Altın Kafeste İlk Gece: Firuze’nin Sessiz Çığlığı
Sarayın taş duvarları o gece her zamankinden daha soğuktu. Henüz hayatının baharındaki Firuze, babasının güvenli bahçesinden koparılıp imparatorluğun kalbine, o altın kafese atılmıştı. Yatağında korkudan titrerken sadece evini özlediğini sanıyordu. Ama Firuze henüz bilmiyordu ki onun bu masum korkusu aslında yaklaşan felaketin ayak sesleriydi. Çünkü güneş doğduğunda Cihan sultanının gözleri ona değecek ve kaderi mühürlenecekti. Hürrem Sultansa yıllar sonra ilk kez o sabah aynadaki yansımasında değil, karşısındaki bu kızda kendi sonunu görecekti. Asıl savaş şimdi başlıyordu.
Bu gece anlatacaklarım sadece taş duvarları arasına hapsolmuş bir kıskançlık masalı değil. Masumiyetin iktidarla en acı imtihanıdır. Adı Firuze’ydi. Güzelliği dillere destan, kaderi ise pamuk ipliğine bağlıydı. Sarayın o efsunlu atmosferinde 80 gün sürecek bir fırtınanın tam göbeğine düştü. Bir anda cihanı yöneten sultanın aklını başından alan taze bir gül, diğer yanda o gülü daha açmadan soldurmaya yeminli, gücünün zirvesinde bir Hürrem Sultan. İkisi de aynı adamın kalbini ama bambaşka silahlarla istiyordu. Biri saf masumiyetiyle, diğeri keskin zekasıyla.
Zamanın akmayı unuttuğu o bahar sabahında 14 yaşındaki Firuze, babasının bahçesinde koşuyordu. Ak eteği rüzgarda dalgalanıyor, kahkahası evin her köşesinde sanki hiç susmayacakmış gibi yankılanıyordu. Daha birkaç saat önce annesinin öpücüğüyle uyanmış, gözlerini açar açmaz pencereden süzülen güneş ışığı o masum yüzünü okşamıştı. “Firuze’ciğim, gel buraya,” diye seslendi babası Osman Ağa. Sesinde o tanıdık şefkat vardı. Kızının adını söylerken gözlerinin nasıl parladığını görenler, onun bir gün bu candan vazgeçebileceğine asla ihtimal vermezdi.
Firuze nefes nefese babasının yanına gitti. “Ne oldu babacığım?” Osman Ağa kızının rüzgarda dağılmış saçlarını düzeltti. Daha dün beşiğinde uyuyan minik bebeği şimdi karşısında serpilen genç bir hanım olarak duruyordu. Ama Osman Ağa’nın içi buruktu. “Annen seni çağırıyor içeriye,” dedi yutkunarak. “Biraz yardım et ona.”
Firuze neşeyle eve girdi. Annesi Ayşe Hanım mutfakta hamur yoğuruyordu. Kızını görünce gülümsedi ama gözlerinde bir gölge vardı. “Gel kızım ellerini yıka. Bu akşam misafirimiz var.” Firuze üzerinde durmadı. Babası köyün ağasıydı, evi misafirsiz kalmazdı. “Anneciğim,” dedi bir ara, “Ben ne zaman gelin olacağım?” Ayşe Hanım’ın elleri duraksadı. Bu sorular için çok erkendi ya da belki de çok geçti. “Sen daha çok küçüksün kızım. Baban seni çok seviyor. Öyle kolay kolay vermez kimseye.”
Akşam çöktüğünde misafirler geldi. Biri orta yaşlı, iyi giyimli bir adam; diğeri ise keskin bakışlı bir gençti. Firuze sofrayı kurarken o adamların bakışlarını üzerinde hissetti. Bu bakışlar bir babanın şefkatli bakışı değildi. Bir tüccarın malına biçtiği değer gibi soğuk ve hesapçıydı. “Osman!” dedi yaşlı olan. “Sizin kızınız anlatılandan da güzelmiş. Bu yaşta böyle bir güzellik saraylara layık.”
Saray lafı geçince odada bir sessizlik oldu. Firuze kendisine yapılan iltifatın sarhoşluğuyla bu gerilimi fark etmedi. O gece yatağına girdiğinde güzel olduğu için mutlu, yarın yine bahçede koşacağı için heyecanlıydı. Hiç bilmiyordu ki o misafirler onun çocukluğunun cellatlarıydı.
Sabah güneşi yine doğdu ama babasının sesi dün akşamki gibi şefkatli değildi. “Firuze. Gel bakalım. Seninle konuşmamız gerek.” Osman Ağa derin bir nefes aldı. Dudaklarından dökülecek o cümleler Firuze’nin çocukluğunu sonsuza dek bitirecekti. “Şehre, paytahta gidiyoruz,” dedi babası gözlerini kaçırarak.
Üç gün süren o uzun yolculuk sanki zamanın dışında sisli bir rüya gibi akıp gitmişti. Araba nihayet Saltanat Kapısı’nın önünde durdu. Osman Ağa diz çöküp kızının yüzünü avuçlarına aldı. Gözyaşları sakalına süzülüyordu. “Kızım Firuze, sen artık bu sarayın, bu devletin bir parçasısın. Burada bir sultan gibi yaşayacaksın. Benim gücüm seni korumaya yetmezdi. Ama bu duvarlar seni koruyacak.” Firuze’nin dudakları titredi. Babası alnına veda öpücüğü kondurdu ve arkasına bakmaya cesaret edemeden o koca kapıdan çıkıp gitti.
Sümbül Ağa şefkatle elini Firuze’nin omzuna koydu. “Gel bakalım, gözyaşlarını sil. Haremin gülleri solmamalı.” Firuze, Sümbül Ağa’nın peşinden o efsunlu koridorlara daldı. “Ben burada ne olacağım ağam?” diye sordu. Sümbül Ağa gülümsedi. “Cariye olacaksın evladım. Ve kim bilir, belki de cihan sultanının kalbine giden yolu bulursun.”
Günler geçtikçe Firuze yürümeyi, sükut etmeyi, bir kuğu gibi süzülmeyi öğrendi. Bir sabah Sümbül Ağa nefes nefese içeri girdi. “Çabuk toparlan! Bugün hünkarımız Harem dairesinden geçecek.” Bir saat sonra Altın Yol’da 10 cariye inci taneleri gibi dizilmişti. Kanuni Sultan Süleyman içeri girdiğinde yer ona hürmet ediyordu.
Padişah Firuze’nin önünde durdu. “İsmin nedir hatun?” Firuze boğazındaki düğümü yutkunarak çözdü: “Firuze.” Sultan usulca, “Başını kaldır,” dedi. Firuze kirpikleri titreyerek başını kaldırdı ve o an yeşille ela birbirine değdi. Zaman durdu. Süleyman kuşağındaki mor ipek mendili çıkardı ve yavaşça Firuze’nin titreyen avucuna bıraktı. Bu bir davetti, bir kaderdi.
O gece Firuze sadece bir cariye olmaktan çıkıp padişahın gözdesi oldu. Lakin bir padişahın kalbine girmek, aslında ateşten bir bahçeye girmekti. Ertesi sabah Hürrem Sultan dairesinde derin bir sessizliğin ortasında oturuyordu. “Firuze,” dedi. İsim dudaklarından zehirli bir şerbet gibi dökülmüştü.
Hürrem Sultan, Firuze’yi huzuruna çağırttı. “Kaç yaşındasın hatun?” diye sordu. “14 sultanım.” Hürrem derin bir iç çekti. “Ben de tam senin yaşındayken geçtim o kapıdan. Korkma, korku insanı uyanık tutar. Ama sakın masumiyetine güvenme. Çünkü bu sarayda ilk kurban edilen şey masumiyettir.” Hürrem bu kızda 26 yıl önceki Alexandra’yı görüyordu.
“Sen çok güzelsin Firuze. Fazla güzel,” dedi Hürrem. “Güzellik bir lütuftur sanırsın ama bazen ateşten bir gömlektir. Giyeni yakar.” Firuze bu sözlerin ağırlığı altında ezildi. Hürrem ona bir teklif sundu: “Benim kanatlarımın altına gireceksin. Benim gözümle göreceksin. Ben seni kurtların şerrinden korurum ama sadakatinde bir kusur görürsem seni koruyan bu eller felaketin olur.”
Piruze başını eğdi teslimiyetle. “Sadakatim sizindir sultanım.” Hürrem onu yanına alarak kontrol altında tutmayı seçmişti. Ama sarayda barış sadece bir sonraki savaşa kadar süren bir sessizlikti. Sarayın en tepe noktasında Hafsa Valide Sultan, bu taze fidanın Hürrem’in sarsılmaz sanılan tahtını sarsıp sarsmayacağını düşünüyordu. Kader çarkı dönmeye başlamış, masumiyet ile iktidar arasındaki o ince çizgi Firuze’nin boynuna bir kement gibi dolanmıştı.
News
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi Dünyanın Kalbinin Durduğu Gün: 1258 Bağdat Felaketi 13 Şubat 1258’de…
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak Kandil’de Şafak Vakti: 12 Saatlik Sessiz Yürüyüş Kuzey Irak’ın Kandil dağları,…
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi Brezilya’nın 1944’ten önce Avrupa’daki bir savaşa asker göndereceği düşüncesi, o zamanlar…
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi Samet Bey, çevresinde her zaman bir korku çemberiyle yürürdü. Yurt dışında…
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam Yıl 1906. İngiltere’nin gururu, Winchester Katedrali sessiz bir felaketle yüzleşiyordu. 900 yıllık…
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı Bozkırın ortasında, toprağın rengiyle bir olmuş bir köyde iki kardeş yaşardı….
End of content
No more pages to load





