Adı Yazılmadı, İpler Onun Elindeydi: Gülnuşah’ın Sessizce Kurduğu Saray

Bir kadın düşünün.

Cihan padişahının yatağını o hazırlar. Hürrem Sultan’ın eline uzatılan şişeyi o taşır. Kimi “şerbet” der, kimi “zehir” diye fısıldar.

Ama adını hiçbir tarih kitabı yazmaz.

Gülnuşah.

Sarayın o karanlık dehlizlerinde herkes “hücremi” yönetenleri, yüksek sesle konuşanları, kapıları çarpanları güçlü sanırdı. Oysa asıl ipler, sessiz kalan gölgenin parmaklarındaydı.

Çünkü Gülnuşah sadece sırları bilmiyordu.

O sırlarla koca bir imparatorluğun kaderini dokuyordu.

Şehzade Mustafa’nın sonunu getiren fırtınada, herkes gökyüzüne bakmıştı; yıldırım nereden düşecek diye. Kimse, rüzgârın yönünü değiştiren küçük, görünmez hareketlere dikkat etmemişti.

O görünmez hareketleri ben yaptım.

Bazen bir mektubu yerine koyarak… bazen bir kelimeyi yutarak… bazen bir yüzü okurken göz kırpmayarak.

Eğer bu hikâyeye hazırsanız, derin bir nefes alın.

Harem’de kılıçların çekilmediği ama kalplerin kanadığı o amansız savaşın içine gireceğiz.

Ve önce… en başına döneceğiz.

Çerkez dağlarının hırçın rüzgârlarından koparılmış narin bir çiçek gibi, Topkapı Sarayı’nın serin mermer koridorlarına savrulduğum gün…

Adım Gülnuşah’tı.

Henüz on altı bahar görmüştüm.

Ellerim dalından düşen bir yaprak gibi titriyor, kalbim göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu.

Harem-i Hümayun’un taşlığında yeni gelen cariyeler inci taneleri gibi sıraya dizilmişti. Hepimiz başımızı öne eğmiş, nefesimizi tutmuş, o sessiz bekleyişte asılı kalmıştık.

Sonra koridorun ucundan bir hare dalgalandı.

Bir rüzgâr gibi geldi.

Hürrem Sultan.

Adını daha saraya girmeden duymuştum. Cihan padişahının gönlüne taht kuran o efsanevi kadın…

Ama onu ilk kez karşımda gördüğümde, namın ve şöhretin bile anlatamadığı bir şey hissettim: bakış.

Öyle bir bakıştı ki… sanki görüneni değil, görünenin arkasındaki hakikati okurdu.

Diğer kızların önünden hızlıca geçmişti. Ama benim önümde durdu.

Zaman yavaşladı.

Beni bir heykeltıraşın eserini süzmesi gibi süzdü.

Sonra fısıldadı:

“Sen…”

Sesi kadife gibi yumuşaktı; ama hükmediciydi.

“Sen başkasın.”

Ne demek istediğini o an kavrayamadım. Başımı daha da eğdim.

“Sultanım… ben acizane hizmet için buradayım.”

Dudaklarından billur bir su gibi bir kahkaha döküldü. Tatlıydı, ama içinde sır vardı.

“Hizmet mi? Elbette edeceksin. Lakin nasıl bir hizmet… onu zamanla anlayacaksın.”

Zarif parmaklarıyla çenemi nazikçe kavradı. Yüzümü kaldırdı.

Gözlerimin en derin yerine baktı.

Adımı sordu.

“Gülnuşah sultanım.”

Adımı tekrarladı.

“Güllerin şahı… Ne latif. Umarım isminin ağırlığını taşıyabilirsin.”

Arkasını dönüp yürüdü.

Birkaç adım sonra durdu, omzunun üzerinden baktı:

“Gülnuşah, beni takip et.”

Diğer cariyeler şaşkınlık ve kıskançlıkla bakarken, ben düğümlenmiş gibi peşine düştüm.

Haremin kimselerin bilmediği sessiz derinliklerine indik.

Loş, küçük ama huzurlu bir odaya girdik. Kapı kapanınca dış dünya kesildi.

“Otur,” dedi.

Minderlerin üzerine iliştim. O da karşıma oturdu. Yakından bakınca gözlerinin altındaki ince yorgunluğu gördüm. Sanki omuzlarında dünyanın yükü vardı da kimseye hissettirmiyordu.

“Gülnuşah,” dedi, “sana bir sual edeceğim. Kalbini aç ve dürüst ol. Sence neden buradasın?”

“Hizmet etmek için…”

“Hayır.” Elini kaldırdı. “Bu herkesin vereceği cevap. Sen farklı bir şey söylemelisin.”

Düşündüm.

Bilmiyordum.

“Belki… kaderim beni buraya sürükledi.”

Yüzünde abla şefkati belirdi.

“Kader… evet. Lakin unutma: kaderi insan kendi elleriyle de işler.”

Biraz daha yaklaştı. Sesini alçalttı:

“Bu sarayda herkesin bir vazifesi vardır. Kimi raks eder, kimi ut çalar, kimi şerbet sunar… Peki sen ne yapacaksın?”

“Ne emrederseniz…”

“Ben senden dinlemeni istiyorum. Görmeni istiyorum. Söylenmeyeni duymanı…”

Durdu.

“Ve en mühimi… susmanı istiyorum.”

Kalbim hızlandı. Bu “sus” emri, sıradan bir itaat değildi. Bu, bir kapıydı.

“Bu sarayda en büyük hazine bilgidir,” dedi. “Kim neyi biliyorsa o güçlüdür. Sen benim gören gözüm, duyan kulağım olacaksın.”

“Ben basit bir cariyeyim… taşıyabilir miyim?”

“Taşıyabilirsin,” dedi kararlılıkla. “Zeki kadınlar bu sarayda ya çok güçlü olur… ya da çok tehlikeli.”

Bakışlarını üzerime kilitledi.

“Sen hangisini seçiyorsun?”

O soru, hayatımın dönüm noktasıydı.

İçimde yükselen cesur sese engel olamadım:

“İkisini birden.”

O an odanın havası değişti.

Hürrem Sultan’ın gözlerinde memnuniyet kıvılcımı çaktı.

“Yarın gün doğarken gel. İlk vazifen başlayacak.”

Kapıdan çıkarken beni durdurdu:

“Bu konuştuklarımız bu odanın duvarları arasında kalacak. Sırrımız mezara kadar.”

“Anladım sultanım.”

Ve o cümleyi de ekledi; beni hem onurlandıran hem de bağlayan cümleyi:

“Yalnız kaldığımızda… bana sadece Hürrem diyebilirsin. Çünkü artık kader yoldaşıyız.”

O gece uyuyamadım.

Tavandaki gölgeleri izlerken, içimde hem umut vardı hem korku.

İnsan bazen bir “seçilmişlik” hissiyle büyür, ama seçilmek çoğu zaman yük demektir.

Seher vakti saray bahçelerine serinlik çökmüştü. Koridorlar sessizdi.

Hürrem Sultan’ın dairesine girdiğimde pencerede durmuş, uyanan İstanbul’u izliyordu.

“Gecen nasıl geçti?” diye sordu yüzünü dönmeden.

“Gözüme uyku girmedi.”

“Neyi düşündün?”

“Bana neden güvendiğinizi…”

Yavaşça döndü. Sabah ışığı yüzüne vurduğunda, gözlerindeki derin manayı gördüm.

“İşte bu yüzden,” dedi. “Soru soruyorsun.”

Sonra sesini sertleştirdi:

“Bugün sadakatini teraziye koyacağız. Mahi Devran Sultan’ın dairesine gideceksin. Hizmetine girmek istediğini söyleyeceksin. O kapıların ardında ne konuşuluyor, kim gidip geliyor, hepsini göreceksin.”

İçim ürperdi.

“Ya yakalanırsam?”

Hürrem’in gözleri kısıldı.

“O vakit beni hiç tanımadığını söyleyeceksin. Beni asla ele vermeyeceksin.”

Bu, sadakatin en ağır sınavıydı: gerekirse yalnız bırakılmak.

Başımı eğdim.

“Anlaştık.”

Mahi Devran Sultan’ın dairesine en sade kıyafetle gittim. Saçlarım sıkıca toplanmıştı. Aynada gördüğüm kız, toy ve ürkekti.

Kapıdan içeri alınırken ağır gül kokusu genzimi yaktı.

Mahi Devran sedirde oturuyordu. Güzelliği hüzünlü bir sonbahar gibiydi; asil ama soğuk.

“Sen de kimsin?” dedi.

“Adım Gülnuşah… saraya yeni geldim. Zat-ı alinize hizmet etmek isterim.”

Ayağa kalktı. Etrafımda ağır ağır dolaştı. Tam karşımda durdu; gözlerimin içine baktı.

O an ruhumu okumaya çalıştığını hissettim.

“Toy cariyeler daha makbuldür,” dedi. “Sadakat henüz kirlenmemiştir. Hizmetime gir.”

Ve uyardı:

“Bu odada gördüğün, duyduğun her şey duvarların arasında kalır. Dilsiz olacaksın.”

“Başım üstüne.”

Günler geçti. Ben gölge gibi oldum.

Üçüncü günün akşamı fark ettim: Mahi Devran, yatsıdan sonra haremin arka bahçesine iniyordu. Yalnız.

Dördüncü gece peşinden gittim.

Eski mermer çeşmenin yanına geldi. Etrafı kolaçan etti. Çeşmenin arkasındaki gevşek taşın altından bir kâğıt çıkardı.

Okudu.

Yüzünde bir rahatlama belirdi.

Sonra kâğıdı buruşturup su kanalına attı.

İçerik… kayıp.

Beşinci gece, o gelmeden önce bahçeye indim. Çalılıklara sindim.

Bir gölge geldi. Taşı kaldırdı, yeni bir kâğıt bıraktı, hızla uzaklaştı.

Titreyen ellerimle taşı kaldırdım. Mektubu okudum.

“Sultanım, hazırlıklar tamam. İbrahim Paşa ile ittifakımız meyvesini verecek. Hürrem’in nüfuzunu kırmak ve Şehzade Mustafa’nın istikbalini parlatmak için adımlar atılıyor…”

Kanım dondu.

Bu, dedikodu değildi. Bu, zirveye uzanan bir ittifaktı.

Mektubu yerine bıraktım, kelimeleri zihnime kazıdım.

Şafakta Hürrem’in yanına koştum. Anlattım.

Yüzü değişmedi.

Ne korku, ne şaşkınlık.

Sadece gözlerinde keskin zekânın parıltısı belirdi.

“Mükemmel,” dedi.

“Ne yapacağız?”

“Şimdilik hiçbir şey.”

Dudaklarında ince bir tebessüm belirdi.

“Düşmanın planını bilmek… kılıcı çekmekten daha güçlüdür.”

Ellerimi tuttu.

“İmtihanı geçtin. Artık sadece cariyem değilsin. Benim gören gözüm, duyan kulağımsın.”

O an anladım: Topkapı’nın en büyük hazinesi altın değildi.

Sırdı.

Sonra oyunu kurduk.

Mahi Devran’ın gizli mektuplarına benzer sahte mektuplar yazdık.

Hürrem, yazıyı bile taklit etti; kâğıdın dokusunu, mürekkebin rengini.

Ben mektupları o taşa bıraktım.

Birincisi “bekleyin” dedi.

İkincisi “etrafınız sarılı” dedi.

Üçüncüsü “biz bu işten çekiliyoruz” dedi.

Her mektup, Mahi Devran’ın içine yeni bir kuşku bıraktı.

Kendi gölgesinden bile şüphe eder oldu. Kime güveneceğini bilemedi.

Valide Sultan’a koştu, ama Valide onu “vehim”le suçladı.

Mahi Devran yalnızlaştı.

Bir akşam Hürrem bana döndü:

“Kılıç çekmeden, tek damla kan dökmeden mağlup ettik.”

Ben “ya anlarlarsa?” dedim.

Hürrem sakindi:

“Her zaman hazır olacağız.”

Ve yüküm büyüdü.

Valide Sultan ne düşünür, İbrahim Paşa kime fısıldar, haremde kim hangi kelimeyi yutar… Hepsini bilmek istiyordu.

Ben sarayın sır kâtibi oldum.

Sonra bir sabah… Hürrem’in odasında yüzü kireç gibi beyazdı.

Kapıyı kilitledim.

Yaşlı ebe, “Bir can taşıyorsunuz,” dedi. “Üç ayı devirmişsiniz.”

Hürrem’in eli karnına gitti. Gözlerinde hem umut hem korku vardı.

“Bu sarayda gebelik sırat köprüsü gibidir,” dedi bana. “Şehzade doğurursan güçlenirsin. Düşük olursa… zayıflarsın.”

Sırrı sakladık.

Bulantılarını, solgunluğunu, değişen bedenini ben örttüm. Terzilere yalan söyledim, kalfalara perhiz dedim.

Valide Hafsa Sultan şüphelendi.

Sonunda, dördüncü ayın sonunda, Hürrem gerçeği Süleyman’a söyledi.

Padişahın yüzünde bir hükümdar değil, baba vardı.

“Seni koruyacaksın,” dedi bana. “Canın pahasına.”

Ama fırtına geldi.

Valide Sultan, “Neden benden sakladın?” diye Hürrem’i sıkıştırdı.

Ve beni göndermek istedi.

Hürrem itiraz etti. Süleyman, “Gülnuşah yanında kalacak. En iyi ilaç huzurdur,” dedi.

Ben kaldım.

Ve doğum geldi.

Saatler geçti. Odanın içindeki sessizlik, dışarıdaki sarayın gürültüsünden daha ağırdı.

Sonunda bir bebek ağladı.

“Şehzade…” dedi ebe.

Hürrem gözyaşlarıyla fısıldadı:

“Mehmet.”

Süleyman ezan okudu.

Saray şenlendi. Ama ben biliyordum: her şenlik, başka birinin içinde fırtına demektir.

Mahi Devran’ın öfkesi büyüdü. Dengeler değişti.

Ben artık yalnız sırdaş değil, şehzadenin koruyucusuydum.

Hürrem’in gözü daha uzağa dikildi.

İbrahim Paşa’ya köprü kurmak istedi.

Beni gönderdi. Kutuyu masasına koydum. “İstikballe birlik,” dedim.

İbrahim Paşa sınadı: “Divanda konuşulanı bana bildir.”

Hürrem, divanın taşlarının bile kulakları olduğunu söylemişti.

Ve ertesi gün, konuşulanlar pusulada yazılıydı.

İbrahim Paşa şaşırdı.

Köprü kuruldu.

Sonra 1523 baharı geldi. Süleyman fermanla Hürrem’i Haseki Sultan ilan etti.

Saray sarsıldı.

Hürrem bana döndü:

“Sen artık başkalfamsın. Gölgen nereye düşerse yerin orası.”

Güç büyüdü.

Gölge de büyüdü.

Hatice Sultan geldi; soğuk, keskin.

İbrahim’le münasebetimizi ima etti.

Ve ittifak zedelendi.

O gece, sarayın en mahrem yerinde başka bir sır duydum: Süleyman’ın hıçkırıkları.

Kapıya kulağımı dayadım. Padişah, “Bu yük çok ağır,” diyordu.

Kendinden korkuyordu.

Tahttan indirilmekten korkuyordu.

Hürrem’e güvenmekten… ve Hürrem’in gücünden korkuyordu.

Sabah Hürrem’e anlattım.

Yüzündeki hüzün, çeliğe döndü.

“Bu bilgi üzülmek için değil, kullanmak içindir,” dedi.

“Onun yaralarını biliyoruz. Ona sadece eş değil… merhem olacağım.”

O gün, padişahın gözyaşlarının bekçisi oldum.

Yıllar aktı.

Mihrimah büyüdü.

Hürrem, kızını Rüstem Paşa ile evlendirdi. Mihrimah’ın gözleri gülerken bile kış gibiydi.

Fedakârlık, sarayın dilinde “devlet” diye süslenirdi.

Rüstem yükseldi. Sadrazam oldu.

Şehzade Mustafa’nın öfkesi büyüdü.

İstanbul’a kalabalıkla geldi. Babasına meydan okudu.

Süleyman’ın kalbine şüphe değil… korku dikildi.

Ve 1553’e geldiğimizde, Hürrem’in yüzü ürkütücü bir kararlılığa büründü:

“Mustafa meselesi bitmeli.”

Rüstem’le sahte deliller hazırlandı.

Süleyman’ın en büyük kabusu oynandı: tahttan indirilmek.

Mustafa çağrıldı.

Ve Konya Ereğlisi’nden kara haber geldi: Mustafa yoktu artık.

O gece Hürrem’in odasında zafer çığlığı olmadı.

Sadece boşluk vardı.

“Niye içimde sevinç yok?” dedi.

Çünkü adalet, bazen “kazandın” dediğinde bile insanın içinden bir şey koparır.

Ve kader gecikmedi.

Cihangir… Mustafa’nın acısıyla yıkıldı ve kısa süre sonra o da gitti.

Hürrem’in içinde bir şey kırıldı.

“Ben yaptım,” diye inledi. “Oğlumu koruyacağım derken… başka oğlum yandı.”

İktidar hırsı söndü.

Yerine kefaret geldi.

Hayır işler yaptı. İmarethaneler, şifahaneler…

Sanki dağıttığı her lokmayla, içindeki ağırlığı biraz azaltmak istiyordu.

Biz yaşlandık.

Zaferlerimiz vardı ama ruhumuzdan parçalar eksilmişti.

1550’lerin baharında Hürrem yatağa düştü.

Yüzünde dünyevi olmayan bir huzur vardı.

“Vakit tamam,” dedi.

Süleyman geldi. O güçlü adam, çaresizdi.

Hürrem benden son isteğini istedi: “Mihrimah’a söyle… babasını yalnız bırakmasın.”

Evlatlarını çağırdı. Selim’le Bayezid’in ellerini birleştirdi.

“Kardeş olun,” dedi. “Kan dökmeyin.”

Ve şafak sökerken, Hürrem Sultan gitti.

Saray sustu.

Süleyman günlerce konuşmadı.

Ben… sanki nefesimin yarısı kesilmiş gibi kaldım.

Sonra padişah beni çağırdı.

“Sen ne yapmak istersin?”

Mihrimah da “Gitme,” dedi.

Ama ben yorulmuştum.

Sarayın taşları hatıralarıyla ağırdı.

Süleyman bana İstanbul’un güzel tepelerinden birinde küçük bir konak verdi.

Orada bahçeye dokundum. Gül diktim. Erguvan diktim.

Mihrimah bazen geldi.

“Validem seni çok severdi,” dedi.

Bu cümle, yaralı kalbime merhem olurdu.

Yıllar geçti.

Genç kızlar “Hürrem’i anlat” diye geldiğinde masal değil hakikat anlattım:

O sadece güçlü bir kadın değildi.

Sevdiği adam ve çocukları için hayatta kalmaya çalışan bir anneydi.

Ve 1565’te, 63 yaşında, vuslat vakti geldi.

Mihrimah başucumdaydı.

“Annem seni bekliyor,” dedi.

Gülümsedim.

Gözlerimi kapatırken burnuma gül ve amber kokusu geldi.

Sanki uzaklardan bir kahkaha…

“Gel Gülnuşah… sohbetimiz yarım kaldı.”

Hikâyem burada bitti.

Tarih kitapları adımı yazmayabilir.

Ama ben… bir imparatorluğun en gizli şahidiydim.

Ve bazen, en büyük izler… en sessiz adımların arkasında kalır.