
Kırmızı Ferrari, İstanbul’un en prestijli atölyelerinden Karadeniz Otomotiv’in beyaz zemini üzerinde kaputu açık şekilde duruyordu; motoru ölü kadar sessiz, kendisi ise lüks bir heykel gibi steril ve işlevsizdi. Etiler’in parıltılı vitrinlerinin cazibesi kadar temiz, ama aynı ölçüde faydasız. Atölyenin kapısında, yağlı montunun ceplerine gömülmüş elleriyle Kerem Yılmaz vardı: 28 yaşında, gözlerinde 40 yıllık bir yorgunluk. Altı aydır işsizdi; Kadıköy’deki küçük atölyesi avukat oyunları, sahte belgeler ve yalan yeminlerle kapattırılmış; Kerem gururunu cebine, umudunu avuçlarına koyup buraya gelmişti.
Resepsiyondaki genç kadına “Usta Hakan’ı görebilir miyim?” dedi; sesi kararlıydı, içinde gizli bir yalvarış. Kadın tepeden tırnağa süzdü: kirli spor ayakkabı, yıpranmış kot, yağ lekeli mont kolları. “Randevunuz var mı?” “Hayır.” “Maalesef.” Kerem babasının öğüdünü hatırladı: “Bir tamirci asla yalvarmaz; elleri konuşur.” Ama onun elleri şimdi işsiz, sessizdi. “Lütfen,” kelimesi dudaklarından zorla çıktı, “beş dakika… yer silmek bile olur.”
İçeriden gür bir kahkaha ve ağır adımlar geldi; Usta Hakan göründü: 55 yaşında, göbekli, pahalı siyah gömlek, altın saat, arkasında koyu mavi tulumlu üç mekanik. “Kim yalvarıyor?” diye sordu; Kerem’le göz göze geldi, tanıma ve ardından küçümseme. “Sen… Kadıköy’deki o bodrum atölyeden mi?” Mekanikler sırıttı, biri fısıldadı: “Yılmaz mı? O batık mı?” Kerem’in çenesi gerildi; “İş arıyorum. İyi bir tamirciyim.” Hakan güldü: “İyi tamirci altı ayda batmaz; Ferrari’nin F’sini görmeden emekli olur.”
Tam o anda, arkada beyaz takımlı bir kadın belirdi: Elif Karadeniz. 34 yaşında, siyah saçları toplu; makyaj değil, yüzünde bir zırh vardı: soğuk, mesafeli, keskin gözlü—hep hesap yapar gibiydi. “Ferrari’nin sahibi ne oluyor?” diye düz bir sesle sordu. Hakan sırıtarak “Eski bir bekçi iş dileniyor,” dedi. Elif Kerem’e baktı; yağ lekelerinden gözlerine yükseldi ve orada bir şey gördü: çaresizlik, inat—belki ikisi birden.
“Elimizde 30 gün var,” dedi, Ferrari’ye dönerek. “Otuz gündür kimse bu arabayı düzeltemedi; belki imkânsız. Bazı şeyler tamir edilemez.” Kerem bir adım attı: “Her şey tamir edilebilir; doğru ellere ihtiyaç var.” Hakan öne atılıp Kerem’i itti: “Defol, yoksa güvenliği çağırırım.” Kerem sendeledi ama düşmedi; bakışı Ferrari’de kaldı. Sessizliğin ardında ritmi duyar gibiydi; “Yakıt sistemi,” dedi neredeyse fısıltıyla. Elif döndü: “Ne dedin?” Hakan atıldı: “Saçmalık. ECU, enjektör, pompa, sensör—15.000 euro’luk parça değişti.” Kerem kanıtlayamazdı—henüz. “Özür dilerim,” deyip cam kapıya yöneldi; her adım bir yenilgi, gururuna bir kürek. Dışarıda Etiler’in sıcak öğleden sonrası, lüks arabalar, pahalı kafeler—başka bir dünya. Camın ardında Ferrari’yi bir kez daha gördü: “Bir gün tamir edeceğim,” diye mırıldandı; “ve o gün Hakan kim olduğumu hatırlayacak.”
Akşamüstü atölye kapandı, ışıklar söndü, mekanikler gitti. Arka bahçede bir gölge hareket etti: Kerem geri dönmüştü. Eski güvenlik kamerasının üç saniyelik kör noktasını yakaladı; kilidin ritmine kulak verip 30 saniyede kapıyı açtı. Ferrari kırmızısıyla karanlıkta bile canlı gibiydi; yaralı ama nefes alıyor. Kaputa elini koydu: metal soğuktu. “Seni kim incitti?” diye fısıldadı. Fenerini açıp motor bölmesini cerrah hassasiyetiyle inceledi; her vida, her kablo yerini buldu. 10 dakika, 20, 50… ECU’nun yanında yakıt enjeksiyonuna bağlı küçük, orijinal olmayan bir çip. Kerem’in kalbi hızlandı: sabotaj.
Ön kapıda anahtar sesi, adımlar… Fener söndü; ışıklar yandı. Elif içeri girdi; bu defa siyah pantolon, gri kazak; yüzünde makyaj yok—ilk kez gerçek. Ferrari’ye yürüdü ve Kerem’i gördü. İki saniye sessizlik; Elif elini telefona götürdü: “Beklediğim gibi—hırsız.” Kerem ellerini kaldırdı: “Hırsız değilim; sadece…” “Gece yarısı izinsiz girdin; polisi arıyorum.” “Hayır—lütfen bir dakika.” Elif parmağını ekranda bekletti: “Bir dakika sonra ararım.” Kerem nefes aldı: “Bu arabayı tamir edebilirim.” Elif kaşını kaldırdı: “Uzmanlarım yapamadı; sen kimsin?” “Kerem… Ben bir tamirciyim; gerçek bir tamirci. Ve bu arabada sabotaj var.”
“Sabotaj mı?” Elif yaklaştı; Kerem feneri açıp çipi gösterdi: “Bağlantı noktası zorlanmış; motor ısınınca yanlış sinyal gönderiyor; enjektörler şaşıyor; sistem korumaya geçiyor. On dakika sonra güç kaybı; parça değişimi bu yüzden sonuçsuz.” Elif doğruldu; yüzü gerildi: “Biri bu arabayı tamir ettirmemek istemiş.” Telefonunu çıkarıp Hakan’ı çağırdı: “Şimdi atölyeye gel.” Kerem şaşkındı. Elif, “Doğruysan bir şans—ama şartlı,” dedi: “Bu gece arabayı tamir edeceksin; başarırsan işe alırım. Başaramazsan hırsızlıktan şikâyet—bir daha tamircilik yok.” Delilikti; bir Ferrari tek gecede? Kalibrasyon, test… başarısız olma ihtimali büyüktü. Kerem yutkundu: “Anlaştık.”
Yirmi dakika sonra Hakan ve üç mekanik geldi; siyah sakallı, kıskanç bakışlı Serkan en öndeydi. Hakan homurdandı: “Bu adam hırsız.” Elif keskin: “Hayır; o tamirci—ve sizin başaramadığınızı yapacak.” Kerem tornavida, multimetre, çip sökücü aldı; çipi söktü, IGU’yu temizledi, yazılımı yükledi, enjektörleri test etti, basıncı ölçtü, kablo şemasını kontrol etti. Bir saat, iki saat… Elif kenarda, kolları bağlı, gözleri Kerem’de. “Nereden öğrendin?” “Babamdan; o da dedesinden—üç kuşaktır tamirciyiz… idik.” Babası direksiyonda kalp krizinden öldüğünde devralmış, iki yıl iyi gitmiş, sonra sahte belgeler, mahkeme, bir avukat her şeyi almıştı. Elif sessizce dinledi: “Avukatın adı?” “Murat Karadeniz.” Elif’in yüzü kül oldu. “Tanıyor musun?” “Eski kocam.”
Saat dördü geçerken son bağlantı yapıldı; Kerem ter içinde doğruldu: “Bitti.” Hakan atıldı: “İmkânsız—test edelim.” Kontak çevrildi; motor homurdanıp kükredi—mükemmel, güçlü, saf. Hakan’ın ağzı açık kaldı; Elif gerçekten gülümsedi. Kerem ise Serkan’ın yüzündeki korkuyu fark etmişti: sabotajı kim yapmıştı?
Güneş İstanbul’u pembe-turuncu boyarken atölyede zaman donmuştu. Kerem Serkan’a döndü: “Sen miydin?” Serkan geri adım attı; Hakan hiddetlendi: “Saçmalık; Serkan on yıldır yanımda.” Kerem Elif’e “Kameraları kontrol edin; üç hafta önce gece yalnız Ferrari’nin başında olmalı,” dedi. Elif birkaç tuşa bastı; ekrandaki görüntüde 8 Kasım 23:47: Serkan tek başına atölyeye giriyor, kaputu açıyor, bir şey takıyor, çıkıyor. Sessizlik. Serkan ter içinde: “Ben sadece kontrol…” Elif sert: “Gece yarısı, raporsuz?” Kerem öne eğildi: “Kimin talimatı? Sana para ödendi.” Serkan çöktü: borçlarını anlatıp “Murat Bey” dedi.
Elif taş kesildi; Hakan atıldı: “Murat—kayınbiraderim mi?” Elif yavaşça döndü: “Kayınbirader—artık değil. Ve sen de değilsin.” Hakan afalladı: “Ne?” Elif buz gibi: “Bilmedin; sorgulamadın. 15.000 euro parça değiştirdin, test etmedin; kabul ettin. Ya beceriksizsin ya suçlu; her iki hâlde de işine son veriyorum.” “Bu atölye benim!” “Değil—ortaklık vardı; şimdi feshediyorum.” Hakan titredi; Serkan’a sitem etti—Elif kapıyı gösterdi: “Siz bitirdiniz.” İkisi çıktılar.
Elif pencereye yürüyüp Boğaz’a baktı; “Murat her zaman oyun oynar—evliyken paramı, hayatımı kontrol etmeye çalışırdı. Ferrari boşanma anlaşmasının parçasıydı; bana verdi—pişmanlık sanmıştım. Hayır; harcatmak, değersiz hissettirmek istedi.” Kerem yaklaştı: “Peki şimdi?” Elif acı bir gülümseme: “Özgür—ilk kez. Bu araba benim seçimim, param, özgürlüğüm. Murat buna dayanamaz; küçük bir kontrol delisi.”
Elif dürüstçe sordu: “Gece yarısı izinsiz girdin—neden bu riski aldın?” Kerem nefes aldı: “Altı aydır kendimi ölü hissediyorum. Babamın atölyesi, mesleğim, kimliğim gitti. Buraya geldiğimde Ferrari’yi ölü sandım; sonra anladım: yaralıydı. Onu kurtarabilirsem belki kendimi de kurtarabilirdim.” Elif elini uzattı: “Ortak olmak ister misin?” Kerem şaşkın: “Param yok.” “Yanlış; ellerin var. Bu atölye için yeter.” Elif ayağa kalktı: “Yılmaz & Karadeniz Klasik Otomotiv—ne dersin?” Kerem’in boğazı düğümlendi; ilk kez günlerdir gülümsedi: “Evet.” Tokalaştılar.
Elif’in yüzü bulutlandı: “Bir sorun daha: Murat bırakmaz. Sabotaj ortaya çıktı; itibarını korumak için her şeyi yapar.” Kerem kararlı: “Hazırlanırız.” Elif “Adalet mi, intikam mı?” diye sanki izleyicilere sordu; Kerem “Adalet—intikam bizi onlar gibi yapar; adalet özgürleştirir,” dedi.
Öğleden sonra plan yaptılar: iki hafta sonra Beyoğlu’nda büyük bir klasik otomobil müzayedesi; Murat orada olacaktı. Kerem Ferrari’yi mükemmelleştirirken Elif avukatlarla görüştü. Akşam, Kerem’in eski evine bilinmeyen numaradan tehdit geldi: “Elif Hanım’dan uzak dur; yoksa şimdiye kadar ki işsizlik cennet kalır.” Oyun başlamıştı.
Ertesi sabah, Kerem ve Elif Kadıköy’de mühürlü eski atölyeye gittiler; Elif mühürlerde Murat’ın imzasını gördü. Kerem 200.000 liralık sahte borç senedini anlattı; takım elbiseli adamın gülümsemesi, imzalar ve çöküş… Elif benzerini yaşadığını söyledi: romantik başlayan evlilikte bankaya erişim talebi, işlerine müdahale, dostları uzaklaştırma; boşanma isteyince “deli, dengesiz” kampanyası; ağır bedel ama kazanılmış özgürlük. Kerem “Dün gece tehdit etti,” dedi; “Ben bir Yılmaz’ım—kaçmam.” Elif omzuna dokundu: “Teşekkür ederim—inanmak için.” Ortaklıktan öte, savaş arkadaşlığı doğmuştu.
Akşam Elif’in Nişantaşı’ndaki soğuk ama lüks dairesinde buluştular; masadaki kalın dosya: Murat’ın sahte sözleşmeleri, kara para, sahte tanıklar, rüşvet kayıtları. “Avukatım yıllarca topladı; kullanmadım—kaçmak istiyordum,” dedi Elif. Kerem sayfaları çevirdi, bir belgeyi tanıdı: kendi sahte kredi senedi; imza başkasına ait. “Kanıt vardı—Murat sakladı,” dedi Elif. Kerem dosyayı kapatıp derin bir nefes aldı: “Bu hayatımı geri getirir.” “Evet, ama önce Murat’ı durdurmalıyız; yoksa belgeleri yok eder.” “O hâlde müzayedede, herkesin önünde,” dedi Kerem. “Risk büyük,” dedi Elif. “Başarısız olmayacağız,” dedi Kerem; “Bu defa adalet yanımızda.” Elif “Dumas okudun mu?” diye gülümsedi; “Kahramanları senin gibi: inatçı, cesur, biraz deli.”
İki hafta hazırlıkla geçti; gün geldiğinde Beyoğlu’ndaki salon kalabalıktı. Klasikler, alıcılar, kameralar; Murat pahalı takım, kendinden emin gülümseme ile oradaydı. Kerem ve Elif Ferrari ile içeri girdiler; salon durdu. Murat’ın gülümsemesi dondu. Müzayedeci hayranlıkla anlattı: Ferrari 458 Italia—kusursuz restorasyon. Elif “Satış yok; sergilemeye geldim,” dedi.
Murat yaklaştı, kameralara sırtını dönerek: “Elif, Kerem… ne sürpriz.” Elif buz gibi: “Yeni ortağım.” Murat’ın çenesi gerildi: “Geçmişi düşününce ilginç seçim.” Kerem cebinden zarf çıkarıp yüksek sesle salona duyurdu: “Bu adam Murat Karadeniz sahte belgelerle işletmeleri batırıyor, masumları dolandırıyor…” Murat Kerem’in kolunu tutup “Sus, yoksa…” dedi; Elif “Bizi tehdit mi edeceksin? Geç kaldın; polis yolda,” dedi. Kapılar açıldı; iki polis içeri girdi. Murat “Yanlışlık olmalı,” diye uzattığı ele karşılık alamadı; “Evrak sahteciliği, dolandırıcılık, rüşvet”ten gözaltına alındı. Yüzlerce göz, kameralar… Murat Elif’e kinle baktı: “Bu bitmedi.” Elif sakince: “Bitti.”
Salon uğuldarken Kerem’in telefonuna bilinmeyen bir mesaj geldi: “Tebrikler; ama kazanmadın. Murat’ın dostları daha tehlikeli.” Elif ciddileşti: “Atölyeye gidelim—belgeler orada.” Beyoğlu’ndan Etiler’e hızla gittiler; kapı kırılmıştı. Dolaplar devrilmiş, dosyalar saçılmış; kasanın içi boştu. Elif diz çöktü: “Her şeyi aldılar.” Kerem zarfını gösterdi: sahte kredi belgesi hâlâ ondaydı; ama rüşvet ve kara para kayıtları gitmişti—Murat küçük bir ceza ile kurtulabilirdi. “Savcılığa teslim ettik kopyaları,” dedi Kerem; Elif durdu: “O zaman neden aldı?” Telefon çaldı; hoparlörde soğuk bir ses: “Murat Bey’in avukatı ve dostuyum. Dosyaları aldık; polis kopyaları da kaybolur. Sistem hata yapar. Basit: Kerem şikâyetini, sen sabotaj iddianı geri çekersiniz; Murat serbest kalır. Yoksa kazalar olur: İstanbul tehlikelidir.” Bir hafta süre verildi.
“Bizi öldürmeye çalışacaklar,” dedi Kerem. “Evet,” dedi Elif; “Murat kaybetmeyi kabullenemez.” Kerem “Kaçalım,” dedi; Elif sertleşti: “Aslan gibi savaş; tavşan gibi kaçma.” “Kanıt yok; polis rüşvet almış; kimse inanmaz.” Elif gülümsedi: “Bir kişi inanır—Şeyh Abdullah.” Murat’ın beş yıl önce dolandırmaya çalıştığı Arap alıcı; dürüst, güçlü. Elif aradı; 5 dakika sonra plan hazırdı: Şeyh üç gün daha Four Seasons’ta kalıyordu; buluşacaklardı. Güvenli gitmek için Ferrari’yi seçtiler: hızlı ve güvenilir.
Gece Boğaz Köprüsü’nü geçerken Kerem arkadan siyah bir cip gördü: “Arkamızdalar.” Elif çenesi gerili, gaza bastı; Ferrari dans ederken cip inatla takip etti. Beşiktaş’tan Kabataş’a dar sokaklar, keskin dönüşler; cip Ferrari’ye çarpınca metal şakırtıları yükseldi. Elif çıkmaz sokaktaydı; frene basıp arabayı yanlayarak durdurdu; “İn!” diye bağırdı. Kerem ve Elif yuvarlanarak çıktı; cip Ferrari’ye bodoslama girdi. İki adam sopalarla yaklaştı; Kerem darbelere karşılık yumrukla cevap verdi; Elif tekmesiyle birini düşürdü. Sopa Kerem’in koluna çarptı; acı ile sendeledi. Tam son darbe inecekken siren sesi—polis. Adamlar kaçtı; Kerem ve Elif yaralı ama hayattaydı. Ferrari’nin kaputu ezilmiş, farları kırık; motor hâlâ çalışıyordu. Elif gülümsedi: “Hâlâ hayatta—tıpkı biz gibi.”
Ertesi gün Şeyh Abdullah’la Boğaz manzaralı odada buluştular; Şeyh beş yıl önce Murat’ın kendisini sahte yatırım ile dolandırmaya çalıştığını, 2 milyon dolar kaybettiğini, kanıt bulamadığını anlattı; “Sizin sayenizde ikinci şans,” dedi; avukatlar, dedektifler, bağlantılar seferber oldu. Bir hafta sonra Murat yeniden gözaltına alındı; bu kez deliller sağlamdı. Mahkeme günü geldi ve Murat 12 yıl hapis cezası aldı. Çıkarken Kerem ve Elif’e nefret dolu bir bakış attı; ama söyleyecek sözü kalmamıştı.
İki hafta sonra İstanbul’a sonbahar gelirken Nişantaşı’nın göbeğinde yeni bir atölye açıldı: Yılmaz & Karadeniz Klasik Otomotiv. Tabela parlak, vitrin geniş; içeride üç araç: Ferrari, bir Porsche 911, bir Aston Martin. Kapıda Kerem ve Elif gülümsüyordu. “Bir ay önce işsizdim; şimdi ortağım,” dedi Kerem. “İnanıyorum,” dedi Elif; “çünkü hak ettin.”
Atölye tertemiz, aletler düzenli, ışık boldu. Duvarda Kerem’in babasının fotoğrafı, yanında bir plaka: “Sadece metal değildir; bir kalbin atışıdır.” Kerem fotoğrafa baktı; “Baba, başardım—geri kazandım,” diye fısıldadı. Elif omzuna dokundu: “O gurur duyardı.”
Kapı açıldı; Şeyh Abdullah tebriklerle içeri girdi; “Yatırım yapmak istiyorum—küçük pay ama dünya çapında müşteri ağı,” dedi. Kerem ve Elif bakıştı; “Kabul,” dediler birlikte. Akşam Boğaz’da balık restoranında meze, rakı, deniz kokusu eşliğinde kahkahalar ve hikâyeler paylaşıldı. Şeyh “Murat’a hâlâ kızgın mısın?” diye sordu; Elif düşündü: “Hayır—kızgınlık zincirler; o geçmişte, ben gelecekteyim.” “Bağışlamak güçtür ama özgürleştirir,” dedi Şeyh. Kerem kadehi kaldırdı: “Yeni başlangıçlara.” Elif “Ve eski dostlara,” diye ekledi; kadehler tokuştu.
Gece ilerledikçe sohbet derinleşti; Kerem babasının öğrettiği gibi “Bir tamirci sadece arabaları değil, hayatları tamir eder—çünkü her araba bir hikâye taşır, her tamir bir umuttur,” dedi. Elif başını salladı: “Benim Ferrari gibi—sadece araç değil, özgürlüğümün sembolü; ve o sembol seni buraya getirdi.” Şeyh “En derin düşüşler bazen en yüksek zirvelerin başlangıcıdır,” dedi. Elif kameraya dönmüş gibi “Bu hikâye sizi duygulandırdıysa paylaşın; belki şu anda bir Kerem, sadece bir şans bekliyordur,” diye fısıldadı.
Atölyeye döndüklerinde köşede 19 yaşında, eski giysili, utangaç bakışlı bir genç duruyordu: “Affedersiniz… iş arıyorum; mekanik öğrenmek istiyorum.” Kerem gülümsedi; Elif’e baktı; Elif başını salladı. “Adın?” “Can—Can Demir.” “Yarın sabah 8:00’de gel; sana usta olacağım. Ama şartım var: çok çalışacak, çok öğrenecek ve bir gün sen de bir başkasına şans vereceksin.” “Söz veriyorum.”
Kapı kapandı; Kerem pencereye yürüyüp İstanbul’un ışıklarına baktı. “Şu Ferrari—gerçekten satmayacak mısın?” diye sordu. Elif güldü: “Asla; benimle kalacak—hatırlatmak için.” “Neyi?” “Bazen bir Ferrari’yi tamir etmek, kırık bir hayatı tamir etmenin başka adıdır.” “Bunu bir yere yazmalıyız.” “Zaten yazdık—hayatımıza.”
“Yarın Can’a ilk dersti babamdan: motor nasıl dinlenir?” “Güzel başlangıç.” “Evet—her şey bir başlangıç.” Elif çantasını aldı: “Yarın erkenden iş başı—gidiyorum.” Kerem yaklaşıp gözlerinin içine baktı: “Teşekkür ederim—her şey için.” Elif gülümsedi: “Ben teşekkür ederim—çünkü bana hatırlattın: insanlara ikinci şans vermek, bazen kendi ikinci şansını yaratmaktır.”
Kerem yalnız kaldı ama yalnız hissetmedi; babasının fotoğrafına dönüp “Baba, yolculuk uzundu; ama anladım—sen sadece tamirci değil, öğretmendin—artık ben de öğreteceğim,” dedi. Işıkları kapatıp kapıyı kilitledi; vapurla Kadıköy’e geçti. Boğaz rüzgârı, deniz kokusu… Kerem artık kayıp değil, bulunmuştu.
Bir hafta sonra atölye ziyaretçilerle doldu; müşteriler, gazeteciler, meraklılar. Kerem bir Jaguar’ın motorunu anlatıyor, Can not alıyordu: “Motor sadece metal değil; bir kalbin atışı. Dinlerseniz size ne istediğini söyler.” Elif ofiste Şeyh Abdullah’la Paris’ten müşteri konuşmasını bitirip dışarı baktı; Ferrari güneşte parlıyordu. Elif gülümsedi: hayat devam ediyordu—bu kez doğru yoldan.
Son not: Bazen en karanlık geceler, en parlak şafakların habercisidir. Kerem ile Elif’in yolculuğu hatırlatır: pes etmek değil, ayağa kalkmak cesaret ister. Bu hikâye birine umut olduysa, paylaşın. Çünkü bir yerlerde yalnızca bir şans bekleyen bir Kerem, bir Elif var—ve belki de o şansı verecek kişi sizsiniz. İstanbul’un hangi köşesindesiniz? Hikâyenizi anlatın. Çünkü her motor bir kalbin atışıdır ve her kalp bir hikâye taşır. Hayat tamir edilebilir.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





