70 Kilometrede Duran Kader: Bir Milletin Son Sınırında Yaşanan 22 Günlük Kıyamet
15 Ağustos 1921, öğle vakti.
Ankara’nın sokakları, insanın ciğerlerini yakan kuru bir sıcakla kaplıydı. Bozkırın sarı tozu, rüzgârla birlikte şehrin üzerine çöküyor, gökyüzünü kirli bir turuncuya boyuyordu. Ancak Ankaralıların boğazını düğümleyen şey toz değildi.
Ufuktan gelen, güm güm güm diye inleyen sesti.
Bu ses gök gürültüsü değildi. Bu, Polatlı sırtlarını döven Yunan ağır toplarının sesiydi. Başkente sadece 70 kilometre kalmıştı. Rüzgâr batıdan estiğinde, Büyük Millet Meclisi’nin pencereleri bu titreşimle zangır zangır titriyordu.
Meclis koridorlarında artık fısıltı değil, açık bir panik ve öfke yankılanıyordu. Kürsüde bir vekil bağırıyordu: “Düşman Polatlı’ya dayandı! Top seslerini duyuyoruz! Hükümet ne yapıyor? Bizi Kayseri’ye mi taşıyacaksınız? Vatanı burada mı bırakacağız?”
Bu soruların muhatabı, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, o sırada Polatlı yakınlarındaki Alagöz Karargâhı’nda hayatının en karanlık saatlerini yaşıyordu.
Harita masasının başında tek başına duruyordu. Üniforması terden sırılsıklamdı. Yüzü, uykusuz geçen haftaların yorgunluğuyla çökmüştü. Sadece bir ay önce, Kütahya ve Eskişehir muharebelerinde, ordusunu imhadan kurtarmak için geri çekilme emri vermişti.
Bu, askeri bir zorunluluk ve büyük bir fedakârlıktı. Ancak halkın gözünde o şimdi toprak kaybeden komutandı. Yunanlıları durduramayan adamdı.
Yaveri, elinde bir telgrafla içeri girdi.
“Paşam,” dedi çekinerek. “Meclis’ten haber var. Vekiller çok öfkeli. Sizin görevden alınmanızı isteyenler var. ‘Ordu nereye gidiyor?’ diye soruyorlar.”
İsmet Paşa, haritadaki Sakarya Nehri kıvrımına baktı. O kıvrım, Türk milletinin son yaşam çizgisiydi.
“Onlara söyle,” dedi İsmet Paşa. Sesi metalik bir sertlikteydi. “Ordu bir yere gitmiyor. Ordu mezarını kazıyor. Çünkü ya düşmanı burada boğacağız ya da hepimiz bu çukura gömüleceğiz.”
Bu, bir komutanın askeri vazife duygusuyla, kendi kaderini kurban edişiydi.
Hattın diğer tarafında, Yunan karargâhında ise hava bambaşkaydı. Başkomutan General Papulas, Polatlı’yı gören bir tepede lüks makam çadırını kurdurmuştu. Çadırın önünde İngiliz yapımı askeri kamyonlar, cepheye mühimmat, konserve yiyecek ve buzlu şampanya taşıyordu.
Yunan ordusu, Sakarya Nehri’nin batısına yüz binden fazla asker, yüzlerce modern top ve uçakla yığılmıştı. Arkalarındaki lojistik destek muazzamdı.
Papulas dürbünüyle Türk mevzilerine baktı. Yanındaki kurmay başkanına döndü: “Türklerin durumu nedir?”
Kurmay güldü: “Efendim, raporlara göre Türk askerlerinin yüzde 40’ının ayağında çarık bile yok. Yalınayaklar. Mühimmatları kısıtlı. Tekalif-i Milliye diye bir emir çıkarmışlar, köylünün çorabını, donunu topluyorlar. Bu bir ordu değil generalim. Bu bir dilenci kafilesi.”
Papulas keyiflendi: “Güzel. Ankara sadece 70 kilometre. Bu son darbe olacak.”
Ancak Yunanlıların göremediği, o ‘dilenci kafilesinin’ içindeki ruhtu.
Türk siperlerinde, 40 derece sıcağın altında askerler gerçekten de yalınayaktı. Üniformaları yamalıydı. Ama gözlerinde, Kütahya’da geri çekilirken yaşadıkları o utancın ateşi yanıyordu.
Bir çavuş, siper kazarken yanındaki ere sordu: “Memleket neresi hemşerim?”
Er cevapladı: “Eskişehir, ama artık orası gavur elinde kaldı çavuşum.”
Çavuş, küreği hırsla toprağa vurdu: “İşte bu yüzden! Buradan geri gitmek yok. Ankara’yı da verirsek gidecek yerimiz kalmıyor. Arkası uçurum.”
Bu, sıradan bir askerin, vatan ve onur için verdiği en saf sözdü.
O gün, Alagöz karargâhına Başkomutan Mustafa Kemal Paşa geldi. Kaburgasındaki kırığa rağmen cepheye gelmişti. Acı çekiyordu, ama duruşu dikti.
Mustafa Kemal, haritaya baktı. Yunan ordusunun o devasa yılan gibi kıvrılan hattını inceledi.
“İsmet,” dedi. “Durum kritik. Ama çok büyük bir hataları var: Bizi küçümsüyorlar ve çok açıldılar.”
Mustafa Kemal, haritada Polatlı’nın güneyindeki o stratejik tepeleri işaret etti: Mangal Dağı, Türbetepe, Duatepe.
“Yunan buradan gelecek,” dedi. “Bizi buradan çevirmeye çalışacaklar. Bu tepeler bizim kaburgamız olacak. Kırılsa bile ciğerimizi vermeyeceğiz.”
İsmet Paşa, Başkomutan’ın ne demek istediğini anladı. Bu, klasik bir hat savunması olmayacaktı.
“Paşam,” dedi, “Asker yorgun, subay eksik ama size söz veriyorum. Yunanlılar Ankara’ya girmek istiyorsa, cesetlerimizden oluşan bir köprü kurmak zorunda kalacaklar.”
14 Ağustos gecesi, Yunan topçusu hazırlık ateşine başladı. Gökyüzü kızıla boyandı. Siperlerdeki Mehmetçik, elindeki tüfeği, belki de son kez sımsıkı kavradı.
General Papulas emrini verdi: “Hedef Ankara! Saldırın ve bitirin!”
Tarih 23 Ağustos’u gösterdiğinde, Sakarya Nehri artık su değil, kan akacaktı. Bir hafta sürer denilen o savaş, tam 22 gün 22 gece sürecek bir kıyamete, Sakarya Melhamesi’ne dönüşmek üzereydi.
23 Ağustos 1921. Cehennemin Kapıları Açılıyor.
Savaş, Yunan ordusunun planladığı gibi güneyden, Mangal Dağı istikametinden saldırmasıyla başladı.
Bu tepe, Türk savunma hattının en kritik ama coğrafi olarak en zorlu noktalarından biriydi. Papulas, dürbünüyle izlerken yanındaki İngiliz subaya döndü: “O tepe, Ankara’nın kapı kilididir.”
Yunan topçusu, Mangal Dağı’ndaki Türk mevzilerini dövmeye başladı. Türk askeri, mühimmat sıkıntısı nedeniyle her mermiyi sayarak atıyordu: “Bir mermi, bir düşman!” emri verilmişti.
Ama aşağıdan gelen Yunan dalgası o kadar kalabalıktı ki, bu matematik tutmuyordu.
Öğleden sonra, Alagöz karargâhına o korkunç haber ulaştı.
Telefon çaldı. İsmet Paşa, ahizeyi kaldırdı. Hattın ucundaki ses, nefes nefeseydi: “Paşam! Mangal Dağı düştü!”
Odada herkes dona kaldı. Mangal Dağı’nın düşmesi demek, Türk ordusunun sol kanadının çökmesi ve Yunanlıların Türk ordusunu arkadan kuşatabileceği anlamına geliyordu. Bu bir imha senaryosuydu.
İsmet Paşa, telefonu yavaşça yerine bıraktı. Yüzünde bir kas bile oynamadı, ama içindeki yangını sadece o biliyordu. Haritaya yürüdü. Mangal Dağı’nın olduğu bölgeye kırmızı bir çarpı koydu.
Yedekler yoktu. Subayların kalbi sızlayarak baktığı harita üzerinde, İsmet Paşa, yine o zor kararı verdi: “O zaman hattı geriye çekiyoruz. İkinci sırtlara.”
Yine mi geri çekilme? Yine mi toprak kaybı? Ankara’ya ne kaldı?
O gece Yunan tarafında ise bir bayram havası vardı. Papulas, Kral Konstantin’e telgraf çekti: “Majesteleri, Türk savunmasının bel kemiğini kırdık. Mangal Dağı elimizde. Yarın Ankara Ovası’na ineceğiz. Zafer bizimdir.”
Ancak Alagöz karargâhında, gaz lambasının ışığında iki adam uyumuyordu: İsmet Paşa ve Mustafa Kemal Paşa.
Mustafa Kemal, Mangal Dağı’nın kaybedilmesini büyük bir darbe olarak görüyordu. Ama haritaya bir satranç tahtası gibi değil, bir kurt kapanı gibi bakıyordu.
“İsmet,” dedi sessizce. “Papulas çok aceleci, zafer sarhoşu oldu. Bırak biraz daha içeri girsin.”
Mustafa Kemal, elini haritanın üzerinde gezdirdi. “Askeri okullarda bize ne öğrettiler İsmet? Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır.”
İsmet Paşa dikkat kesildi. Bu, bilinen tüm savaş kurallarını değiştiren, delice bir fikirdi.
“Evet,” dedi Mustafa Kemal. “O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.”
Mustafa Kemal, parmağını Mangal Dağı’nın gerisindeki tepelere bastırdı. “Bir tepeyi kaybedebiliriz. Geri çekiliriz. Ama çekildiğimiz her yerde yeniden duracağız. Yunanlılar, bizi yendiklerini sanıp ilerleyecekler ama her adımda biraz daha yorulacaklar. Onları, Ankara’nın kapısında değil, bu bozkırın her karışında boğacağız!”
Bu, Türk askerine verilen bir onur ve ölüm emriydi: Geri kaçmayacaksın. Bulduğun ilk çukurda, ilk kayanın arkasında tek başına savaşmaya devam edeceksin.
24 Ağustos: Toprakla Bütünleşen Ruhlar.
Sabah, Yunan ordusu son darbeyi vurmak için tekrar saldırıya geçti. Hedefleri Türbetepe ve Duatepe idi.
Papulas, Türklerin Mangal Dağı’nın şokunu atlatamadığını ve kaçmaya başlayacaklarını düşünüyordu. Ama Yunan piyadeleri ilerlemeye başladığında, beklemedikleri bir şeyle karşılaştılar: Türkler kaçmıyordu.
Dün gece Mangal Dağı’nı kaybeden o bitmiş ordu, bugün bir adım geride, yeni bir hattın arkasında dişlerini sıkmış bekliyordu.
Sıcaklık 40 dereceyi aşmıştı. Bozkır yanıyordu. Yunan askerleri, ağır teçhizatlarıyla yokuş yukarı tırmanırken susuzluktan kırılıyorlardı. Türkler ise alışıktı.
Çatışma başladığında, Yunanlılar şoku yaşadılar. Bir Yunan günlüğünde o gün şöyle anlatılacaktı: “Bu Türkler insan değil. Dün onları yendik, tepelerini aldık. Bugün kaçmaları gerekiyordu. Ama bugün daha şiddetli savaşıyorlar. Sanki toprakla bütünleşmişler.”
Tepeler, gün içinde el değiştirdi. Bir ara Yunanlılar aldı, sonra Türkler süngü hücumuyla geri aldı. Sonra Yunanlılar tekrar aldı. Tepeler, kan gölüne dönmüştü.
Akşam olduğunda Papulas, karargâhında şaşkındı: “İlerleyemiyoruz! Neden ilerleyemiyoruz? Mangal Dağı’nı aldık! Neden çökmediler?”
Çünkü karşılarında düzenli bir ordu mantığıyla savaşan biri yoktu. Karşılarında, vatanını satıh yapmış, her karışında ölmeye yemin etmiş bir millet vardı.
Ancak İsmet Paşa için durum hala kritikti. Sakarya, subay mezarlığı oldu. Bölükleri teğmenler, takımları çavuşlar yönetiyordu.
İsmet Paşa, gece yarısı Ankara’ya meclis başkanına bir telgraf çekti. Telgraf kısa ama tarihe geçecek kadar ağırdı:
“Düşman çok üstün, kayıplarımız büyük ama son neferimiz şehit olana kadar Ankara’ya girmelerine izin vermeyeceğiz. Meclis müsterih olsun. Biz görevimizin başındayız.”
Bu sadakat ve görev yemini, Ankara’daki umutsuzluğu dindirdi. Ama Papulas’ın sabrı taşıyordu.
“Yarın,” dedi General Papulas. “Yarın bütün gücümüzle o lanet olası Duatepe’ye saldıracağız. Orası düştüğünde, İsmet Paşa’nın yapacak hiçbir şeyi kalmayacak.”
25 Ağustos: Subaylar Savaşı ve Geri Çekilme Sınırı.
Şafak söktüğünde, Duatepe’ye cehennem indi. Yunan topçusu, tepenin coğrafyasını değiştirdi. Papulas, Duatepe’ye tam üç tümenle (yaklaşık 30.000 asker) saldırıyordu. Tepeyi savunan Türk birliği, sadece bir alaydı. Oran 15’e 1.
Bu, bir Subaylar Savaşı’ydı. Erleri siperde tutan tek şey, komutanlarının cesaretiydi. Türk subayları, tabancalarını çekip en öne atıldılar. Arkamdan gelin diyerek ölüme koştular. Bir teğmen vurulup düştüğünde yerine üsteğmen geçti. O düştüğünde yüzbaşı.
Duatepe’nin sırtlarında yaşananlar, bir insanın dayanabileceği sınırların ötesindeydi. Siperler cesetlerle dolmuştu. Öğlene doğru, Duatepe’nin savunması çöktü.
Haber, Alagöz karargâhına bir yıldırım gibi düştü: “Paşam! Duatepe düştü!”
İsmet Paşa masaya tutundu. Elleri titriyordu. Kütahya, Eskişehir ve şimdi Duatepe… Yine mi yenildik? Yine mi çekileceğiz?
O an, sadece bir an, İsmet Paşa’nın zihninde Kızılırmak’a çekilme fikri belirdi. Ordunun tamamen imha olmasını önlemek için. Ama bu, Ankara’yı teslim etmek demekti.
Tam o sırada, içeri Başkomutan Mustafa Kemal Paşa girdi. Duatepe’nin düştüğü haberini almıştı ama yüzünde bir panik ifadesi yoktu. Aksine, buz gibi bir sakinlik vardı.
Mustafa Kemal, haritanın başına geçti: “İsmet,” dedi. “Duatepe düştü ama vatan düşmedi.”
“Paşam, hat yarıldı. Yunanlılar akıyor.”
“Aksınlar!” dedi Mustafa Kemal. “Bırak aksınlar. Ne demiştim? Hat yok, satıh var. Duatepe’deki asker geri çekildi mi?”
“Evet paşam. 500 metre gerideki sırtlara tutunmaya çalışıyorlar.”
“Güzel. O zaman yeni savunma hattımız orasıdır. Orayı da kaybedersek 500 metre gerisi. Orayı da kaybedersek bir taşın arkası.”
Mustafa Kemal, odadaki umutsuz subaylara döndü. “Beyler,” dedi. Sesi gök gürültüsü gibiydi. “Duatepe’yi kaybettik diye yas tutacak vaktimiz yok. Yunanlılar o tepeyi aldılar ama bedelini ödediler. Yoruldular, eksildiler. Şimdi o tepeyi onlara mezar edeceğiz!”
Eylül 1921: Bozkırın Derinliğindeki Tuzak.
Yunanlılar, klasik savaş kurallarına göre Türk ordusunun panikleyip kaçması, dağılması gerekiyordu sanıyorlardı. Ama Türkler kaçmıyordu. Duatepe’den atılan asker, kaçıp gitmek yerine hemen aşağıdaki çukura giriyor, oradan ateş etmeye devam ediyordu.
Yunan ordusu, bir tepeyi almıştı, ama tepeden aşağıya tek bir adım bile atamıyordu. Çünkü aşağısı, etten duvarla örülüydü.
Papulas’ın karargâhında sinirler gergindi. “Bu Türkler bitmiyor mu?” diye bağırıyordu bir kolordu komutanı. Daha da kötüsü, Yunan ordusunun lojistiği kopma noktasına gelmişti.
Yunan savaş makinesi, motoru zorlanan bir araba gibi teklemeye başlamıştı.
Bu sırada, Alagöz karargâhında o tarihi an yaşanıyordu.
“Paşam,” dedi Fevzi Çakmak. “Yunan saldırıları yavaşladı. Topçu ateşleri seyreldi. Mermileri bitiyor olabilir.”
Mustafa Kemal Paşa, bu sözü duyunca doğruldu. Haritaya yürüdü. Yunan ordusu, Türk hattının içine bir yumruk gibi girmişti. Ama o yumruk artık yorulmuştu, açılmıştı. Yanları savunmasız kalmıştı.
Mustafa Kemal, parmağını haritaya vurdu: “Zamanı geldi! Artık savunma bitti!”
Odada şaşkınlık vardı. Hala toprak kaybediliyor sanılıyordu.
“Hayır!” dedi Başkomutan. “Yunanlılar bir lastik gibi gerildiler. Kopma noktasındalar. Papulas şu an ne yapacağını bilmiyor. İleri gitse arkası kopacak, geri dönse yenilgiyi kabul etmiş olacak. Duran ordu, yenilmeye mahkûmdur!”
Yeni emirler yağmaya başladı. Telsizler şimdi bambaşka bir kelime geçmeye başladı: Taarruz, saldırı!
İsmet Paşa, elindeki son ihtiyatları, yedekleri, o etten duvarın son sağlam tuğlalarını kuzey kanadına kaydırmaya başladı.
General Papulas çadırında otururken, Türk topçusunun sustuğunu sanıyordu. Umutla, “Teslim mi oluyorlar?” diye düşündü.
Tam o sırada, dışarıda bir patlama sesi duyuldu. Sonra bir tane daha ve sonra binlercesi. Bu sefer ses batıdan değil, doğudan geliyordu.
Papulas, dürbününü kaldırdı. Gördüğü manzara, kanını dondurdu: O bitti denilen, yalınayak denilen ordu, siperlerinden çıkmış, üzerlerine geliyordu!
13 Eylül 1921: Makus Talihin Kırılışı.
Savunma bitmişti. Avcı, av olmuştu. Türk askeri, günlerdir yediği dayağın, kaybettiği arkadaşların, şehit verdiği subayların öfkesiyle saldırıyordu.
Allah Allah sesleri, bu sefer savunma için değil, hesap sormak için yükseliyordu. Yunan ordusu tükenmişliğin verdiği o ağır uyuşuklukla, karşılarında kılıçlarını çekmiş Türk süvarilerini görünce silahlarını atıp kaçmaya başladı.
İsmet Paşa, Alagöz’den bu manzarayı izlerken derin bir nefes aldı. Yüzü gülmüyordu. Çünkü asıl iş şimdi başlıyordu.
“Yunanlılar kaçıyor,” dedi sakince. “Ama onları bırakmayacağız. İzmir’e kadar, denize dökene kadar kovalayacağız!”
Ankara’daki mecliste top sesleri kesilmişti. Yerini derin bir sessizlik almıştı. Sonra uzaktan bir atlı haberci göründü. Atı köpük içindeydi. Meclis kapısına geldiğinde attan düştü.
“Müjde!” diye bağırdı sesi kısıktı. “Yunan bozuldu! Yunan kaçıyor!”
Meclis koridorlarında ağlayanlar, birbirine sarılanlar, dua edenler. Ankara kurtulmuştu.
13 Eylül 1921, Sakarya Meydan Muharebesi’nin son günü. Güneş Polatlı ovasının üzerine doğduğunda, tarih, 16. Viyana Kuşatması’ndan beri devam eden o makûs talihi, o sürekli geri çekilme zincirini nihayet kırmıştı.
Öğleden sonra, Duatepe’de tarihi bir buluşma gerçekleşti. Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, kaburgasındaki kırığa rağmen zaferin kazanıldığı tepeye çıktı. Duruşu, bir imparatorluğun küllerinden doğan yeni devletin heybetini taşıyordu.
İsmet Paşa, selam verdi. Sesi titriyordu: “Paşam. Yunan ordusu Sakarya Nehri’nin batısına atıldı. Ankara kurtuldu, vatan kurtuldu.”
Mustafa Kemal, İsmet’in omzunu tuttu. “Büyük iş başardın İsmet,” dedi. “Tarihte çok az komutan senin üstlendiğin bu ağır yükün altından kalkabilirdi. Sen sadece düşmanı yenmedin. Sen milletin makûs talihini de yendin.”
Sonra savaş alanına baktılar. Çok şehit verilmişti.
“Çok şehit verdik İsmet,” diye fısıldadı Mustafa Kemal. “Çok evlat kaybettik. Gerçekten de vatanın her karış toprağı kanla sulandı.”
İsmet Paşa, başını kaldırdı. Gözleri uzaktaki batı ufkundaydı. “Ama Paşam,” dedi. “Artık bu topraklar ebediyen bizimdir. Onlar, onurumuzla ödediğimiz bedelimizdir.”
Sakarya, bir haritanın üzerindeki sadece 70 kilometrelik bir mesafe değildi. Bir milletin yok oluş ile ebedi varoluş arasındaki ince çizgisiydi. Ve o çizgi, patience, sadakat ve fedakârlık ile çizilmişti.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






