Üç yıl önce, rahmetli kocam Kemal Bey’i toprağa verdikten sonra hayatım, solmuş bir fotoğraf karesi gibi renksiz ve sessizdi. Bursa’nın eski, huzurlu mahallesindeki dairemiz yalnızca duvarlardan ibaret değildi; bir ömrün anılarıyla örülmüş bir kaleydi. O evde evlenmiş, tek evladımız Selin’i büyütmüş, her köşeye göz nurumuzu iliştirmiştik. Kemal gidince, Selin bana kalan tek daldı; öyle sanıyordum.
Her perşembe pazara giderdik; o gün de yeleğimi giyip eşarbımı örttüm, pazar çantamı aldım. Sokağın başında elimi çantama atınca cüzdanımı salondaki konsolun üzerinde unuttuğumu anladım. “Ah Fatma,” diye söylendim; yaşlılık işte. Geri döndüm. Daire kapısının aralık kaldığını gördüm. İçeriden kızımın sesi… Bir sevinç dalgası vurdu içime: “Gelmiş, beni merak etmiş.” Ses etmeden içeri süzüldüm.
Salonda pencere önünde, elinde telefon, yüzünde tanımadığım soğuk ve hesapçı bir gülümsemeyle konuşuyordu. “Sabret Murat, az kaldı. İhtiyar iyice bunadı. Bugün pazar parasını evde bıraktığına yemin edebilirim. Birkaç haftaya bu evin ona göre olmadığını anlar, daha küçük ve güvenli bir yere taşınmaya ikna ederim. Emlakçıyla konuştum; üç milyon lira banko. Borçları kapatırız, üstüne o hayalini kurduğun arabayı alırız. Bu yükten de kurtuluruz.” Kulaklarım uğuldadı. Kendi öz kızım beni “ihtiyar” ve “yük” diye anıyordu.
Bir film şeridi geçti gözlerimin önünden: doğurduğum gün, ilk adımlar, ateşler içinde sabahlayışım, düğünü için bozdurduğum annemin yadigârı bilezikler… O an anladım; onların planı kendi sonlarını yazıyordu. O soğuk merdiven başında, içimdeki sessizlikten yeni bir güç doğdu. Bu artık yalnızca bir daire meselesi değildi; rahmetli kocamın hatırasına, emeklerime, onuruma sahip çıkma mücadelesiydi. Kendi kaleme dönecek, ama yenilmiş değil; sessizliğini kılıç yapan bir kadın olarak.
Parktaki eski bir bankta, çocuk sesleri ve geçen insanlar yoktu benim için; sadece geçmişin hayaletleri vardı. Selin’in düğününde, “Arkadaşlarım nasıl düğün yapıyor” diye gözyaşı döküşü… Benim de sandığımdan, yirmi yıllık evliliğim boyunca bileğimden çıkarmadığım burma bilezikleri çıkarıp bozduruşum. O gün canım yanmamıştı; bugün telefondaki “ihtiyar” kelimesi iliklerimi donduruyordu.
Selin yedi yaşındayken geçirdiği ağır zatürreyi, sabaha kadar seccadede “Benim ömrümden al, onun ömrüne kat” diye yakarışımı hatırladım. Şimdi ise o çocuk, annesini bir rakamdan ibaret gören bir yabancıya dönüşmüştü. Kemal’in yıllar önce söylediği sözler yankılandı: “Bu ev bizim kalemiz. Bu dört duvar taş toprak değil; onurumuzdur. Gün gelir göçeriz; ama bu çatı başının teminatıdır. Onurunu kimseye çiğnetme; evladın bile olsa.” Demek ki Kemal o günleri görmüştü.
Eve döndüğümde, loş salonda konsoldaki mezuniyet fotoğrafına baktım. Eskiden sevgi ve gururdu; şimdi derin bir boşluk. Onlarla yüzleşmek, bağırıp çağırmak mı? Hayır. Onların silahı gürültü, yalan, entrikaydı; benimki sabır, sessizlik ve tecrübeydi. Yatak odasındaki eski ahşap sandığı, yıllar sonra ilk kez açtım. Naftalin kokusu arasında sararmış bir telefon defteri buldum. Aradığım isim: Can. Rahmetli ablamın torunu… Bir zamanlar masraflarını karşıladığımız o zeki ve saygılı delikanlı şimdi büyük bir avukat olmuştu.
Numarayı çevirdim. “Can, evladım; ben Fatma teyzen.” Sesimdeki titremeyi gizleyemedim. “Rahmetli amcanın bazı eski tapu kâğıtları var; bir ara bakıp akıl ver.” En ağır yaraları, bir zamanlar en çok merhem sürdükleriniz açarmış meğer. Telefonu kapattığımda evdeki sessizlik artık bir yazın sessizliği değildi; avın başlangıcını bekleyen bir ormanın sessizliğiydi. O ormanda avcı bendim.
Ertesi sabah sandığı yeniden açtım. Gemlik’ten yıllar önce alınan küçük zeytinliğin tapusunu buldum. Kemal, “Kötü gün dostu olur” diye gülmüştü. Meğer o kötü gün bugüne saklanmış bir anahtarmış. Tapuyu ve bazı evrakları zarfla Can’ın İstanbul’daki ofisine yolladım. İçimde ne korku ne heyecan vardı; yalnızca gerekeni yapan birinin soğuk kararlılığı.
Günler ağır aktı. Dışarıdan her şey aynıydı; ev içindeyse fırtına. O ara Selin uğradı; elinde en sevdiğim pastadan. Tatlı bir sesle “Bu ev sana büyük gelmiyor mu? Daha küçük, daha şirin bir yere taşınsan; biz de yakın olsak” diye yokladı. Yorgun bir iç çekişle, “Bilmiyorum kızım,” dedim. “Babanın hatıraları var her yerde.” Kararsız, duygusal bir anne rolünü iyi oynadım. O gidince yüzüme buz gibi bir sükûnet yerleşti.
İki gün sonra Can aradı. Profesyonel ama meraklı bir tonla: “Gemlik’teki zeytinlik ilginç. Kayıtlar temiz ama bölgeyle ilgili yeni gelişmeler var. Teyze, kimseyle —özellikle Selin abla ve eniştemle— konuşma. Ne olursa olsun benden haber beklemeden hiçbir şey imzalama.” O an hafif gülümsedim. Fırtına öncesi rüzgâr yön değiştirmişti. Bir hafta, bir ömür gibi geçti. Nihayet salı akşamı Can’ın sesi kararlı ve net geldi: “Teyzeciğim, iyi dinle. O zeytinlik, yeni yapılacak otoyol ve turizm imar planının kalbinde kalıyor. Büyük bir şirket çevredeki arazileri topluyor. Sana teklif edecekleri rakam…” Söylediği sayı, Selin’in hayal ettiği üç milyonun neredeyse on katıydı.
Gözlerim doldu; bu defa kedere değil, Kemal’in sessiz bilgeliğine duyduğum minnete. “Ne yapacağız?” diye fısıldadım. “Şimdilik bekleyeceğiz,” dedi Can. “Rakamı artırarak dönecekler. Sen rolüne devam et.”
Selin ve Murat’ın sabrı taşmaya başladı. Ziyaretler sıklaştı; sahte şefkat yerini sabırsızlığa bıraktı. Bir akşam Murat elinde dosyayla geldi. Vekâletnameyi önüme koydu: “Yenge, seni yormayalım; evi satma dahil her işlemi biz halledelim.” Kan beynime sıçradı ama belli etmedim. “Haklısınız evladım,” dedim usulca. “Ama Can’a sözüm var. Amcasının emanetine o bakacak. O tamam demeden bir şey imzalayamam. Babanızın ruhu incinir.” Rahmetlinin adını anmam, onları köşeye sıkıştırdı. Murat diş sıkarak sustu; Selin, “Madem bakacak, bekleyelim,” dedi.
Bir hafta sonu Murat, bölgenin “en iyi emlakçısı” Orhan Bey’le geldi. Kahve yaptım, sessiz kaldım. Orhan Bey evi gezip ciddi bir sesle konuştu: “Konum güzel ama bina eski. Üstelik burada kentsel dönüşüm konuşuluyor; belirsizlik var. Şu dönemde kimse bu eve yüksek bedel vermez.” Murat’ın yüzü bembeyaz kesildi. İlk darbe yerini bulmuştu.
Sonra Murat’ın kredi başvurusunun reddedildiğini, alacaklıların kapıya dayandığını öğrendim. Akşam geldiler; Selin ağlamaktan şişmiş gözlerle, “Artık gücümüz kalmadı; lütfen vekâleti imzala,” dedi. El işime devam ederek, sakince, “Telaşa gerek yok,” dedim. “Herkes eninde sonunda kalbinin ekmeğini yer.” Cümle odanın ortasına sessiz bir bomba gibi düştü.
İki gün sonra kapı sertçe çalındı. Selin ve Murat yüzlerinde buz gibi kararlılıkla içeri daldı. Murat dosyayı sehpaya attı: “Yeter! Ya bugün imzalarsın ya da seni mahkeme kararıyla vasi altına aldırırız. ‘Akli dengesi yerinde değildir’ raporunu almak zor mu? Unutkan olduğunu, kendine bakamadığını söyleriz.” Bu, en zalim kartlarıydı. Selin mezar taşı gibi sessiz ve soğuktu.
Örgü şişlerini bıraktım, yüzlerine baktım. “Madem öyle istiyorsunuz,” dedim, kaleme uzanır gibi yaptım. Murat’ın gözleri parladı, Selin derin bir nefes aldı. “Yalnız,” dedim, “önce bir misafirimiz var.” Tam o sırada kapı zili çaldı.
Can, üzerine tam oturan takımıyla içeri girdi; yanında şık ve ciddi bir beyefendi. “Selin abla, Murat enişte,” dedi. “Arslan İnşaat’ın proje yöneticisi Levent Bey, teyzemin Gemlik’teki arazisi için son tekliflerini iletmek üzere burada.” Levent Bey deri çantasından dosyayı çıkarıp vekâletnamenin yanına koydu: “Yönetim kurulumuzun son kararı. Net teklifimiz…” Rakamı söylediğinde odada ölüm sessizliği oldu. Murat’ın ağzı bir karış açıldı, Selin’in rengi kireç gibi oldu.
Can son hamlesini yaptı: “Ayrıca, teyzem bu vekâletnameyi imzalamayacak. Çünkü bu daire artık onun mülkü değil. Teyzem bir hafta önce dairesinin tamamını, evlatları tarafından dışlanan, bakıma muhtaç yaşlılara hizmet veren Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışladı. Evraklar burada. Yasal olarak evi boşaltmanız için bir ay süreniz var.”
Zaman durdu. Murat yığılıp koltuğa çöktü, Selin’in yüzündeki beyazlık mora döndü. Murat kükredi: “Sen ne hakla aile meselesine karışıyorsun? Hepsini sen planladın!” Can buz gibi bir sesle: “Ben sadece teyzemin haklarını korudum. Siz onun en temel hakkı olan onuruna saygı duymadınız.” Murat bu kez bana döndü: “Bunu bize nasıl yaparsın? Biz senin aileniz!” Selin dizlerinin üzerine çöktü, gözyaşları timsah gibi akıyordu: “Anne, ne olur yapma. Biz ettik sen etme. Biz senin canın, kanın…”
Koltuğumda dimdik oturdum. “Ben size kıymadım, Selin,” dedim; sesim tanımadığım kadar net ve soğuktu. “Siz, benim için ‘ihtiyar’ ve ‘yük’ dediğiniz gün, aramızdaki son bağı kestiniz.” Pencereye yürüdüm: “Bu ev, artık onurlu insanlara; gerçekten bakıma muhtaç olanlara hizmet edecek. Ana babasının emeğini hiçe sayanlara değil.”
Levent Bey kartvizitini bırakıp saygıyla eğildi: “Satış için avukatınızla ararsınız.” Can kapıyı işaret etti: “Sanırım konuşacak başka bir şey kalmadı. Teyzemin dinlenmesi gerek.” İki gölge gibi çıktılar; arkalarında ağır bir hayal kırıklığı bırakarak.
Can salona döndüğünde, “İyi misin, teyzeciğim?” diye sordu. “İyiyim evladım,” dedim; artık bana ait olmayan ama benim tarafımdan kurtarılmış odaya bakarak. “Bazen zaferin tadı küle benziyormuş,” diye fısıldadım. “Ama yutulması gereken bir külmüş.”
Fırtınalı geceden sonra aylar aktı. Can’ın desteğiyle Gemlik’teki zeytinliği sattık; gelen para hayal bile edemeyeceğim kadar büyüktü. O paraya bakınca aklıma gelen tek şey, Kemal’in bilge gülümsemesiydi. Bu para, onurumun bedeliydi; dikkatle harcanmalıydı.
Bursa’daki daireyi Darüşşafaka’ya devretme işlemleri tamamlandı. Son eşyalarımı alırken her odaya ayrı ayrı veda ettim; ne acı ne pişmanlık vardı, sadece bir görevi hakkıyla bitirmenin huzuru. Kapıyı son kez kilitlediğimde geçmişimi de orada bıraktım.
İstanbul’da, Can’a yakın, uzaktan Boğaz’ı gören aydınlık bir daire aldım. Eski evden küçük ama umut dolu duvarlar… Balkondaki sardunyalar ve fesleğenler kısa sürede coştu; içimdeki yeni yaşam sevinci gibi.
Bir ay sonra Selin aradı. Telefonda ağlıyor, “Mahvolduk. Murat işini kaybetti; borçtan haciz geliyor. Ne olur yardım et, sen bizim annemizsin,” diyordu. Derin bir nefes aldım; son sınavım buydu. “Selin,” dedim sakince, “ben bir anne olarak hakkımı helal ediyorum; kalbimde size kin yok. Ama o para benim geleceğimin ve huzurumun güvencesi; babanın bana son emaneti. O para, senin bitmeyen hırslarının ve kocanın sorumsuz borçlarının ödeme defteri değil. Artık kendi hayatınızı kendiniz kuracaksınız. Tıpkı benim bu yaştan sonra yeniden başladığım gibi.” O günden sonra bir daha aramadı.
Ben yeni hayatıma dört elle sarıldım. Sabahları Can’ın çocuklarının —artık torunum sayılan o küçük yaramazların— sesiyle uyandım. Kekler yaptım, parklara götürdüm, masallar anlattım. Apartmanda dostluklar kurdum; kırk yıllık hatırı olan kahveler içtik, sırlarımızı paylaştık. Belediyenin el sanatları kursuna yazıldım; yeni insanlar, yeni uğraşlar ruhuma ilaç gibi geldi.
Bir akşamüstü, İstanbul’un ışıkları birer birer yanarken balkonda çayımı yudumluyordum. Aşağıda milyonlarca insan, milyonlarca hikâye… Artık ben de onlardan biriydim: Kendi hikâyesini yeniden yazmış, küllerinden doğmuş bir kadın. Elimi sardunyaların kadife yaprağına dokundurdum; o küçük fidan toprağa sımsıkı tutunmuş, inatla çiçek açmıştı. Tıpkı benim gibi. Bursa’daki büyük anılarla dolu evde ne kadar yalnız olduğumu o an idrak ettim: Orası geçmişimdi; burası ise geleceğim.
Boğaz’ın ışıklarına baktım; bir zamanlar omuzlarımı çökerten yük uçup gitmişti. Anladım: Gerçek miras, tapu senetlerindeki rakamlar ya da banka hesapları değilmiş. Mal mülk gelip geçer; asıl miras, insanın en sert fırtınalardan sonra kendi içinde, kendi elleriyle inşa ettiği sarsılmaz huzurmuş. Kendi onuruna sahip çıkmanın o sessiz ama güçlü tadıymış.
Ben Fatma Yılmaz, yetmiş beş yaşında; bir gün, kızımın telefonda “ihtiyar” dediğini duydum. O gün kalbim bin parçaya bölündü; ama kırılan kalbin içinde saklı mirası da o gün buldum. Sessizliği kılıca, sabrı kalkana dönüştürdüm. Zeytinliğin tapusunda saklı bir anahtar, bir avukatın vefası, bir vakfın şefkati ve bir kadının onuru… Hepsi birleşip kaderin asıl senaryosunu yazdı. Onlar beni kapı dışarı etme planı kurarken, kendi sonlarının kapısını araladı.
Şimdi bu küçük balkonda, sardunyalarımın arasında, kendi mirasımın keyfini çıkarıyorum: Huzur. Bu huzur, dünyadaki bütün servetlerden daha kıymetli. Ve biliyorum ki herkes eninde sonunda kalbinin ekmeğini yer. Ben kendi kalbimin emeğini yiyorum; ne eksik, ne fazla.
News
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
End of content
No more pages to load






