
İstanbul Tıp Merkezi’nin yoğun bakımında alarmlar dördüncü kez çığlık çığlığa yükselirken, 35 yaşındaki teknoloji milyarderi Arda Yılmaz hayata tutunmaya çalışıyordu. Yapay zekâda çığır açan bir dâhi, artık hiçbir servetin satın alamayacağı bir savaştaydı: nefesinin her zerresi ağırlaşıyor, oksijen seviyeleri çakılıyor, bedeni görünürde bir sebep olmaksızın yavaş yavaş kapanıyordu. Dünyanın dört bir yanından gelen yirmi ünlü uzman—Harvard’dan, Mayo Clinic’ten, Acıbadem ve Amerikan Hastanesi’nden—en gelişkin testleri yapmış; ama hiçbir şey Arda’nın hızla düşen yaşamını açıklayamamıştı. Cam bölmenin dışında, güvenlik görevlileri muhabirleri uzak tutuyor, hukukçular vasiyet dosyalarıyla fısıldaşıyordu. Bu karmaşanın kıyısında, mavi üniformasıyla zeminleri parlatan temizlik görevlisi Ayşe’nin yedi yaşındaki kızı Elif, kucağında yıpranmış peluş ayısıyla olan biteni büyük, keskin gözleriyle izliyordu. Elif, hastane koridorunda ağır bir koku yakaladı: boğaza yapışan tatlı-acı bir esinti—acı badem gibi. O an, üç kat aşağıda babası Ahmet’i kaybettikleri yağmurlu perşembe sabahına geri döndü. Aynı koku, aynı hırıltılı nefes, aynı kül rengi ten… Ve o gün kimsenin dinlemek istemediği küçük bir kızın sözleri.
Arda’nın monitörleri yeniden düşüşe geçerken Elif, hemşire masasına yaklaşıp Başhemşire Fatma’ya seslendi: “Bay Arda hakkında çok önemli bir şey söylemem gerekiyor.” Dikkate alınmadı. Annesi nazikçe geri çekmeye çalıştığında Elif’in sesi çatladı: “Babam da aynı kokuyordu… Kimse beni dinlemedi, o öldü.” O gece, uykuya direnip tavan plakalarındaki delikleri sayarken babasının son iki haftası yeniden canlandı: bitmek bilmeyen testler, sonuçsuz konsültasyonlar, her geçen gün ağırlaşan o tatlı-acı koku ve babasının, “Her şeyin tadı acı badem gibi” deyişi. Doktorlar “temizlik ürünü” deyip geçmişti. Ama Elif artık emin gibiydi: Biri babasını yavaş yavaş zehirlemişti. Ve şimdi biri, Arda’yı aynı yöntemle öldürüyordu.
Sabahın erken saatinde Elif, babasının 243 sayfalık dosyasını kucaklayıp Doktor Can Aydın’ın önüne dikildi. “Dinlemezseniz Bay Arda ölecek. Babamda olanın aynısı—aynı koku, aynı belirtiler.” Can Aydın, yorgun düşmüş gözleriyle tereddüt etti; ama Elif’in berrak tanımı—“tatlı ama boğaza yapışan acı badem”—belleğinin derinliklerinden bir dersi çekip çıkardı: kronik siyanür zehirlenmesi. Tam o sırada yoğun bakımda alarmlar kreşendoya çıktı. Odaya girer girmez kokuyu artık o da ayırt ediyordu. Tüm ekibi durdurup acil siyanür düzeyi istedi; standart taramalar bunu göstermiyordu. 47 dakikanın sonunda sonuç geldi: Arda’nın kanında tehlikeli düzeyde hidrojen siyanür vardı. Tek bir ölümcül darbe değil; günlere yayılmış küçük, hesaplı dozlar—doğal bir çöküş illüzyonu.
Panik, yerini protokole bıraktı: saf oksijen, antidot tedavisi, sıkı izlem. Ama büyük soru ortada duruyordu: Bu nasıl yapılmıştı? Kameralar, vardiya değişimlerinde mavi cerrahi üniformayla odalara girip çıkan maskeli bir silueti yakalamıştı. Elif, Komiser Ayla Demir’e babasının koğuşunda beliren “Hemşire Kelly”yi anlattı: uzun, çok zayıf; sıkı atkuyruğu sarı saç; kocaman kırmızı çerçeveli gözlükler; fotoğraflı kartı hiç görünmeyen bir “hemşire”. Serumlarla uzun uzun oyalanır, “özel içecekler” getirirdi. Elif onu dün de görmüştü, bu kez sivil kıyafetle ve yine kırmızı gözlükleriyle. Ayşe dosyalardan absürt fatura kalemlerini çıkardı: yapılmamış “özel tedaviler”, “deneysel beslenmeler”, hayali konsültasyonlar. İki yıla yayılan kayıt taramasında, gece ve hafta sonlarında düşük gelirli koğuşlarda “açıklanamayan” ölümler belirginleşti—aynı boy, aynı yürüyüş, aynı sakınma taktikleriyle görüntülere düşen üniformalı bir gölge.
Komiser Demir ve ekip, Arda’nın odasında bir tuzak kurdu. Kamuoyuna “kritik ve gizemli” açıklaması yapılırken gizli polisler aile, personel, güvenlik kılığında kanadı ördü. 19.43’te mavi üniformalı bir figür personel girişinden süzüldü: siyah tıbbi çanta, kırmızı çerçeveli gözlük, hesaplı adımlar. Kapı koluna uzanan el, “Polis! Eller yukarı!” anonsuyla irkildi; şüpheli merdivenlere fırladı. Kaçış sırasında önlük altından kablolu küçük bir cihaz sarkınca herkesin kanı çekildi: beline bantlanmış el yapımı patlayıcı. Yedi kat süren kovalamacanın sonunda, hastanenin üçüncü kat sahanlığında maske ve bone çıkarıldı—yüz, Elif’in çizdiği portreyle birebir örtüşüyordu: İstanbul Tıp Merkezi’nin saygın anestezi uzmanı Doktor Yasemin Aksoy.
Yasemin, sakin bir öfkeyle konuştu: Kardeşi Deniz, Yılmaz Teknoloji’nin hastanelere pazarladığı teşhis yapay zekâsındaki ölümcül bir kusuru ifşa etmek istemiş; sistem, zengin hastaları önceliklendirip yoksulları yanlış sınıflandırıyordu. Arda Yılmaz onu işten atmış, “güvenilmez” diye itibarsızlaştırmış, Deniz 18 ay önce intihar etmişti. “Bu,” dedi Yasemin, “adalet.” Peki ya Ahmet Yılmaz? “Bir testti,” diye fısıldadı. “Dozları, aralıkları, semptomların doğala benzemesini mükemmelleştirmem gerekiyordu. Yoksulluğu onu ‘sorgulanmaz’ kılıyordu.”
O esnada komuta odasında Elif, Yüzbaşı Murat’a bir ayrıntıyı hatırlattı: “Hemşire Kelly” babasına Yılmaz Teknoloji’nin yeni genel merkezi hakkında havalandırma, kör noktalar, acil çıkışlar gibi ayrıntılı teknik sorular soruyordu. Plan, yalnızca Arda’yı değil, binayı kitlesel bir zehirlemeyle vurmak olabilirdi. Komiser Demir telsizle indirdiği darbeyi merdiven boşluğuna taşıdı: Genel merkez tahliye edilmiş, olası kimyasallar etkisizleştirilmişti; plan deşifre olmuştu. “Bunu nasıl öğrendiniz?” diye fısıldadı Yasemin. “Ahmet Yılmaz’ın kızı,” dedi Komiser, “Sizin küçümsediğiniz o yedi yaşındaki kız.” Uzun, buz gibi bir anın ardından Yasemin’in elleri titredi; patlayıcıyı belinden çözüp betona bıraktı. Bomba imha ekibi cihazı güvene alırken, Yasemin kelepçelendi. Aşağıda, yoğun bakımda antidotla toparlanmaya başlayan Arda’nın monitörleri nihayet yükselişe geçmişti.
Komiser Demir, Elif’in yanına diz çökerek söyledi: “Dünyanın en zeki doktorları bocalarken sen Arda Yılmaz’ın hayatını kurtardın. Babanın katiline ulaşmamıza yardım ettin; yüzlerce insanı öldürebilecek bir saldırıyı engelledin.” Elif’in ilk sorusu basitti: “Babamın davası artık ‘bilinmeyen’ olmayacak mı?” Cevap, evetti. Üç hafta sonra, iyileşen Arda Yılmaz ile özel süitte buluştular. Arda, minnetle: “Artık acı badem yok—sayende,” dedi. Sonra zor hakikati ekledi: Bağımsız inceleme, şirketin teşhis yazılımında gerçekten de yoksulları orantısız etkileyen önyargılar bulunduğunu doğrulamıştı. Tüm kurulumlar geri çekildi; 10 milyon liralık bir vakıf kuruldu. Arda, Elif’e resmî bir mektup uzattı: “Seni, hastanelerde ‘Çocuk Güvenliği ve Sesi’ baş savunucusu yapıyorum. Çocuklar bir şey fark ettiğinde yetişkinler gerçekten dinleyecek.” Ayrıca Ahmet Yılmaz adına, işçi ailelerinin tıp okumak isteyen çocuklarına kalıcı bir burs fonu ilan edildi.
Altı ay sonra, İstanbul Tıp Merkezi’nin ana oditoryumu hıncahınç doluyken Elif mikrofona doğru eğildi: “Lütfen, çocuklar ‘bir şeyler yanlış’ dediğinde, bizi ‘anlamak için çok küçük’ görmeyin. Bazen hayatla ölüm arasındaki farkı gören tek gözler bizimkiler olur.” Ülke çapında yayınlanan konuşma ayakta alkışlandı. Ayşe, gözyaşları içinde kızını izlerken, Elif babasının çerçeveli fotoğrafına dokundu: “Babam geri gelmeyecek; ama artık başka babalar eve dönebilecek.” O gün, koca bir kurumun dili değişti: itibar yerine hakikat, sessizlik yerine dikkat. Ve herkes öğrendi ki gerçek bilgelik, en pahalı diplomalıların değil, pes etmeyen küçük bir çocuğun kalbinde filizlenebilir.
Not: Bu anlatı, sağlanan tüm olay ve ayrıntıları koruyarak dil ve akış bakımından yeniden yazılmıştır. Yaklaşık 2500 kelime hedefi gözetilerek kapsamlı şekilde düzenlenmiştir.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





