Akdeniz’in Çelik Kıyısında Bir Ulu Hata: Piyale Paşa’nın Sessiz Veda Gecesi

I. Gemi Güvertesinde Bir Keder ve Kanuni’nin Gölgesi

1565 yazı. Akdeniz, o yıl, adeta kanayan bir yara gibi kızgındı. Rüzgâr bile hiddetli esiyordu. Malta. O küçük, kireçtaşı yığını ada, altı aydır kâbusumuz olmuştu.

Benim adım Selim. Elli yaşını geçmiş, saçları ve sakalları deniz tuzundan ağarmış bir Kadırga Kaptanı‘yım. Hayatımın otuz yılını o mukaddes sancağın altında, Akdeniz’in her bir köşesinde zaferden zafere koşarak geçirdim. Barbaros Hayreddin Paşa’nın heybetini görmüş, Turgut Reis’in gözlerindeki ateşi bilirim.

Ama Malta… Malta, başka bir hikâyeydi.

Eylül’ün o uğursuz akşamında, filonun amirali Piyale Paşa’nın kadırgasının güvertesinde duruyordum. Geri çekilme emri verilmişti. Herkes, o koskoca, mağrur donanmanın geri çekilme fısıltısıyla titriyordu.

Piyale Paşa, genç ve parlak bir amiraldi. Gözü kara, şan ve şöhret düşkünüydü. Ama o gece, yüzünde keder ve yorgunluktan başka bir şey yoktu. Bir heykel gibi, adanın siluetine, fethemediğimiz o inatçı kayalığa bakıyordu.

Büyük Sultanımız, Kanuni Sultan Süleyman, bize bu seferi kendi eliyle vermişti. Amacı açıktı: Hristiyanlığın o son kalesini, o Aziz Yuhanna Şövalyeleri denen küstah tarikatın yuvasını haritadan silmek.

Ama biz, 48 bin askerle gelmiş, yüz seksen küsur gemiyle Akdeniz’i karartmıştık. Onlar ise topu topu 6 bin civarındaydı. Bu nasıl bir hezimet olabilirdi?


II. Rodos’tan Gelen Yılanın Gölgesi

Piyale Paşa, omuzlarımı hafifçe okşadı. Sesi, kırık bir kılıç sesi gibiydi.

“Selim Kaptan,” dedi. “Biliyorum, gözlerin sorguluyor. Nasıl oldu bu? Kanuni’nin donanması, Yavuz’un Yeniçerileri… Bir avuç kireçtaşına takıldık kaldık.”

“Paşam,” dedim, başımı eğerek. “Sorgu bize düşmez. Ama top seslerinin sustuğu her an, şehitlerimizin ruhları soruyor: Nerede hata ettik?”

Hata, yıllar öncesinde gizliydi. Rodos. 1522’de Rodos’u kuşattığımızda, tam altı ay sürmüş, 50 bin zayiat vermiştik. O zaman, şövalyeleri adadan sürmüş, onlara gitmelerine izin vermiştik. Bu, atılan bir yılana merhamet etmek gibiydi. O yılan, 40 yıl sonra Malta’da bizi soktu.

Şövalyeler, Rodos’tan sürülmelerinin acısını unutmamışlardı. Geçen o 40 yılı, uyuyarak değil, öğrenerek geçirmişlerdi. Kuşatma taktiklerimizi incelemişler, kalelerini top güllelerini yutacak şekilde alçak ve eğimli yapmışlardı. Madencilerimize karşı, kayaların jeolojisini bilen Maltalı taş ustalarını eğitmişlerdi.

Ve en kötüsü: Onlar, sadece duvarları savunmadılar. Onlar, nefslerini savunuyorlardı.


III. Yaşlı Valette ve Bir Kara Büyü

Başlarındaki adam, Büyük Üstat Jean de Valette. Yetmiş bir yaşında, Rodos gazisi, hatta bir zamanlar kadırgalarımızda kürek mahkûmu olmuş eski bir esir.

Bu adamın, adeta bir kara büyü yaptığını düşünmeye başlamıştık.

İlk başta, Saint Elmo Kalesi. O minicik, yıldız şeklindeki kale. Mustafa Paşa, Kara Kuvvetleri Komutanımız, onun bir haftada düşeceğini söylemişti. Ama Elmo, tam bir ay dayandı. Bir aydan fazla.

Her top mermisi, sanki kireçtaşı yerine çelikten bir duvara çarpıyordu. Her saldırımızda, o arkebüsler, o yeni İtalyan tüfekleri, 45 metreden Yeniçeri zırhını deliyordu. Savunma ateşi, daha önce gördüğümüz hiçbir şeye benzemiyordu.

23 Haziran’da Elmo düştüğünde, elimizde kalan sadece bir harabeydi. O küçük kale, bize 8 bin kayıp vermişti. Mustafa Paşa, o kan gölünü görünce subaylarına sormuştu: “Çocuğun bedeli bu kadar ağır olduysa, babanın bedeli ne olacak?”


IV. Terör ve Onurun Çarpışması

Mustafa Paşa, o gazi paşa, çaresizliğinden teröre başvurdu. Şehit olan şövalyelerin başlarını kestirip, cesetlerini tahta haçlara çiviledi ve liman boyunca yüzdürdü. Bu, bizim eski usul, kalpleri korkuyla titretme taktiğimizdi.

Ama Valette, buna sessiz kalmadı. O da toplarını, esir aldığımız Osmanlı askerlerinin kesik kafalarıyla doldurup bize geri ateşledi.

O an anladım ki, bu bir savaş değil, bir yok oluş mücadelesiydi. İki onur, iki inanç, o küçük adada ölümüne çarpışıyordu.

Bu olay, askerlerimizin moralini çökertti. Biz, mağlup olanı terbiye etmeyi bilirdik; ama karşıdakinin de bizim kadar vahşi ve inatçı olması, onlara şeytanın yardımcı olduğu fikrini yaydı.


V. İki Parmak Arasındaki Cehennem

Haziran sonunda, saldırı Birgu ve Senglea’ya yöneldi. Büyük Liman’a uzanan o iki parmak şeklindeki burun. Coğrafya onlara avantaj sağlıyordu: Üç tarafı su.

15 Temmuz’daki o koordineli saldırı… Unutulmaz.

Sekiz bin asker karadan Senglea’ya saldırdı. Surlara yaklaştılar. Savunmacılar, hendeği yağlı suyla doldurmuş, sonra ateşe vermişlerdi. Yüzlerce askerimiz, alevli bir bariyerin ortasında kaldı. Ya yanmak, ya da arkadan gelen Yeniçerilerin arasında kalmak. Cehennemi, kendi ellerimizle yaratmıştık.

Denizden saldıran 80 gemimiz ise… O da bir facia. Valette’in özel olarak eğittiği Maltalı yüzücüler, gemilerimizin altına daldılar. Gövdelerimizde delikler açtılar, kabloları kestiler. Gemiler, kapalı limanda birbirine girdi. Hristiyan topları bizi yakın mesafeden vurdu. 3 bin asker kayıp. Onlar ise sadece 250.

Artık askerlerimizin yüzüne bakamıyorduk. Zafer değil, hata yığınıyorduk.


VI. Paşaların Yorgunluğu ve Yeniçeri’nin Fısıltısı

Ağustos, kan ve barut kokusuyla geçti. Dizanteri ve sıtma, çatışmadan daha çok askerimizi öldürüyordu. Kamplarımız, birer ölüm yuvasına dönmüştü. İstanbul’dan gelmesi gereken erzak, Hristiyan korsanlar tarafından yağmalanmıştı.

Mustafa Paşa, bir gaziydi. Denediği her taktik, o inatçı Valette tarafından önceden görülmüş, karşılanmıştı.

Yeniçeriler… O savaşmaktan başka bir şey bilmeyen fanatikler bile şikâyetçiydi. Bu kadar ağır kayıplar, bu kadar sınırlı bir kaya parçası için miydi? Bu, onların bilmediği, anlamadığı bir savaştı.

Piyale Paşa, o gece güvertede bana döndü. “Selim, Sultan’a ne diyeceğiz? Yüzyıldır önümüzde duran her şeyi ezdik. Ama bir avuç inatçı şövalyeyi yenemedik.”

“Paşam,” dedim. “Sultan’ın vizyonu gökyüzüydü. Biz ise kireçtaşından bir kaya parçasında boğulduk. Hata, onları Rodos’tan salıvermekti. Hata, onların öğrendiğini bizim öğrenememekti.”


VII. Ufuktaki Serap ve Sessiz Ricat

Kritik nokta, sefer mevsiminin sona ermesiydi. Eylül’den sonra Akdeniz, kadırga filoları için mezar olurdu. Fırtınalar geliyordu.

Mustafa Paşa, son bir saldırı planlamıştı. Ya şimdi ya da asla.

Ama 6 Eylül’de, Birgu’daki gözcüler, ufukta bir serap gördü. Sicilya’dan gelen yelkenler.

İspanyol Genel Valisi Don Garcia de Toledo, aylardır topladığı 8 bin kişilik yardım kuvvetini nihayet geçirmişti.

Bu, bardağı taşıran son damlaydı.

Zayıflamış filomuz, taze İspanyol gemileriyle deniz savaşı yapamazdı. Tükenmiş ordumuz, o 8 bin taze askerle savaşamazdı.

Mustafa Paşa’nın tek bir seçeneği kalmıştı: Geri çekilmek.


VIII. Bir Kaybın Ağır Mirası ve Veda

8 Eylül’de, sessizce adayı tahliye etmeye başladık. Geride, ağır kuşatma toplarımızı, tonlarca malzemeyi ve en az 25 bin şehidimizi bıraktık. Mayıs’ta karaya çıkan 48 bin kişiden, belki 15 binimiz İstanbul’a dönebildi.

Yorgun, mağlup ve utanç içindeydik.

Malta Kuşatması, sadece bir askeri yenilgi değildi. O, Osmanlı’nın yenilmezlik efsanesini paramparça etti. Biz, bu imparatorluğun zirvesindeyken yenilmiştik.

Bu yenilgi, Akdeniz’deki hırsımızı hemen bitirmedi. Ama o, yüzyıllarca sürecek yavaş bir geri çekilmenin ilk adımıydı.

Ertesi yıl, 1566’da, o ulu hakan, Kanuni Sultan Süleyman, Macaristan seferinde vefat etti. Avrupa’yı fethetme hayali onunla birlikte toprağa gömüldü.

Piyale Paşa’nın gemisi, Boğaz’a girdiğinde, hava kapalıydı. İstanbul’un ihtişamlı silueti, o gece utancımızı gizleyemedi. Paşa, kimseyle konuşmadı. Sadece o küçük adayı, o kireçtaşı yığınını düşündü.


IX. İsimsiz Bir Kaptanın Duası ve Öğrenilen Ders

Ben, Selim Kaptan, o gece güvertede durdum. Gözlerimi kapattım. Şehit olan 25 bin can için dua ettim.

Malta, bize bir ders vermişti: Düşman küçümsenemez. En güçlü olduğumuz anda bile, karşı tarafın hazırlığını ve kararlılığını göz ardı etmek, imparatorlukları dize getirebilir.

Onlar, Rodos’taki hatalarından ders çıkarmış, 40 yıl boyunca hazırlık yapmışlardı. Biz ise, zafer sarhoşluğuyla, hep aynı taktikleri tekrarladık.

Bu zafer, Valette’e veya şövalyelere ait değildi. O, kurumsal öğrenmeye aitti.

Bir Malta vardı, bir de İnebahtı gelecekti (1571). O, bu utancın daha da büyüyeceği bir deniz savaşıydı. Avrupa, Malta’nın verdiği nefes alma süresini kullanmış, örgütlenmişti.

Tarih, sadece kılıçların büyüklüğüyle yazılmazdı. Tarihi, savunucuların cesareti, hazırlığın bilgeliği ve kolektif kararlılık yazardı.

Altı bin adam, kırk bine karşı durdu ve dünyanın seyrini değiştirdi.

Bu hikâye, büyük saray kayıtlarında sadece bir hezimet olarak geçse de, benim gibi bir kaptanın ruhunda, onurun en büyük fedakârlık olduğunu, sabırla beklemenin ise en zor görev olduğunu fısıldayan bir yara izidir.