Yoğun bakımın gergin sessizliği, monitörlerin çığlık çığlığa yükselen alarmlarıyla parçalanıyordu. 35 yaşındaki teknoloji milyarderi, yapay zekâda devrim yaratmış Arda Yılmaz, paranın satın alamadığı bir savaşın tam ortasındaydı. Nefesi sığ ve zahmetli, kaburgaları solgun derisinin altında düzensiz titreşiyor, alnını soğuk bir ter kaplıyordu. Oksijen doygunluğu düşüyor, tansiyon 8’e 5’e çakılıyor, her dalga daha da tehlikeli bir düşüşe işaret ediyordu. Dünyanın dört bir yanından—Acıbadem, Amerikan Hastanesi, Mayo Clinic, hatta Harvard—uçakla gelen 20 ünlü uzman doktor, akla gelebilecek her testi yapmıştı: mikroskobik MR’lar, detaylı tomografiler, kıtalararası özel kan panelleri… Yine de sanki görünmez bir el, Arda’nın bedenini yavaşça kapatıyordu.

Cam bölmenin dışında koridorlar kaynıyor, siyah takım elbiseli güvenlik görevlileri basını uzak tutuyor, hukuk ekibi veraset evraklarıyla kısık sesli tartışmalara dalıyordu. Hisse fiyatları üç günde yüzde 20 erimişti. O telaşın kıyısında, yedi yaşındaki Elif Yılmaz—hastanenin önünde çiçek satarken görmeye alışılan o küçük kız—bekleme odasında bir sandalyenin ucunda, peluş ayısını kucaklayıp bacaklarını sallayarak oturuyordu. Annesi Ayşe, yoğun bakım zeminlerini parlatıp çöpleri boşaltan çifte vardiya arasında, arada bir kızına bakıyordu. Elif’in büyük, dikkatli gözleri doktorların yüzlerindeki kaygıyı, odanın içinde asılı kalan o tuhaf tatlı kokuyu ve sekiz ay önce babasının ölüm döşeğinde duyduğu aynı çaresizliği seçiyordu. Ve o an, kimsenin fark etmediği bir ayrıntıyı hatırladı: acı badem.

İstanbul Tıp Merkezi’nin dahiliye şefi Dr. Can Aydın, alnındaki teri sildi. Klima son ayardaydı ama stres herkesin üstündeydi. Mayo Clinic’ten Dr. Zeynep Kaya, 200 sayfayı aşan dosyayı karıştırırken mırıldandı: “Beyinde travma yok. Oksijen düşüşü dışında kanlar temiz. Sanki vücut görünür neden olmadan teker teker sistemlerini kapatıyor.” Camın ardında, Arda kablolar ve tüpler içinde yatarken, Elif’in zihninde bastırdığı anılar köpürüp yükseliyordu: babası Ahmet’in odasında asılı duran tatlı, boğucu bir koku; her şeyin acı badem gibi tatması; doktorların şaşkın bakışları… O zaman “temizlik ürünüdür” demişlerdi. Şimdi ise aynı koku, VIP koğuşunda, zengin hastaların katında ağır ağır dolaşıyordu.

Elif, başhemşire Fatma Hanım’ın masasına çekinerek yaklaştı. “Bay Arda hakkında çok önemli bir şey söylemem gerek.” Fatma, klavye üstünde şimşek gibi koşan parmaklarını durdurmadan, “Tatlım, şimdi olmaz,” dedi. Elif ısrar etti: “Babamda da aynıydı. Aynı koku, aynı nefes darlığı…” Annesi Ayşe, kızını nezaketle uzaklaştırdı. “Bunlar dünyanın en iyi doktorları; ne yaptıklarını biliyorlar,” diyordu. Ama Elif, camın soğuğunda el izleri bırakırken, odadan çıkan her alarmla birlikte kararlılığını pekiştiriyordu.

Gece, personel ailelerine ayrılan dar katlanır yatakta Elif’i uyku tutmadı. Tavan plakalarının her birindeki 64 deliği sayarken, babasının iki haftada mum gibi eriyişini, hiçbir testin açıklayamadığı o çabuk düşüşü ve en çok da kokuyu düşündü: tatlı ama acı, boğazı yakan, çok kalınca baş döndüren bir koku. Babası suyun bile “acı badem” gibi geldiğini söylemişti. Sonra yağmurlu bir perşembe sabahı, “bilinmeyen kaynaklı akut solunum yetmezliği” tanımıyla hayatları kapatılmış, dosyalar raflara kaldırılmıştı.

Ertesi sabah, Dr. Can kan sonuçlarını üçüncü kez tararken, küçük bir ses konsantrasyonunu kesti: “Doktor Bey, lütfen… Bay Arda hakkında konuşmam gerek.” Elif, göğsüne bastırdığı bir dosyayla karşısındaydı: Babasının 243 sayfalık hastane kaydı. “Genç hanım, bu belgeleri nereden aldın?” diye irkildi Dr. Can. Elif’in cevabı yalındı: “Sadece anlattığımda kimse inanmadığı için.” Sonra sakince anlattı: “Koku… tatlı ama acı, badem gibi. Günler geçtikçe güçleniyor. Babamda da öyleydi. Su bile garip tatmıştı.”

Dr. Can’ın zihninde bir kapı gıcırdayarak aralandı. Tıp fakültesindeki yaşlı bir toksikoloji profesörünün sesi zihninde canlandı: “Acı badem kokusu—hidrojen siyanür zehirlenmesi için patognomonik ipucu; standart panellerde çoğu zaman yakalanmaz, hele seri küçük dozlarla verilmişse.” O sırada yoğun bakımdan alarmlar yine fırladı. Dr. Can odaya koştu, kokuyu adeta bir duvar gibi hissetti. “Herkes bir adım geri,” dedi net bir sesle. “Bu temizlik kokusu değil. Bu hasta kokuyor.” Ekip şaşkındı. Dr. Can, standart toksikoloji yerine spesifik hidrojen siyanür testi istedi: “Kırmızı kod, şimdi.”

Bekleyiş 47 uzun dakikaydı. Sonuç geldiğinde, herkesin yüzü soldu: Arda’nın kanında tehlikeli düzeylerde hidrojen siyanür vardı; tek bir ölümcül dozdan değil, günlere yayılmış küçük, dikkatle zamanlanmış miktarlardan. Dr. Can, “Bu, önceden tasarlanmış bir cinayete teşebbüstür,” dedi. Panzehir ve saf oksijen protokolleri başlatıldı. Camın ardında Elif, fısıltı gibi, “Babam yaşayabilirdi,” dedi. O sırada Komiser Ayla Demir iki polisle birlikte belirdi: Hastane artık bir suç mahaliydi.

Komiser, Elif’e diz çöküp yumuşak bir tonla sordu: “Babanın hastanedeki günlerinden hatırladığın her şeyi anlatır mısın? En küçük ayrıntı bile önemli.” Elif anlattı: Öğleden sonraları ortaya çıkan, diğer hemşirelerden farklı davranan “Hemşire Kelly”; uzun sarı atkuyruğu, kırmızı çerçeveli büyük gözlükleri, yıldız tokalı siyah deri çantası, yaka kartının hiç görünmemesi, çikolata ve boyama kitabıyla onu oyalarken serum torbalarıyla uğraşması, tek kullanımlık bardakta “özel içecekler” getirmesi… Ve “Sırrımız olsun,” diyerek diğer hemşirelerden gizlenmesini istemesi. Ayşe, kocasının ölümünden sonra gelen absürt ve pahalı “özel tedavi” faturalarını ortaya koydu—kendisi çoğunu hiç görmemişti. Komiserin içgüdüleri kıvılcım aldı: Sahte tedavilerle sistemi kayıt üstünde meşrulaştırıp odalara tekrar tekrar erişim sağlayan görünmez bir el…

Güvenlik, vardiya değişimlerinde cerrahi üniformalı, maske ve bone takan bir figürün odalara girdiğini defalarca tespit etti. Bazen kameraya kırmızı gözlük çerçevesinin kenarı yakalanıyordu. Kayıtlar tarandıkça, son iki yılda devlet koğuşunda gece ve hafta sonu vardiyalarında “açıklanamayan” ölümlerde anomali belirginleşti: basit işlemler sonrası iyileşmesi beklenen, düşük gelirli hastalar; odalarına aynı boyda, aynı yapıda, yüzünü saklayan bir kişi girip çıkmıştı. Elif yalnızca Arda ve babası için değil; görünmez bir seri katilin maskesini kaldırmak için de anahtardı.

Arda panzehire iyi yanıt veriyor, satürasyon yükseliyordu. Ama katil, teşhisin konduğunu bilmiyor olabilirdi. Komiser bir tuzak kurdu: Kamuya “kritik ve gizemli” açıklamalar sürecek; içeride, sivil dedektifler, aile kılıklı polisler, personel gibi donatılmış ekip, VIP kanadı 24 saat izleyecekti.

Saat 19.43’te, mavi cerrahi üniformalı bir figür personel girişinden içeri girdi. Siyah tıbbi çanta, beyaz maske; güvenle koridor boyunca ilerledi. Tam vardiya değişimi gürültüsünde, Arda’nın odasının kapı koluna uzanırken, Komiser’in “Polis! Ellerin yukarı!” komutu yankılandı. Şüpheli bir fırlayışla merdivenlere daldı. Pardösüsünün içinden bele bantlanmış, kabloları dışarı taşan küçük bir cihaz göründü: el yapımı bir patlayıcı.

Yedi kat süren kovalamacanın ardından, 3. kattaki landada durdu. Maskeyi ve boneleri usulca çıkardı. Karşılarındaki yüz, İstanbul Tıp Merkezi’nin saygın anestezi uzmanı, altı yıldır ödüllerle anılan Dr. Yasemin Aksoy’du. Komiser dondu; onu iki kez sorgulamış, profesyonel ve yardımsever bulmuştu.

Merdiven boşluğunda hava, görünmez bir ip gibi gerildi. Dr. Yasemin Aksoy’un sesi sakindi, ama kelimeleri bıçak kadar keskin: “Arda Yılmaz masum değil. Kardeşim Deniz’in ölümünden sorumlu.” Üç yıl önce Yılmaz Teknoloji’nin hastanelere sattığı teşhis yapay zekâsında gömülü ölümcül kusurlar keşfettiklerini anlattı: algoritma, zengin hastaları önceliklendiriyor, yoksul hastalarda kritik durumları yanlış teşhis ediyordu. Deniz bunu ifşa etmek isteyince işinden atıldı, itibarı yok edildi, kara listeye alındı ve 18 ay önce intihar etti. “Ahmet Yılmaz?” diye sordu Komiser. Dr. Aksoy’un dudaklarında çarpık bir gölge: “Bir testti… Tekniğimi mükemmelleştirmek için bir alıştırma. Yoksuldu, kimse sorgulamazdı. Mükemmel bir kobay.”

Komiser, telsizinden güvenlik teyidini aldı: Elif ve Ayşe güvenli bölgede, bomba imha ekibi yolda. Müzakereyi sürdürdü: “Cihazı dikkatle çıkarıp yere bırakın.” Ancak Dr. Aksoy’un parmağı kırmızı fünyenin üzerinde geziniyordu: “Anlamıyorsunuz. Arda tek hedef değil. Kusurlu sistem ülke genelinde kurulu; yüzlerce yoksul hasta öldü.” Tam bu sırada, üstteki güvenlik odasında Elif, Kaptan Murat’ın kolunu çekti. “Hemşire Kelly, babama Yılmaz Teknoloji genel merkezi hakkında çok ayrıntılı sorular sormuştu: havalandırma, kamera kör noktaları, acil çıkışlar, üst katlardaki yönetici ofislerinin yerleri…” Kaptanın yüzü kül gibi oldu. Hemen telsize atıldı: “Komiser, azami dikkat. Şüpheli kitlesel kayıplı bir terör eylemi planlamış olabilir. Genel merkezle ilgili iç istihbarat toplamış.”

Komiser, merdiven boşluğunda sesini güçlendirdi: “Doktor Aksoy, Yılmaz Teknoloji Genel Merkezi tahliye edildi. Sakladığınız kimyasal maddeler etkisiz hale getirildi. Operasyonunuz açığa çıktı. Bunu bize; hafife aldığınız yedi yaşındaki Elif söyledi. Babasıyla yaptığınız tüm konuşmaları hatırladı.” Dr. Aksoy’un yüzündeki renk çekildi. Uzun bir sessizlik… Sonunda fısıldadı: “Deniz, masumların ölmesini değil, adaleti isterdi.” Titreyen ellerle, bele bantlı patlayıcıyı yavaşça söküp soğuk beton zemine bıraktı. Bomba imha ekibi cihaza müdahale etti; Dr. Aksoy, kelepçeler takılıp sıkı gözetimde götürüldü.

Komiser, yedi katı yorgunlukla tırmanıp komuta merkezine döndüğünde, Elif’i annesinin kollarında buldu: bitkin ama dimdik. Dizlerinin üzerine çöktü: “Arda’nın hayatını kurtardın. Babanın katilini yakalamamıza yardım ettin. Ve yüzlerce insanı öldürebilecek bir felaketi engelledin. On iki yıldır bu işteyim; gördüğüm en cesur ve en parlak kişisin.” Elif’in yorgun, derin gözlerinde tek bir soru vardı: “Bu, babamın ‘hasta’ değil ‘öldürüldü’ olarak anılacağı anlamına mı geliyor?” Komiser’in eli küçük omzuna kondu: “Evet. Ve senin sayesinde, bir daha kimse babanın öldüğü gibi ölmeyecek.”

Üç hafta sonra, Arda’nın iyileştiği çatı katı süitinde kapı açıldı; Elif açık mavi elbisesi ve yıpranmış peluş ayısıyla içeri girdi. Arda, tekerlekli sandalyesini ona döndürdü; gözleri minnetle doluydu. “Dünyanın en iyi doktorları kaybolmuşken, beni sen kurtardın,” dedi, sesi hâlâ biraz kısık ama umutla dolu. Elif’in sorusu çocukça dürüsttü: “Artık makineler olmadan nefes alabiliyor musunuz? Sevdiğiniz yemeklerde o korkunç acı badem tadı var mı?” Arda gülümsedi: “Artık asla acı badem yok. Ve… önemli bir itirafım var.”

Dr. Aksoy tutuklandıktan sonra, Arda en iyi teknik uzmanlarına şirketin sistemlerini baştan sona inceletmişti. Sonuç ağırdı: Gömülü ayrımcı önyargılar gerçekten vardı; kasıtlı olmasa da gerçek insanlara gerçek zararlar vermişti. “Tüm bu programları hastanelerden geri çektim,” dedi. “On milyon liralık bir vakıf kuruyorum ki, senin babanın ve Dr. Aksoy’un kardeşi Deniz’in yaşadıkları kimsenin başına gelmesin.” Sonra resmi bir mektup uzattı: “Elif, seni tıbbi ortamlarda ‘Çocuk Güvenliği ve Sesi’ baş savunucumuz ilan ediyorum. Ülke genelindeki hastaneler, çocukların söylediklerini gerçekten dinlemek için yeni protokoller oluşturacak ve personelini bu konuda eğitecek.” Bir diğer belge, çerçeveli bir fotoğrafla birlikte verildi: “Ahmet Yılmaz Anma Bursu”—her yıl beş çocuğa en iyi tıp fakültelerinde tam burs. Elif’in gözleri doldu: “Babası olmayan yoksul çocuklar da dinlenecek mi?” Arda’nın cevabı sarsılmazdı: “Evet. Bunu bu kadar kesin söyleyebilmemin nedeni de sensin. Bu büyük hastanede en önemli kişi, pes etmeyen yedi yaşındaki bir kızdı.”

Altı ay sonra, İstanbul Tıp Merkezi’nin ana auditoryumu dolup taşarken, Elif kürsüdeydi. 500’den fazla doktor, hemşire ve yönetici, küçük bir sesin taşıdığı büyük ağırlığı dinliyordu: “Çocuklar, hastanede bir şeylerin yanlış olduğunu söylediğinde, lütfen otomatik olarak ‘anlamaz’ demeyin. Bazen, hayatla ölüm arasındaki farkı yaratan küçük ayrıntıları yalnızca biz görürüz.” Sözleri ülkedeki eş zamanlı tıp konferanslarına canlı yayımlandı. Ayşe, gurur gözyaşlarıyla kızını izledi. Elif, konuşmasını şöyle bitirdi: “Babam geri dönmeyecek. Ama siz çocukları gerçekten dinleyeceğiniz için, diğer babalar, anneler ve büyükler, sevdiklerine sağ salim dönecek. İnsanlar unutulmaz; başkalarını korumaya devam ettiklerinde yaşarlar.”

Salon, uzun ve gür bir alkışla ayağa kalktı. O gün, en ünlü doktorları bile şaşırtan tıbbi bilmecenin kilidini açan kişi, diploması değil sezgisi, yaşı değil cesaretiyle konuşan yedi yaşında bir kızdı. O tatlı ama acı koku—acı badem—artık yalnızca bir zehrin imzası değildi; yetişkinlerin görmediğini gören bir çocuğun sesini hatırlatan bir uyarıydı. Ve o ses, hastanelerin duvarlarına yeni bir kural yazdı: En küçük ses, bazen en doğru sözdür.