Ali Çavuş ve 500 Kilometrelik Ders: Bir Detay, Bir İmparatorluğun Kaderini Nasıl Değiştirdi?

Asker, dizlerinin üzerine çöktü. Toprağa dayadığı elleri titriyordu; sanki sadece bedeni değil, ruhu da yorulmuştu. Yanındaki çavuş uzandı, kolundan tutarak kaldırmaya çalıştı: “Ayağa kalk, askerin onuru topraktan yüksektir! Hadi!”

Ama asker sadece başını salladı. Gözleri boştu, dudakları kurumuştu. Bu yorgunluk, sekiz saatlik uykunun gideremediği, ruhun derinliklerinden gelen bir tükenmişlikti.

Çavuş etrafına baktı. Sağda, solda, arkada… Her yerde aynı manzara. Kolon yavaş yürüyordu, çok yavaş. Bazıları sendeliyor, bazıları yol kenarına oturmuş, başları önlerinde, elleri dizlerinde bekliyordu. Bir şeyler yanlıştı. Hem de çok yanlış.

Teğmen Andros, atından indiğinde güneş yeni doğuyordu. Gökyüzü masmaviydi ama alnında endişe çizgileri vardı. Kolondaki bu ağırlaşmayı gördü.

“Çavuş, ne oluyor? Dün akşam erken dinlenmeye geçtik. Nasıl bu kadar bitkin olabilirler?”

Çavuş cevap veremedi, çünkü o da bilmiyordu. Askerlerin yüzleri solgundu, ama bu sadece fiziksel yorgunluk değildi. Sanki içlerindeki ateş sönmüş gibiydi.

Andros bir askere yaklaştı: “Kaç gündür yoldayız?”

Asker, düşünmek için zorlandı: “Bilmiyorum efendim… Belki on beş gün.”

“On beş gün,” diye mırıldandı Andros. “Peki bu on beş günde ne kadar yol aldık?”

Kimse cevap veremedi. Çünkü cevap, kalplerine ağır bir şüphe düşürüyordu.


O anlarda, kolordunun komutanı Albay Mataksas, çadırında haritanın üzerindeydi. Parmak ucu, İzmir’den başlayan ve doğuya uzanan o meşum çizgiyi takip ediyordu. Durdu.

Yanındaki subay sordu: “Efendim, bir sorun mu var?”

Mataksas başını kaldırmadı. “Kaç gün oldu yola çıkalı?”

Subay hesapladı: “On altı gün, efendim.”

Mataksas parmağıyla haritaya vurdu. “Haritaya göre nerede olmalıydık? Tam buradaydık, değil mi?”

Subay parmağını koydu. “Burada, efendim… Ama biz…”

Mataksas keskin sordu: “Ama neredeyiz?”

Subay parmağını çok daha gerideki bir noktaya kaydırdı. Uzun bir sessizlik.

Mataksas yavaşça oturdu. “Fark ne kadar?”

“Yaklaşık seksen kilometre, efendim.”

“Seksen kilometre,” diye tekrarladı Mataksas. “On altı günde seksen kilometre gerideyiz. Nasıl?”

Subay dosyasını açtı: “Efendim, raporlara göre küçük gecikmeler olmuş. Birinci gün su deposu sabote edilmiş, iki saat gecikme. Üçüncü gün yol üzerinde küçük bir tuzak, üç saat gecikme… Her biri küçük ve önemsiz, efendim.”

Mataksas elini kaldırdı, sözünü kesti. “Toplamı ne kadar, bu küçük gecikmelerin?”

Subay hızla hesapladı: “Toplam kırk yedi saat gecikme, efendim.”

“Kırk yedi saat,” Mataksas tekrarladı. “Yani neredeyse tam iki gün kayıp.”

Albay haritaya baktı. Ama bu sefer sadece kağıdı değil, kağıdın ötesindeki o dipsiz mesafeyi görüyordu. İzmir’den Ankara’ya uzanan beş yüz kilometrelik o zorlu çizgiyi.


Aynı anlarda, bulundukları konumdan seksen kilometre gerideki ıssız bir tepenin arkasında, Ali Çavuş dürbünle Yunan kolunu izliyordu. Yanındaki genç Mehmet sabırsızdı.

“Çavuş, ne yapıyoruz? Sadece izliyor muyuz?”

Ali Çavuş dürbünü indirmedi. Yüzünde yorgun ama bilge bir gülümseme vardı.

“Evet, sadece izliyoruz. Onlar sekiz bin kişi, biz iki yüz. Biz onları durduramayız.”

Mehmet’in yüzü düştü. “Ama…?”

Ali Çavuş dürbünü indirdi, Mehmet’in gözlerine baktı.

“Ama yavaşlatabiliriz, yorabiliriz. Her gün biraz, her gece biraz…” Durdu. “Büyük ordular güçlü görünür, Mehmet. Ama büyük ordular çok şeye ihtiyaç duyar: Su, yemek, dinlenme ve en önemlisi, zaman. Ve biz, onların bu ihtiyaçlarını zorlaştırıyoruz.”

Mehmet anladı. “Yani, biz bir direniş değiliz. Biz bir gecikmeyiz.”

“Öyle,” diye başını salladı Ali Çavuş. “Onlar Ankara’ya gidecekler. Beş yüz kilometre. Ve o her kilometrede biz olacağız.”


Yunan kampında, sabah 06:00’da alarm verildi. Nöbetçi subay, su tanklarının vanalarının açıldığını, suyun toprağa karıştığını ve yiyecek vagonlarının tekerleklerinin kırıldığını fark etti. Sabotaj.

Albay Mataksas olay yerine koştu. Sinirden kaşları çatılmıştı. “Kim yaptı bunu? Nasıl kimse görmez?”

“Bilmiyoruz, efendim. Hiçbir iz yok. Küçük bir çete, önemsiz.”

Mataksas etrafına baktı: Tepeler, ağaçlar, boş arazi. “Yeni su getirtin. Vagonları tamir edin. Ne kadar sürer?”

“İki saat, efendim.”

Mataksas başını salladı. İki saat. Küçük bir gecikme.

Ama Ali Çavuş, üç kilometre uzakta, sabahtan kalma çiğ kokan tepenin arkasında gülümsüyordu. “İki saat,” dedi Mehmet’e. “İlk iki saat. Daha beş yüz kilometre var, unutma.”


Günler geçtikçe, küçük gecikmeler birikmeye devam etti: kesilmiş bir telefon teli, tahrip edilmiş bir erzak deposu, köprü yerine tuzaklanmış bir yol. Hiçbiri büyük bir çatışmaya yol açmıyordu; hiçbiri bir zafer değildi. Hepsi birer sızıntıydı.

Yunan Genel Karargâhında, General Paraskevopulos raporu okuyordu. “Dimitrios,” dedi Albay Gunaris’e, “Mataksas’tan rapor geldi. Toplam kırk yedi saat gecikme. Bunlar hala ‘önemsiz’ mi?”

Gunaris, “Evet efendim. Küçük çeteler, düzensiz saldırılar. Organize bir direniş değil.”

Paraskevopulos pencereye yürüdü. Dışarı baktı. Gördüğü şey düzenli, disiplinli bir orduydu. Olanaksızlıklar içindeki bir halk değil. Ama içini kemiren bir şüphe vardı.

“Dimitrios, biz bir düşmanla savaşmıyoruz. İki düşmanla savaşıyoruz.”

“İki, efendim?”

Paraskevopulos haritaya döndü. Parmağını İzmir’den Ankara’ya doğru yavaşça çizdi. “Türkler… ve mesafe.”

İşte o an, o kelime söylendiği an, odadaki herkes anladı. Türkler, modern bir savaş değil, bir yıpratma savaşı yürütüyorlardı. Onların silahı, Anadolu’nun büyüklüğü, çoraklığı ve zamandı.


Ali Çavuş’un 200 kişilik birliği, görünmez gölgeler gibiydi. Ne üniformaları vardı ne de modern silahları. Sadece çekiçleri, baltaları, bilgileri ve sınırsız bir sadakatleri vardı. Her gece, iki saatlik bir gecikme yaratmak için canlarını tehlikeye atıyorlardı.

Onlar, büyük orduların lojistik zincirini damla damla eritiyorlardı.

Bu küçük sabotajlar, haftalar içinde birikerek devasa bir dağa dönüştü. Ordunun morali dibe vurdu. Yemek azaldı. Dinlenme imkansızlaştı. Askerler artık sadece yorgun değildi; ruhları çökmüştü.

On üç ay sonra, Sakarya Nehri kıyısında, bu bitkin ordunun karşısında dinlenmiş, hazırlanmış, kendi halkının desteğiyle güçlenmiş bir ordu duruyordu. Mustafa Kemal, haritasının önünde gülümsedi.

“Bu zafer sadece Sakarya’da kazanılmadı, İsmet Paşa. Her kilometrede, her köyde, Ali Çavuş ve binlerce isimsiz kahraman tarafından kazanıldı. Onlar bize zaman satın aldı. Ve zaman, en büyük silahtır.”


Mataksas, atından indi. İnmek zorundaydı. Artık ne kendisinin ne de askerlerinin ayakta duracak gücü kalmıştı. Yüzbaşı Andros raporu titreyen ellerle tutuyordu.

“Efendim,” dedi, sesi boğuktu. “Son 13 ay içinde… toplam 18.000 saat kayıp. Bu, 750 gün demek. Yani iki tam yıl. Eğer gecikme olmasaydı, 60 günde Ankara’daydık.”

Mataksas başını ellerine gömdü. Yorgun bir hareket.

“Biz büyük ordu aradık,” diye fısıldadı. “Düzenli tümenler aradık, üniformalı askerler aradık. Ama onlar… onlar her yerdelerdi. Her köyde, her tepede… görünmez ama her yerde.”

Dumlupınar’daki son zaferden sonra, Ali Çavuş köyüne döndü. Demircilik yapmaya devam etti, sessizce. Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan bir teşekkür mektubu geldi. Ankara’daki törene davet ediliyordu.

Ali Çavuş, mektubu katladı. Subaya baktı, yorgun ama huzurlu gülümsedi.

“Paşa’ya söyleyin, teşekkür ederim, ama gelemem. Savaş bitti. Şimdi inşaat zamanı. Köprü var tamir edilecek, traktör var düzeltilecek. Ben sadece görevimi yaptım. Başka bir şey değil.”

O isimsiz kahramanların sessiz fedakarlığı, büyük bir ordunun kudretini alt etti. Tarih, bu zaferi büyük generallerin adıyla yazdı. Ama Anadolu’nun kalbinde, bu zaferin asıl kahramanları, kendi topraklarını seven ve her gün küçük bir eylemle vatan borcunu ödeyen, adını kimsenin duymadığı, yorgun ama onurlu Ali Çavuşlar olarak kaldı.

Çünkü toprak, sadece güçlüye değil, sabırlı olana aittir.