Akdeniz’in Çelik Kalesi: Malta Kayalıklarında Kırılan Fetih Rüyası ve Bir Neferin Veda Sözü
Deniz, ne kadar büyük olursa olsun, bazen üzerinde taşıdığı dertleri gizleyemez. O yaz, 1565 yılının o baharında, Akdeniz’in suları bile bir keder taşıyordu; koca bir imparatorluğun öfkesi ve küçük bir adanın inadı.
Burası Malta.
Osmanlı İmparatorluğu için burası sadece bir kara parçası değildi. Bir yara idi. St. Jean Şövalyeleri tarafından korsan yuvasına dönüştürülen bu küçük kale, hac kafilelerimize, ticaret gemilerimize, hatta bizzat Sultanımızın yakınına bile saldırma cüretini göstermişti.
En sonuncusu, bardağı taşıran damla oldu.
Kanuni Sultan Süleyman Han’ın kızı, Mihrimah Sultan’ın süt annesini taşıyan gemi, şövalyelerce ele geçirilmişti. O gemide, devlete ait binlerce duka değerinde mal vardı. Bu sadece maddi bir kayıp değil, sarayımızın onuruna atılmış bir tokat, Akdeniz’deki hakimiyetimize bir meydan okumaydı.
İstanbul Sarayı’nda yankılanan bu öfke, bizzat Sultan’ın ağzından çıkan tek bir karara dönüştü: “Malta alınacak!”
Yıl 1565. Kanuni Sultan Süleyman Han yaşlanmıştı ama gözlerindeki kararlılık, doğunun hala en kudretli hükümdarı olduğunu gösteriyordu. Artık sabır bitmişti. Malta, Osmanlı’ya kafa tutan haçlı şövalyeleri için son sığınaktı ve bu hesaplaşma bir zorunluluktu.
Büyük donanma hazırlandı. Kapudan-ı Derya Piyale Paşa, 193 parçalık filoya komuta edecekti. Kara kuvvetlerinin başına ise Lala Mustafa Paşa tayin edildi. Lakin herkes, Akdeniz’in asıl kurdu olan, efsanevi denizci Turgut Reis’in geleceğini biliyordu.
Osmanlı tersanelerinde çekiç sesleri aralıksız sürüyordu. Toplar dökülüyor, kalyonlar ziftleniyor, erzak ambarları mühürleniyordu. Bunlar sıradan gemiler değil, Akdeniz’in Fatihi olacak kuğulardı. Her nefer, bu sefere sadece bir kaleyi almak için değil, devletin itibarını geri kazanmak için çıktığının bilincindeydi.
Donanma 30 Mart 1565’te İstanbul’dan ayrıldı. Rota, önce Girit, ardından Malta’ydı. Her bir adım, düşmana bir mesajdı: Osmanlı geliyor ve bu sefer sizi tamamen silmek için geliyor!
O gün geldi.
Deniz ufkunda kara dumanlar yükseliyordu. Gökyüzünde martılar çığlık çığlığa… Malta kıyılarına yüzlerce Osmanlı gemisi demir atıyordu. Malta’daki gözlemciler, sadece donanmanın değil, tarihin en azimli, en kararlı seferlerinden birinin başladığını gördükçe titriyorlardı.
Biz, yeniçeri alayından bir grup olarak, adaya ayak bastığımızda, karşılaştığımız sessizlik korkutucuydu. Kuşatmanın ayak seslerini sadece biz değil, adadaki herkes duymuştu. Bu, sıradan bir saldırı değildi, bir meydan okumaydı.
Merkezde yer alan yarımadada, Şövalyelerin reisi Jean Parisot de Valette hummalı bir hazırlık başlatmıştı. Yetmiş yaşına merdiven dayamış bu ihtiyar komutan, komutanlık yeteneğinden hiçbir şey kaybetmemişti.
Özellikle Saint Elmo, Saint Angelo ve Saint Michel kaleleri, kuşatmanın kilit noktaları olacaktı. San Elmo Kalesi, büyük limanın girişinde yer aldığı için ilk hedef olacaktı. Valette, en deneyimli topçularını ve okçularını buraya yerleştirmişti. Kalenin çevresine ilave hendekler kazılmış, inşaatlar gece gündüz sürdürülmüştü.
Valette, askerlerine düzenli konuşmalar yapıyordu. Söylediği sözler, rüzgârla bize kadar geliyordu: “Her karış toprağı kana bulanmadan geçemeyecekler!”
Adada toplamda dokuz bin kişi vardı. Bizim getireceğimiz devasa kuvvetin yanında son derece az bir sayıydı. Lakin bu azlık, onların direncini katlıyordu.
Mayıs ayının sonlarına gelinirken, ilk top ateşiyle Malta, tarihin en kanlı kuşatmalarından birine sahne olmaya başladı. İlk hedefimiz, Valette’in tahmin ettiği gibi, San Elmo Kalesi’ydi. Bu küçük ama stratejik kale, limana girişin anahtarıydı.
Güne ilk top atışıyla başlıyor, gün boyu kale duvarlarını dövüyorduk. Barut kokusu gökyüzüne yayılmıştı.
İki hafta boyunca süren bombardıman, San Elmo’nun duvarlarını paramparça etmişti. Lakin içeridekiler teslim olmuyordu. Her gece enkazı onarmış, her sabah yeniden direniyorlardı. Bu inat, bizde hem öfke hem de saygı uyandırıyordu.
23 Haziran 1565 günü, büyük bir saldırı başlattık. Kale nihayet düştü. Zafer bizim olmuştu.
Ama bu zafer ağır bir bedelle alınmıştı. Beş yüze yakın kahraman askerimiz şehit olmuştu. San Elmo’yu almak 28 gün sürmüştü. Bu süre zarfında Valette, diğer kalelerin savunmasını yeniden örgütlemiş, Saint Angelo ve Saint Michel’e ek tahkimatlar yaptırmıştı.
Tam bu sırada beklenen haber geldi: Turgut Reis nihayet adaya ulaşmıştı. Bu haber, askerlerimizin morali için bir şifa olmuştu.
Ancak kaderin garip bir cilvesi, Reis karaya çıkar çıkmaz isabet eden bir top güllesiyle ağır yaralanmıştı. O, Akdeniz’in fatihi, denizlerin kurdu, bir kayanın üzerinde sessizce yenilgiyi bekliyordu.
Bu durum, ordumuzun moralini derinden sarstı. Artık her gün, her saat, her dakika hem bizim hem de Malta için bir hayatta kalma savaşıydı. Her mevzi, her kale duvarı, binlerce askerin kanıyla yeniden yazılıyordu.
Malta’daki top sesleri sadece Akdeniz’i değil, bütün Avrupa’yı sarsıyordu. Çünkü bu sadece bir ada savaşı değil, Hristiyan Avrupa’nın son kalesine yapılan bir meydan okumaydı. Papa, bu saldırıyı yeni bir Haçlı seferine sebep olacak olay diye tanımlamıştı.
Ancak gerçek şuydu: Avrupa, Osmanlı korkusuyla kıvranırken, yardım göndermek konusunda oldukça yavaş ve tereddütlü davranıyordu.
Sadece İspanya Kralı II. Felipe, kendi çıkarlarını korumak adına harekete geçmişti. İspanyol donanması yavaş yavaş hazırlanıyor, askerî destek için Napoli üzerinden gemiler yola çıkarılıyordu. Lakin bu takviye, haftalar sonrasına planlanmıştı.
Bu sırada Malta’da olanlar, Avrupa’da anlatılamayacak kadar kanlıydı. Şövalyeler kendi yağlarında kavrulurken, Osmanlı ordusu durmadan saldırıyordu.
Avrupalı soylular, “Osmanlılar bizim topraklarımıza gelene kadar karışmayalım” düşüncesiyle beklemeyi tercih etmişti. Unuttukları şuydu: Malta düşerse, sıradaki liman ya Sicilya ya da Napoli olacaktı. Belki de Roma’ya kadar uzanacak yeni bir Osmanlı dalgası baş gösterecekti.
Bizim için bu sadece bir kale savaşı değildi. Artık bu, bir zaman yarışıydı. Valette ve şövalyeleri, sadece kendi kalelerini değil, Avrupa’nın geleceğini de savunur hale gelmişlerdi.
Bizim karşımızda, sıradan bir kale değil; sarsılmaz bir inancı, yılların savaş tecrübesini ve bir adamın iradesini bulmuştuk.
Jean de Valette. Yetmiş yaşına merdiven dayamıştı ama her sabah en öndeki surlara çıkmış, askerleriyle birlikte top sesleri arasında emirler vermişti. Omzunda, zamanında Osmanlılar tarafından atılan bir ok izini taşıyordu. O, bu savaşı çok önceden yaşamış bir neferdi.
Valette, yiyecek stoklarını halkla paylaşmış, yaralı askerlerin morallerini yüksek tutmak için kiliselerde dualar ettirmişti.
Bir keresinde askerlerine dönüp şöyle demişti: “Eğer bugün düşersek, yarın Roma düşer. Biz burada sadece Malta’yı değil, Avrupa’yı savunuyoruz.”
San Elmo düştüğünde Valette ağlamıştı ama hemen ardından surlara yeni birlikler göndermiş, teslim olmayı aklından bile geçirmemişti. Bu adamın iradesi, sadece Osmanlı ordusuna değil, zamanın kendisine de meydan okuyordu.
Bizim için yenilmez Osmanlı imajı, bu kayalıklar üzerinde ilk kez sarsılmıştı.
Eylül ayı gelmişti. Akdeniz’in nemli havası, toprağa kan kokusuyla karışmıştı. Osmanlı donanması, Malta kıyılarında geçirdiği üç ay boyunca adeta erimişti. Gemiler artık limana zor yanaşıyordu. Yeniçerilerin yarısı ya hastalıktan ya da çatışmalarda hayatını kaybetmişti.
Kuşatma, 18 Mayıs’ta başlamıştı. Takvim 11 Eylül 1565’i gösterdiğinde, Lala Mustafa Paşa artık geri çekilme emrini vermişti.
Ne San Angelo düşmüştü, ne Valette teslim olmuştu, ne de Avrupa diz çökmüştü.
Osmanlı, 30.000’den fazla askerle çıkmıştı bu sefere. Geriye kalanların sayısı 15.000’i bile bulmamıştı. Bir zamanlar İstanbul’un surlarını dize getiren imparatorluğun hırsı, Malta kayalıklarına çarptıkça parçalanmıştı.
Bu bir yenilgi miydi? Tarih kitapları buna askerî çekilme der. Ama oradaki her nefer biliyordu ki, bu bir kırılmaydı. Osmanlı ilk kez, Akdeniz’de büyük bir taşla çarpışmıştı ve o taş, küçücük Malta adasıydı.
Sadece fiziki değil, psikolojik olarak da bir duvar örülmüştü. Avrupa’daki kraliyet saraylarında şaraplar, Malta’nın direnişine kaldırılmıştı.
Osmanlı’da ise bu sonuç büyük bir sorgulama başlatmıştı. Acaba Piyale Paşa mı hatalıydı? Topçu birlikleri mi yetersizdi? Yoksa bu savaş kazanılamayacak bir savaş mıydı?
Kuşatma sona ermişti ama bıraktığı etki, yüzyıllar sürmüştü.
O gün Malta düşmemişti ve tarih, başka bir yöne dönmüştü. Eğer Osmanlı o gün Malta’yı almış olsaydı, sıradaki durak Sicilya, ardından Roma olacaktı. Lakin alınamadı.
O kuşatma günlerinden geriye, bir avuç kemik, birkaç top güllesi ve bir de Türk mezarlığı kaldı. Bugün Floriana bölgesinde bulunan bu küçük mezarlık, Osmanlı askerlerinin adada bıraktığı sessiz bir hatıra gibi. O topraklarda yatan her şehidimiz, Akdeniz’deki iddiamızın, düğümü çözülememiş bir yeminiydi.
Malta halk hikâyelerinde hala “Türkiyeli kuşatma” olarak bilinen efsaneler anlatılır. Bilenler için San Elmo Kalesi’nin taş duvarları, yalnızca tarihin değil, bir medeniyet mücadelesinin yankılarını da fısıldıyor.
Kuşatma başarısızlıkla sonuçlanmıştı, evet. Ama bu, Osmanlı’nın Akdeniz’deki en büyük meydan okumasıydı.
Bugün Malta bir turizm cenneti olarak anılıyor, ama kalesinde, limanında, müzesinde hala 1565’in yankıları duyuluyor.
Osmanlı’nın büyük iddiası, taşlara yazılmış bir savaş hatırası olarak yaşamaya devam ediyor.
Peki sizce bu bir zaferin kaçışı mıydı, yoksa tarihin zorunlu bir dönüşü müydü? Bu kararı, geride kalanların sessizliğini dinleyen tarih verecektir.
News
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları
Sarayın Gizli Gülleri: Kapalı Kapılar Ardında Saklı Kalan Harem Güzellik Sırları İstanbul’un yedi tepesi üzerinde yükselen görkemli Saray-ı Hümâyun, daima…
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi!
Gazi Osman Paşa’nın Efsanesi: Plevne’de Dört Ay Süren Unutulmaz Direnişin Gizemi! 1877 baharı, Balkanların üzerinde asılı duran kara bir bulut…
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi
Gönül Kafesinin Ardındaki Sır: Bir Osmanlı Hanımının Sessiz İsyanı ve İki Perşembe Gecesi İstanbul’un o meşhur, lakin çilekeş kadınlarının kaderi,…
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü
Haremden Çarşıya: Osmanlı Kadınlarının Gönül Kıskacı ve Sarayın Gizli Gücü İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın yüksek duvarlarının gölgesinde, her biri bir coğrafyadan…
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet
Bursa’nın Fethinden Rumeli’ye Uzanan Kader: Orhan Gazi’nin Sessizce Kurduğu Devlet Yıl 1326. Bursa’nın eteklerinde, rüzgârın sesi bile ağırdı. Babası, cihan…
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı
Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı Osmanlı İmparatorluğu’nun kökleri, bir cihan fethinden…
End of content
No more pages to load





