebeğim. Hiçbir yere gitmiyorum,” dedi. Fakat Nilsu telaşla fısıldadı: “Annem seni görmemeli. Ölmediğini anlarsa çok kızar.” O korku yeniydi değil… Yerleşmiş, sistemli, öğretilmiş bir korkuydu.

Tahsin, evin kapısına ilerlerken kızına sorular sordu. Nilsu sabah dışarı çıkarıldığını, dün gece de dışarıda uyuduğunu söyledi. “Bungam beni korudu,” dedi peluşunu göstererek. İzmir’in serin ve yağmurlu gecelerinde bir çocuğun dışarıda bırakılması, Tahsin’in içindeki fırtınayı büyüttü. Nilsu’nun ince kolunda mor parmak izlerini görünce öfkesi tırmandı; biri onu şiddetle tutmuştu. “Nurten teyze geldi mi?” diye gözlerinde umutla sordu Nilsu. “Ev işlerine bakan teyze. Bana gizlice yemek getirirdi ama annem onu kovdu. Beni sevdiği için.”

Tahsin kararlı bir sesle anahtarı çevirdi: “Şimdi içeri gireceğiz. Kimse seni bir daha dışarıda bırakmayacak.” Kapı açıldığında karşılaştığı salon tanınmaz haldeydi: pahalı koltuklar itiş kakış yer değiştirmiş, masalarda boş şampanya şişeleri, sigara izmaritleri, yiyecek artıkları ve ortalığa saçılmış kıyafetler… “İşte bu yüzden içeri giremiyordum,” diye fısıldadı Nilsu. “Annem kirli çocukların evde durmaması gerektiğini söyledi. Ben kirliyim, kokuyorum.” O cümle, bir çocuğun kendini tanımlayamayacağı bir utanç içinde kıvrandığının, psikolojik işkencenin resmiydi. “Sen tertemiz ve harika bir çocuksun,” dedi Tahsin, saçlarını okşayarak. “Hemen yıkanacak, karnın doyacak ve güvenli bir yere gideceğiz.”

Mutfak dağınıktı; buzdolabı alkollü içeceklerle dolu, bayat yiyecekler dışında çocuk için hiçbir şey yoktu. Nilsu bazen ekmek, bazen bisküvi yediğini; Nurten gidince komşu Melike teyzenin kapıdan sandviç uzattığını ama onun da kovulduğunu anlattı. Tahsin kuru pastayı bulup verdi, su doldurdu. Kız, suyu küçük yudumlarla, sanki bir nimetin son damlasını saklar gibi içti. “Seni burada bekle, yukarı çıkıp bakacağım,” dedi Tahsin. “Gitme,” diye yalvardı Nilsu, “Onlar kötü değil ama annem onlarla birlikteyken beni görmek istemiyor. Beni sevmiyor.” “Hayır, annen hasta ve yardıma ihtiyacı var. Ben buradayım,” diyebildi Tahsin, boğazına düğümlenen acıyla.

Merdivenlere adım attığında kahkahalar ve çığlıklar netleşti. Yatak odasının kapısı aralıktı. “Sakin ol Tahsin, önce gerçeği gör,” dedi kendine. Kapı aralığından baktığında sahne kabusları aşıyordu: 28 yaşındaki eşi Canan kırmızı ipek çarşafların üzerinde yarı çıplaktı. Yanında iki erkek; biri göbekli, kır saçlı bir işadamı, diğeri genç, dövmeli. Gülüşler, şampanya kadehleri, fısıltılar. Komodinde zarf dolusu para. “Erbakan’ın içki dolabı her zaman iyilerle dolu,” diyordu yaşlı adam. Canan kıkırdıyordu: “Tahsin hep işte, tadını çıkaramaz.” Genç olan, “Ne zaman dönüyor patron? Acele edelim,” dedi. “Yarın akşam,” diye rahatlattı Canan. Kendi evinde, kendi yatağında, “işe çevrilmiş” bir ihanet.

Tahta gıcırdadı; içerideki sesler kesildi. “Kim var orada?” Tahsin karanlığa çekildi. Nilsu’yu düşünerek geri döndü. Kızının odası perişandı: toplanmamış yatak, kirli giysiler, eski yemek artıkları, boş su şişeleri. Bu bir çocuğun odası değil, bir zindandı. Mutfakta bekleyen Nilsu titriyordu: “Annem sevmiyor beni, değil mi?” “Hayır,” dedi Tahsin, gözyaşlarını yutarak. “Ben seni seviyorum ve koruyacağım.” Kız karnını tutup “Çok acıktım,” dedi. Bayat ekmek, biraz zeytin, bir parça peynirle küçük bir sandviç hazırladı. “En son ne zaman doydun?” “Sayınca… 1, 2, 3, 4, 5 gün oldu galiba,” dedi çocuk masumlukla. Nurten teyzeyi banyoya soktuğu için annesinin kovduğunu, “kirli olmalıyım ki dışarıda kalayım” sözlerini anlattı. Ayrıca annesinin biriyle kavga edip, “Tahsin’e bir şey söylersen kızına çok kötü şeyler olur,” diye tehdit ettiğini, Nurten’in “vicdansız” diye bağırarak apar topar kovulduğunu…

Üst kattan hareketlenme olunca Tahsin, Nilsu’yu tezgah arkasına sakladı. Salona inen iki erkekle yüzleşti. Yaşlı olan Tahsin’in sabahlığını giymişti; genç olan düğmelerini ilikliyordu. “Kimsiniz? Nasıl girdiniz?” “Ben Tahsin Erbakan. Bu evin sahibi. Benim yatağımda, karımla ne yapıyordunuz?” Serkan kekeliyordu: “Canan Hanım davet etti, evli olduğunu söylemedi.” Orhan, “Yanlış anlaşılma,” deyip “ne kadar ödüyorsunuz?” sorusuyla buz gibi bir tokat yedi. “Genelde 3.000, özel istek 5.000,” dedi boğazını temizleyerek. “VP deneyimi,” diye ekledi genç olan: “İzmir’in en zengin iş adamının evinde, onun yatağında…” Tahsin’in midesi bulandı. Tam o sırada Canan ipek sabahlıkla merdivenden indi. Yüzü bembeyaz. “Ne zaman döndün?” “Sürpriz yapmak istemiştim. Ama asıl şaşıran ben oldum.” Canan yalanlara sığındı: “Hırsızlar…” “Yeter!” diye gürledi Tahsin. “Kızımız dışarıda aç, susuz, kirli. Sen burada…”

“Nilsu’nun sesi salonu dondurdu: “Anneciğim, babam ölmemiş. Bak burada.” Canan, “Büyükler konuşurken araya girilmez,” diye kükredi. Nilsu babasının arkasına saklandı. “Kızıma bir daha böyle konuşmayacaksın,” dedi Tahsin tane tane. “Ve siz hemen defolun. Yoksa polisi ararım.” Adamlar apar topar çıktı.

Tahsin susmasını emretti Canan’a. “Sen uzaktaydın, yalnızdım…” diye başlayan savunmalar boğuldu. O sırada telefon çaldı: Nurten. “Kapıcı döndüğünüzü söyledi. Nilsu iyi mi? Lütfen söyleyin.” Sesi samimi bir endişeyle titriyordu. “Yanımda ve güvende,” dedi Tahsin. “Beyefendi, elimde kanıtlar var: fotoğraflar, ses kayıtları, notlar.” Canan telefonu kapmak istedi; Tahsin uzaklaştırdı. Nurten adres verdi, “Küçük hanımı da getirin, onunla yalnız kalmasın,” dedi. Tahsin, Canan’a dönüp, “Kızımızın çantasını hazırla. Temel ihtiyaçlar. 10 dakikan var,” dedi. Canan titrek bir itiraf denedi: “Para için… sonra zevk… sen uzaktaydın… erkek arkadaş… arkadaşlarını getirdi… para teklif ettiler…” “Ve Nilsu’yu aç bıraktın, dışarıda uyuttun, psikolojik işkence ettin. Bunun açıklaması var mı?” diye bitirdi Tahsin. Sessizlik. Yüzünde pişmanlıktan çok yakalanmış olmanın rahatsızlığı vardı.

Tahsin kızını alıp çıktığında Canan’ın sinsice bıraktığı zarfta beşer 1000’lik banknotlar ve “Misafirbaşı … TL, haftaya beklerim” notu buldu. Basit bir hesapla haftalık akış… Midede bulantı. Canan aradı; Tahsin reddetti. Nilsu uyurken sırtını okşadı: “Baba burada.”

Nurten’in ablası Ayşe’nin Bodrum Caddesi’ndeki evinde, Nurten gözyaşlarıyla Nilsu’yu karşıladı. Küçük kız ona koştu. Tahsin, çorba ve sığınak için minnetle boyun eğdi. Nurten mavi defterini, fotoğrafları ve ses kayıtlarını gösterdi: tarih, saat, gelenlerin özellikleri, araç plakaları, Nilsu’nun nerede tutulduğu, ateşlenip 38 dereceye çıktığı, “nazlanıyor” diye ilaç verilmediği… Ve bir kayıt: Canan’ın “Müşteriler çocuk sesi istemiyor… çocuktan kurtulmalıyım” sözleri. Diğer kadın sesinin akıl hastanesinde “çocuk bile kabul ederler, davranış bozukluğu dersin” tavsiyesi. Öfke taşıp bardakları parçaladı. Nilsu koşup “Baba, neden bağırıyorsun?” deyince kendini tuttu.

Tahsin Nurten’e teklif etti: “Resmî olarak asistanım olun. Nilsu’nun koruyucu meleği olarak kalın.” Nurten gözyaşları içinde kabul etti. Küçük not defterinde isimler, meslekler, plakalar… İzmir’in en saygın işadamları, bürokratlar, hatta bir hâkim. “Yarın en güçlü olanla başlıyoruz: Hâkim Nevzat Korkmaz.”

Ertesi sabah Nevzat Korkmaz’ın villasında aile kahvaltısı vardı. Tahsin kapıda kendini tanıttı, oturmadan masaya bir fotoğraf bıraktı: Hâkim, Canan’la yatakta. “Her perşembe 14.00-17.00 arası, toplam 24 Perşembe. Her biri 3.000 TL: 72.000.” Klasörü açtı: günlükler, ödemeler, saatler, o saatlerde beş yaşındaki kızının bahçede aç ve susuz bırakılışı. Masadaki kadınlar şoke oldu. “Çocuk mu? Dışarıda mı?” Tahsin, “Siz yasaları uygulayan bir hâkimsiniz. Bir çocuğun ihmalini bildiniz, görmezden geldiniz,” dedi. Nevzat köpürdü: “Defol!” “Çıkacağım,” dedi Tahsin, “Ama bu klasörün kopyaları Adalet Bakanlığı ve medyada. Kariyeriniz bitiyor.” Hâkimin yıllarca “Perşembe öğleden sonrası dosya” bahanesi deşifre olmuştu. Küçük torun, “Dede, niye bu amca kızgın?” deyince sessizlik taş kesildi. “Bir baba olarak soruyorum,” dedi Tahsin, “Çocuklarınızın gözlerine bakıp hâlâ saygın olduğunuzu söyleyebilir misiniz?” Nevzat dizlerinin üzerine çöktü. Tahsin çıkıp ikinci hedefe yöneldi.

Öğle saatlerinde ünlü cerrah Selim Özdemir’in lüks dairesindeydi. Eşi Sema karşıladı. Duvarlarda kızları Melisa’nın fotoğrafları; Londra’da tıp eğitimi hayali burs bekliyordu. “Ne kadar?” “160.000 TL,” dedi Sema. “Eşiniz tam bu miktarı 8 ayda başka bir şeye harcadı,” dedi Tahsin. Belgeleri masaya koydu: 87 ziyaret, her sefer 2.000 TL, toplam 174.000 TL. Ve her seferinde Nilsu’nun dışarıda bırakılışı. Sema’nın rengi attı. Doktor içeri girince Tahsin kendini tanıttı: “Ben Canan’ın kocasıyım.” Selim öfkelendi, “İtibarımı mahvedemezsin!” “Kendin mahvettin,” dedi Tahsin. “Yarın bu dosya hastane yönetiminde. Bir doktor olarak çocuk istismarına göz yumdun.” Sema, “Kızımın bursunu ben halledeceğim,” diyen Tahsin’e, “Gerek yok,” diyecekti sonra; ama o an gözyaşlarıyla kocasına döndü: “Melisa’nın geleceğini nasıl çalarsın?”

Akşam, Ege Palas terasında sosyetenin gözü önünde üçüncü hamle geldi. İşadamı Murat Kaya’nın eşi Hande’nin 40. yaş günü partisinde, Tahsin kalabalığın ortasında sesiyle salonu susturdu. “Hande Hanım’a özel hediye: Murat Bey’in son bir yılda benim evimde, karımla geçirdiği saatlerin dökümü. 180.000 TL. Bu para yeni arabanız içindi.” Hande’nin kadehi yere düştü, kristaller parçalandı; evlilik de. Murat, “Rezalet,” diye bağırdı; Tahsin, Murat’ın Canan’a “Hediye parasının iki katını sana vereceğim” dediği ses kaydını dinletti. “Doğum günü hediyem için ayırdığın parayı da mı ona verdin?” diye Hande’nin yüzü kül oldu. Ardından asıl darbeyi indirdi: “Bu salonda en az beş kişi daha var; yarına kadar eşlerine itiraf etmezlerse teker teker evlerine gideceğim. Çünkü benim kızım, bu beyler eğlenirken bahçede aç bırakıldı, soğukta uyutuldu.” Salon buz kesti. Şüphe, utanç, kaos. Hande kocasına tokat attı, kalabalıkta uğultu büyüdü. Tahsin kapıya yönelirken intikamı domino taşı gibi İzmir sosyetesine yayıldı: “Bir taş attım, bin kuş vurdum. Ve daha yeni başlıyorum.”

Bir hafta içinde skandal yerel gazetelerin manşetlerine, ulusal kanalların ana haberlerine taşındı. İsimler verilmiyor, ama işaret edilenler belliydi. Sosyal medya fısıltılarla doldu. Tahsin, Nilsu ve Nurten’le Çeşme’deki yazlık eve taşındı; deniz kenarındaki villa Nilsu için güvenli bir sığınak oldu. Gelişmeler ardı ardına geldi: Hâkim Nevzat istifa etti, soruşturma başlatıldı. Doktor Selim’in lisansı askıya alındı, hastane bağını kesti. Murat Kaya’nın şirketi boykot yemeye başladı. Canan, evden kovuldu; ailesi Ankara’ya gönderdi, “Artık bizim kızımız yok,” dediler. Tahsin içindeki boşluğu fark etti: İntikam beklediği tatmini vermiyordu, ama Nilsu’ya baktığında adalet duygusu ağır bastı.

Fatma Hanım, Nevzat’ın eşi, Tahsin’i ziyarete geldi; yanında Canan’ın müşterilerinin yedi eşi daha vardı. “Bizi 45 yıllık bir yalandan kurtardınız,” dediler. Kimi boşanma davası açmış, kimi mal paylaşımına gitmiş, kimi kocasını evden kovmuştu. Hande, “Aldatılan eşler ve istismara uğrayan çocuklar için bir destek grubu kurduk. Nilsu için de bir şey yapmak isteriz,” dedi. Sema, “Kızımın eğitimi için söz verdiğiniz paraya gerek kalmadı, eşimin malvarlığına el koydum, evi sattım; Melisa Londra’ya gidiyor,” diye ekledi. Tahsin pencereden bahçede oynayan, yüzüne güneş düşen Nilsu’yu izledi: “İntikam tatlı mı?” diye sordu Fatma. “Hayır,” dedi Tahsin, “ama adalet öyle.”

Üç ay geçti. Çeşme’deki villa gerçek bir yuvaya dönüştü. Tahsin iş programını değiştirdi; Tokyo seyahatlerini iptal etti, toplantıları çevrimiçi yaptı. Öncelik, kızının iyileşmesiydi. Nilsu’nun yüzü dolgunlaştı, saçları parladı, gözlerindeki korku yerini çocuksu neşeye bıraktı. Çocuk psikoloğu Sevil Hanım’la terapi iyi gidiyor, seanslar ayda bire düşüyordu. “Koşulsuz sevgi en güçlü ilaç,” demişti terapist. Nurten, bir hizmetçiden öte, aileden biri olmuştu; Nilsu’ya öz evladı gibi bakıyor, iyileşmesinde büyük rol oynuyordu.

Boşanma sonuçlandı; velayet tamamen Tahsin’e geçti. Canan hiçbir hak talep etmedi. Ankara’daki ailesiyle bağlarını yitirmiş, Marmaris’te bir pansiyonda resepsiyon veya Bostanlı’da bir otelde temizlikçi olarak çalıştığı haberleri geldi. Tahsin’in içinde acıma kıpırtıları belirdi; ama pişmanlık yoktu. İnsanlar seçimleriyle ölçülürdü. Canan para ve lüks için her şeyi, kendi çocuğunu bile feda etmişti.

Bahçenin bir köşesinde, bir zamanlar Nilsu’nun soğuk gecelerde uyumaya zorlandığı yerde şimdi rengârenk çiçekler açıyordu. “Bu çiçekler büyüyecek mi baba?” diye sordu Nilsu elini toprağa daldırırken. “Evet,” dedi Tahsin, “Burada artık sadece sevgi var. Sevginin olduğu yerde her şey büyür.” “Annem geri gelecek mi?” Nefesini tuttu: “Annen kendi hayatını yaşıyor artık. Belki bir gün… ama biz şimdilik seninle, Nurten teyzenle mutluyuz.” “Seni çok seviyorum baba,” dedi Nilsu. “Sen benim kahramanımsın. Noel Baba gibi, tam ihtiyacım olduğunda geldin.” Tahsin kızına sarıldı: “Ben de seni seviyorum minik kelebeğim, bir daha asla bırakmayacağım.”

Bir sabah, Tahsin tabletinden haberleri okudu: Soruşturmalar derinleşmiş, lisanslar askıya alınmış, itibarlar çökmüş, toplum kendi tepkisini vermişti. Avukatı “Ne hissediyorsunuz?” diye sordu; “Boşluk,” dedi dürüstçe. “Adalet yerini bulsun istedim.” Akşamları Nilsu dersini yapıyor, okul servisiyle gelip gidiyordu. Okul müdürü özel ilgi gösteriyor, “Geçmiş travmalar eğitimini etkilemesin,” diyordu.

Bir gün Canan’dan kısa bir mesaj geldi: “Beni affet. Nilsu’ya iyi bak.” Tahsin cevap vermedi. Bazı şeyler affedilemezdi. Ama belki, çok uzun zaman sonra, eğer Nilsu isterse ve hazır olursa annesini bir kez görmesine izin verilebilirdi. O gün gelene kadar, yapılacak en doğru şey iyileşmeye odaklanmaktı.

Güneşli bir nisan sabahı, artık altı buçuk yaşında olan Nilsu bahçede papatyalar için yer açtı. “Geçen yıl diktiğimiz tohumlar şimdi koskoca çiçek oldu,” dedi menekşeleri okşarken. “Aynen senin gibi,” dedi Tahsin. “Büyüdün, güçlendin.” Nilsu küçük bir fidanı, bir zamanlar en çok korktuğu noktaya dikmek istedi. “Artık oradan korkmuyorum,” dedi. Birlikte toprağı açtılar, fidanı yerleştirdiler, can suyunu verdiler. “Annem ağacımı görecek mi bir gün?” diye sordu. Tahsin durdu. “Belki bir gün,” dedi Nilsu kendi kendine, “Sevil Hoca affetmenin kendimiz için olduğunu söyledi. Öfkeyi içimizde taşımak bize zarar verirmiş. Annem hasta, belki iyileşir. O zamana kadar ben mutluyum.” Tahsin gözyaşlarını tutamadı. Kızının yüreğindeki bilgelik, intikamdan çok daha güçlü bir şifa sunuyordu.

Gün batarken baba-kız, yeni diktikleri çiçekleri sulayıp içeri girdiler. Bahçedeki toprakta yeni gömülen tohumlar yarının umudunu taşıyordu. İzmir’deki fırtına toplumsal bir yüzleşmeye dönüşmüş, iki yüzlü gösterişin gerçeğiyle hesaplaşmasını tetiklemişti. Çeşme’de ise küçük bir evde, sevgiyle örülmüş sessiz bir mucize büyüyordu: bir çocuğun yeniden doğuşu, bir babanın geç ama tam bir baba oluşu ve bir kadının cesaret, dürüstlük ve sadakatle yeni bir aileye dönüşü. Bazı hikâyeler karanlıkta başlar, ama ışık, en çok karanlıkta nasıl büyüyeceğini öğrenir. Bu hikâyede adalet, öfkenin değil merhametin sınırında tamamlandı; intikam soğuk bir yemekti, ama asıl doyuran şey, sevginin sıcak ekmeğiydi.