Ankara’nın Son Kalesi Yıkıldığında, Bir Milletin İradesi Nasıl Çelikleşti? Geri Çekilme Emrini Vermeyen Komutanın Gizli Hikâyesi.
13 Ağustos 1921: Cehennemin Bozkırdaki Şubesi
Anadolu bozkırının ortasında, Sakarya Nehri’nin doğusunda, Polatlı yakınlarında hava genzi yakan bir toz ve kavurucu bir sıcakla doluydu. Ne bir ağaç gölgesi vardı, ne de serin bir su birikintisi. Sadece sarı sıcak, çatlamış kuru toprak ve ölümün o ağır, mide bulandırıcı kokusu.
Bu çorak coğrafya, sanki bir milletin kaderinin yazılacağı, kadim bir tiyatro sahnesiydi.
Türk Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, derme çatma bir köy evinin sineklerin vızıldadığı odasında, masaya serilmiş haritaya bakıyordu. Yüzü, omuzlarındaki yükün ağırlığıyla yaşından çok daha yaşlı görünüyordu. Gözlerinin altı mosmordu; günlerdir uyku nedir unutmuştu.
Omuzlarında sadece apoletleri değil, bir milletin var olma ya da yok olma yükü vardı.
Durum felaket derecesindeydi. Daha bir ay önce Kütahya-Eskişehir muharebelerinde alınan ağır yenilgi, Türk ordusunun belini bükmüştü. Ordu, apar topar Sakarya Nehri’nin doğusuna çekilmişti.
Ankara’da meclis karışık, vekiller panik içindeydi. Kayseri’ye taşınmayı teklif edenler, top seslerini duymaya başlayan halkın korkusu… Başkentin tüm bu kaygısı ve kaosu İsmet Paşa’nın sırtına yüklenmişti.
Haritadaki kırmızı oklara baktı. Yunan ordusu geliyordu. Yürüyerek değil, bir sel gibi akarak geliyordu. Yüz binden fazla asker, İngilizlerin verdiği en modern uçaklar ve kamyonlar…
İsmet Paşa’nın elinde ne vardı?
Çarıkları delik, tüfeklerinin yarısının mekanizması bozuk, yiyecek ekmeği zor bulan ve morali bozuk bir ordu. Ancak bu ordunun kalbinde, tüm yoksulluğa rağmen sönmeyen bir iman ve mecburiyet ateşi yanıyordu.
Yaveri elinde bir raporla içeri girdi: “Paşam, düşman keşif uçakları yine tepemizde. Mevzilerimizi tespit ediyorlar.”
İsmet Paşa acı bir tebessümle başını kaldırdı. “Tespit etsinler,” dedi. “Görecekleri şey onları yanıltacak.”
Çünkü İsmet Paşa ve Başkomutan Mustafa Kemal, askeri tarihte eşi benzeri görülmemiş, delice bir savunma hattı kuruyorlardı. Klasik, düzgün bir hat yoktu. Mevziler dağınık, kopuk ve derinlemesine kazılmıştı.
Bu, Avrupa Harp Akademileri’nde okutulan müstahkem mevki doktrinine tamamen aykırıydı. Bu, bir çaresizlik stratejisiydi; yokluğun ve mecburiyetin dayattığı, ancak düşmanın henüz kavrayamadığı bir diriliş yolu.
Papoulas’ın Kibri ve Alaycı Kahkahası
Cephenin karşı tarafında, sadece 20 kilometre ötede, Yunan Küçük Asya Ordusu Başkomutanı General Anastasios Papoulas, kurmaylarıyla birlikte son derece neşeli bir öğle yemeği yiyordu. Papoulas, Kral Konstantin’e Ağustos bitmeden Ankara’da çay içme sözü vermiş, kendine güvenen, hırslı bir askerdi.
General Papoulas, dürbünüyle Sakarya Nehri’nin ötesindeki Türk mevzilerine baktı ve yanındaki Kurmay Başkanı Albay Pallis’e dönerek kahkahalar attı.
“Şunlara bak Pallis,” dedi, eliyle Türk tarafını işaret ederek. “Bu bir savunma hattı mı, yoksa köstebek yuvası mı? Düzenli bir siper hattı bile yok. Mevzileri kopuk kopuk, kanatları açık. Bunlar askerliği unutmuş.”
Albay Pallis sırıttı: “Türkler bitti Generalim. Eskişehir’de bellerini kırdık. Şimdi burada sadece son nefeslerini veriyorlar. Bu bir savaş olmayacak. Bu bir yürüyüş olacak. Ankara’ya zafer yürüyüşü.”
Papoulas purosunu yaktı. “İsmet denen o adamı biraz tanırım. İnatçıdır ama stratejist değildir. Bizi burada, bu nehrin kenarında durdurabileceğini sanıyor. Ama benim Balos planım işlediğinde o dağınık mevzileri bir saatte çökecek.”
Yunan planı basitti ama korkunçtu: Türk ordusunun sol kanadına, yani güney tarafına, tüm güçleriyle yükleneceklerdi. Türkleri kuşatacaklar ve Ankara yolunu açacaklardı. Matematiksel olarak Yunan ordusu üç kat daha güçlü, topçu ateşi olarak ise beş kat daha üstündü.
Papoulas’ın saçma dediği, alay ettiği o savunma düzeni, aslında Türklerin elindeki tek şanstı. Ancak kibir, Yunan generalin gözünü kör etmişti. O, karşısında bir ordu değil, bir avuç kaçak görüyordu. Düşman, Türk’ün son kalesinin sadece taş ve toprak olduğunu sanıyordu; oysa kale, imandan örülmüştü.
23 Ağustos 04:30: Toprak Kana Boyandı
14 Ağustos günü Yunan ordusu ileri harekâta başladı. İsmet Paşa cephe karargâhında telefonun başındaydı. Gelen raporlar iç karartıcıydı: “Düşman Sivrihisar’ı geçti. Süvariler kanatlardan sarkıyor. Paşam, cephanemiz sadece üç gün yetecek kadar.”
İsmet Paşa alnındaki teri sildi. Yanında oturan Fevzi Paşa (Çakmak) her zamanki gibi sakin, adeta bir dağ gibi duruyordu.
“Gelsinler İsmet,” dedi Fevzi Paşa. “Ne kadar içeri girerlerse, mezarları o kadar derin olur.”
Ancak Ankara’dan gelen telgraflar İsmet Paşa’nın sinirlerini geriyordu. Meclis, ordunun neden Sakarya’nın doğusuna çekildiğini sorguluyor, “Vatanı terk mi ediyorsunuz?” diye hesap soruyordu. İsmet Paşa bir yandan düşmanla, bir yandan yoklukla, bir yandan da kendi meclisiyle savaşıyordu.
22 Ağustos gecesi, büyük fırtına öncesi son sessizlik yaşandı. Yunan ordusu, Mangal Dağı ve Türbetepe karşısına yerleşmişti. Yüz binlerce askerin, binlerce topun ve aracın gürültüsü kesilmişti. Sadece cırcır böcekleri ve rüzgârın sesi vardı.
İsmet Paşa atına bindi ve cepheyi teftişe çıktı. Siperlerdeki askerlerin yüzüne bakıyordu. Çoğu köylü çocuğu olan bu Mehmetçikler, ellerindeki mavzerleri sıkı sıkı tutuyordu. Gözlerinde elbette korku vardı. Karşılarında dünyanın en büyük devletlerinin desteklediği bir ölüm makinesi duruyordu.
Ama o korkunun hemen arkasında başka bir şey parlıyordu: İman, görev bilinci ve vefa. Gidecek yerleri yoktu. Arkası Ankara’ydı, arkası evleriydi, namuslarıydı.
Bir siperde durdu. Genç bir teğmene sordu: “Durumun nedir evlat?”
Teğmen selam verdi. Üniforması yamalıydı ama sesi gür çıktı: “Mermimiz az Paşam. Ekmeğimiz kuru. Ama süngümüz sivri.”
İsmet Paşa’nın boğazı düğümlendi. “Dayanacağız,” dedi. “Dayanmak zorundayız.”
O gece Yunan karargâhında General Papoulas son emrini verdi: “Yarın sabah şafakla birlikte taarruz. Hedef Ankara. Türk ordusunu kuşatın ve imha edin. Esir almakla vakit kaybetmeyin, süpürün.” Papoulas emindi ki, Ankara’da giyeceği zafer üniformasını bile hazırlatmıştı.
23 Ağustos sabahı saat 04:30. Gökyüzü henüz kızıla boyanmamıştı ki, Yunan topçusu ateşe başladı. Bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri Anadolu topraklarının gördüğü en yoğun bombardımandı. Yer gök inledi, toprak havaya kalktı. Türk mevzileri daha güneş doğmadan cehenneme döndü.
İsmet Paşa dürbünüyle Mangal Dağı’na baktı. Dağ, patlamalardan dolayı görünmez olmuştu. Sanki bir yanardağ patlıyordu.
“Başlıyoruz,” dedi kendi kendine. “Allah yardımcımız olsun.“
Papoulas, dürbününden bakarken gülümsüyordu. “İşte,” dedi. “Türk savunması parçalanıyor. Bu iş öğlene biter.”
Ama o iş öğlene bitmeyecekti. O iş, 22 gün 22 gece sürecek, her bir metrekaresi kanla sulanacak ve tarihin gördüğü en kanlı boğuşmalardan birine, bir Subaylar Savaşı’na dönüşecekti. Papoulas’ın kahkahası, boğazında düğümlenecek bir çığlığa dönüşmek üzereydi.
24 Ağustos: Yıkılan Hatlar ve Çelik İrade
Cehennemin ikinci günüydü. Yunan topçusu 24 saat aralıksız dövmüştü. Toprak o kadar altüst olmuştu ki, siperlerin yerini dev kraterler almıştı.
Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, Alagöz karargâhında, telefonun başında donup kalmış gibiydi. Hattın diğer ucundaki tümen komutanının sesi, hışırtılar ve patlama sesleri arasında titreyerek geliyordu: “Paşam! Mangal Dağı… Mangal Dağı düştü!“
İsmet Paşa’nın yüzü kireç gibi beyazladı. Mangal Dağı, savunmanın kilit taşıydı. Güney kanadının en hâkim tepesiydi. Orayı kaybederlerse, Yunan ordusu Türk ordusunun arkasına sarkabilir, tüm ikmal yollarını kesebilirdi.
“Nasıl düşer!” diye bağırdı İsmet Paşa, sesi nadiren duyulan bir öfkeyle titriyordu. “Nasıl bırakırsınız!”
“Paşam… Dayanamadık. Yağmur gibi mermi yağdı. Tabur komutanı şehit oldu. Askerin yarısı eridi. Kalanlar geri çekilmek zorunda kaldı.”
Telefon kapandı. Odada ölüm sessizliği vardı. Klasik askeri kurallara göre, kilit bir tepe düştüğünde ordunun kuşatılmamak için derhal topyekûn geri çekilmesi gerekirdi. Yani Ankara’ya kadar kaçmak. Kütahya’da böyle olmuştu. Eskişehir’de böyle olmuştu. Şimdi herkes İsmet Paşa’nın dudaklarından çıkacak o geri çekilin emrini bekliyordu.
Ama karşı tarafta, Yunan karargâhında bayram havası vardı. General Papoulas, Mangal Dağı’nın alındığı haberini aldığında, yanındaki İngiliz askeri ateşesine dönüp gururla gülümsedi. “Gördünüz mü Albay?” dedi. “Size söylemiştim. İsmet’in bu derme çatma savunması bir iskambil kulesi gibi. Bir kartı çektim, hepsi yıkılıyor. Kapı açıldı. Artık Ankara’ya kadar önümüzde kimse duramaz.”
Papoulas hemen bir emir yazdırdı: “Tüm kuvvetlerle yüklenin! Türkler panik halinde kaçıyor. Onlara nefes aldırmayın. Süvarileri salın, kaçanları kılıçtan geçirsinler!”
Yunan askerleri zafer sarhoşluğuyla ilerliyordu. Karşılarındaki siperlerin boş olduğunu, Türklerin silahlarını atıp kaçtığını sanıyorlardı. Ama İsmet Paşa kaçmıyordu.
Alagöz karargâhında, o küçük odada, İsmet Paşa haritanın üzerine eğilmişti. Yanında Mustafa Kemal Paşa oturuyordu. Başkomutanın kaburgaları kırıktı. Nefes almakta zorlanıyordu ama gözleri zehir gibiydi.
İsmet Paşa Mustafa Kemal’e baktı. İki silah arkadaşı, konuşmadan anlaştılar.
“Çekilmeyeceğiz,” dedi İsmet Paşa. Sesi artık titremiyordu. “Bütün orduyu çekmeyeceğiz. Sadece kırılan parçayı, Mangal Dağı’ndaki birliği biraz geriye alacağız. Hemen arkasındaki tepede yeni bir hat kuracaklar.”
Bir kurmay subay itiraz etmeye cesaret etti: “Ama Paşam, bu intihar! Hat delindi. Düşman o delikten içeri girip bizi böler!”
İsmet Paşa subaya döndü. Gözleri kan çanağı gibiydi: “Bölünürse bölünsün. Girdikleri yerde boğacağız onları. Hattı savunmuyoruz artık beyefendi. Hattı unutun. Toprağı savunuyoruz. Her tepe, her çukur, her taş parçası bir mevzidir. Birini alırlarsa, diğerinde duracağız. Onu da alırlarsa, bir arkadakinde.”
İşte bu, delilikle deha arasındaki ince çizgideki, askeri literatürde olmayan bir emirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın tarihi emrinin özü buydu: “Hattı değil, sath’ı müdafaa edeceğiz. Ve o satıh, bütün vatandır!”
Bu saçma savunma sahada uygulanmaya başladığında, Yunanlıları şoka uğrattı.
Yapışkan Bataklık: Satıh Müdafaası
25 Ağustos günü, Yunan 1. Kolordusu Mangal Dağı’ndan aşağıya kaçan Türkleri kovalamak için rahatça indi. Düzenleri bozuktu. Nasıl olsa Türkler panik halindeydi.
Ama birden, sadece 1 kilometre gerideki sıradan, isimsiz bir tepeden, Türbetepe yamaçlarından yoğun bir makineli tüfek ateşi başladı. Yunan öncü birlikleri neye uğradığını şaşırdı. Ekinler gibi biçildiler.
“Ne oluyor!” diye bağırdı Yunan albayı. “Bunların kaçması gerekiyordu!”
Kaçmamışlardı. İsmet Paşa’nın emriyle geri çekilen askerler, buldukları ilk yükseltide durmuş, çukurlar kazmış ve namlularını tekrar düşmana çevirmişlerdi. Bu, yılmayışın ve fedakârlığın en somut örneğiydi.
General Papoulas, haberi aldığında sinirlendi. “Önemli değil! Birkaç fanatik direniyor. Topçuyu yönlendirin, o tepeyi de alın!”
Yunan topçusu o tepeyi dövdü. Piyade akın etti. Kanlı boğuşmalar, süngü hücumları yaşandı. Tepe, saatler süren boğuşma sonunda Yunanlıların eline geçti. Papoulas, “Tamam, şimdi bitti!” dedi.
Ama bitmemişti. O tepenin arkasındaki daha küçük bir tepeden yine ateş başladı. Papoulas’ın yüzündeki gülümseme solmaya başladı. Bu nasıl bir savaştı? Türkler bir hattı kaybedince komple geri çekilmiyorlardı. Sadece 500 metre geri gidip yeniden savaşıyorlardı.
Bu, bir orduyla savaşmak gibi değildi. Bu, yapışkan, ölümcül bir bataklıkla savaşmak gibiydi. İlerledikçe daha çok saplanıyorlardı.
Cephenin her yerinde durum aynıydı: Güzelimcektepe, İkiztepe, Kartaltepe, isimsiz yüzlerce tepe. Her biri için Yunan ordusu saatlerce uğraşıyor, tonlarca mermi harcıyor, yüzlerce asker kaybediyordu.
İsmet Paşa karargâhta bir orkestra şefi gibiydi ama yönettiği senfoni bir kaos senfonisiydi.
“5. Tümen zorda mı? Üçüncü gruptan bir taburu oraya kaydırın! Demirci Mehmet Efe’nin süvarilerini kanada yollayın! Cephane bitti mi? Süngü taksınlar, taş atsınlar ama duracaklar!”
İsmet Paşa’nın üzerindeki üniforma terden sırıl sıklamdı. Günlerdir botlarını çıkarmamıştı. Yemek yemeyi unutuyordu. Sadece sigara ve kahve.
Savaşın şiddeti arttıkça, şiddetin türü de değişiyordu. Artık sadece mermiler değil, susuzluk da öldürüyordu. Türk askeri, dilini damağını kurutan bir susuzlukla savaşıyordu. Mataralarındaki son damlaları, ısınan makineli tüfeklerin namlularını soğutmak için kullanıyorlardı. Vatan için canlarını feda etmek, onlar için bir onur meselesiydi.
Subaylar Savaşı ve Feda Edilen Bir Nesil
27 Ağustos – 2 Eylül 1921. Sakarya Meydan Muharebesi, artık bir askeri operasyon olmaktan çıkmış, tarafların birbirini dişleriyle, tırnaklarıyla parçaladığı ilkel bir boğuşmaya dönüşmüştü. Mustafa Kemal Paşa’nın Melhame-i Kübra, yani Büyük ve Kanlı Savaş olarak adlandırdığı o kıyamet günleri yaşanıyordu.
İsmet Paşa, masanın üzerine yığılmış şehit listelerine bakıyordu. Elleri titriyordu. Bu listeler sadece sayılardan ibaret değildi. İçlerinde okul arkadaşları, Harbiye’den tanıdığı devreleri, bizzat rütbelerini taktığı genç teğmenler vardı.
Sakarya, tarihe Subaylar Savaşı olarak geçecekti. Çünkü Türk askeri cephanesiz ve yorgundu. Onları o ölüm kusan makineli tüfeklerin üzerine sürmek için sadece emir yetmiyordu. Birinin “Benimle gelin!” diyerek en öne atılması gerekiyordu.
İşte o biri, Türk subayıydı. Yüzbaşı Faruk, Teğmen Ali, Binbaşı Hüseyin, birer birer askerlerinin önünde göğüslerinde açılan kırmızı güllerle toprağa düşüyorlardı.
İsmet Paşa, her telefon çalışında yüreği ağzına gelerek ahizeyi kaldırıyordu: “Alo! Paşam, 7. Tümen komutanı yaralandı. Paşam, 42. Alay komutanı şehit. Paşam, bölükleri yönetecek teğmen kalmadı. Çavuşlar komuta ediyor.”
İsmet Paşa dişlerini sıkmaktan çenesine kramp girmiş halde emir verdi: “Yedek subayları gönderin! Mülkiye’den, Tıbbiye’den gelen çocukları, hepsini cepheye sürün!”
Bu, bir neslin feda edilişiydi. Okumuş, aydın, Türkiye’nin geleceğini kuracak olan o pırıl pırıl beyinler, Sakarya’nın tozlu toprağında vatanın temeli oluyorlardı. Sadakat, ancak böyle bir fedakârlıkla taçlanabilirdi.
Yunan tarafında ise General Papoulas’ın kibri, yerini yavaş yavaş dehşete bırakıyordu. Sahra hastaneleri dolup taşmış, yaralılar açık arazide güneşin altında inliyordu.
“Neden ilerlemiyoruz!” diye sordu Papoulas, kolordu komutanına.
“İlerlemek mi General? Türkler şeytan gibi savaşıyor. Bir tepeyi alıyoruz, seviniyoruz ama gece süngü hücumuyla geri alıyorlar. Ertesi gün biz tekrar alıyoruz. Aynı tepe için on kere savaşıyoruz.”
Papoulas’ın saçma dediği o hat savunması, şimdi Yunan ordusunu yutan bir bataklığa dönüşmüştü.
2 Eylül: Ankara’ya Elli Kilometre Kala
2 Eylül’de kriz zirveye ulaştı. Yunan ordusu tüm gücüyle Çal Dağı’na yüklendi. Çal Dağı, Ankara’nın kilidiydi. Orayı alırlarsa, önleri dümdüz ovaydı.
İsmet Paşa, elindeki son ihtiyatları, son barutları oraya sürdü. Muharebe o kadar şiddetlendi ki, tüfekler ateş almaz oldu. Süngüler kırıldı. Askerler yumruklarla, taşlarla, birbirlerinin boğazına sarılarak savaştı. Toz bulutu güneşi kapattı.
İsmet Paşa dürbünüyle Çal Dağı’na bakarken, yanındaki yaverin ağladığını gördü. “Neden ağlıyorsun çocuk?” diye sordu sertçe.
“Paşam,” dedi yaver. “O dağda abim var.”
İsmet Paşa dürbünü indirdi. Elini yaverin omzuna koydu. “O dağda hepimizin abisi var. Hepimizin babası var.“
Yunanlılar Çal Dağı’nı ele geçirdi. Haber karargâha ulaştığında, sanki bir idam kararı okunmuş gibi sessizlik oldu. Ankara yolu açılmıştı. Geri çekilmek, bu sefer gerçekten sondu.
Mustafa Kemal, o an tarihin akışını değiştiren iradeyi gösterdi. Parmağını haritada Çal Dağı’nın hemen arkasındaki sırtlara koydu: “Burada,” dedi, “burada duracağız.“
İsmet Paşa itiraz etmedi: “Emredersiniz Paşam.”
Tüm birliklere emir gitti: “Geri adım atan vurulur. Çal Dağı’nın hemen arkasında yeni mevzi kazın. Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.”
Bu emir, insanüstü bir emirdi. Yorgunluktan ayakta duramayan Türk askeri, komutanlarının bu çelik dignity ve iradesini hissetti. Sadece 1 kilometre geride, tırnaklarıyla toprağa kazıp, yeni bir et ve kemik duvarı ördüler.
Papoulas Çal Dağı’na çıktığında, zafer kazandığını sandı. Ama dürbününü kaldırdığında, hemen karşıdaki sırtlarda yine o lanet olası Türk bayraklarını ve siperlerini gördü.
“Bitmiyorlar!” diye bağırdı Papoulas, şapkasını yere fırlatarak. “Bunlar yerden mi bitiyor? Hepsini öldürdük sanıyordum!”
Komutanları endişeliydi: “Generalim, mühimmatımız kritik seviyede. Askerler isyan noktasında. Ankara’ya gideceğiz dedik. Cehenneme geldik diyorlar.”
Savaş artık strateji savaşı değildi. Savaş, artık bir irade savaşıydı. Kimin sinirleri daha önce boşalırsa, o kaybedecekti. Yunan ordusu fiziksel olarak ilerlemişti ama psikolojik olarak duvara toslamıştı. Türk ordusu ise fiziksel olarak bitmişti ama psikolojik olarak arkasındaki vatan toprağından güç alarak devleşiyordu.
5-9 Eylül: Duraklama ve Avcının Sabrı
Savaşın 15. günü geride kalırken, Sakarya Ovası’nda tuhaf bir durum ortaya çıkmıştı. Haritaya bakan herhangi bir Avrupalı uzman, “Yunan ordusu kazandı” derdi. Ama sahada gerçek bambaşkaydı.
Papoulas karargâhının önünde volta atıyordu. “Neden bitmiyor?” diye soruyordu kendi kendine. Askeri mantığa göre bu kadar kayıp veren bir ordu teslim bayrağını çekerdi. Ama Türkler, mantık dışı bir şekilde direniyordu. Papoulas’ın saçma dediği o savunma stratejisi, Yunan ordusunun enerjisini emen bir kara deliğe dönüşmüştü.
İkmal hattı kopmak üzereydi. Askerler aç ve susuzdu. Papoulas’ın kurmayları, “Askerlerimiz motor radyatörlerindeki suyu içmeye çalışıyor,” diyordu.
Türk cephesinde ise durum fiziksel olarak daha kötü ama ruhsal olarak daha diriydi. İsmet Paşa cephe hattında dolaşıyordu. Bir çavuşun yanına oturdu: “Mermim bitti, süngüm kırıldı. Ama şu taşlar var ya Paşam, bunlarla bekliyorum gavuru. Vallahi billahi geçirtmem.”
İsmet Paşa anladı: Yunan ordusu toprak kazanmaya çalışıyordu. Türk ordusu ise vatan savunuyordu. Aradaki fark buydu. Biri emirle, diğeri inançla savaşıyordu.
7 Eylül günü Fevzi Paşa, İsmet Paşa’ya döndü: “İsmet, düşman durdu.”
İki gündür ciddi bir taarruz yoktu. Saldırı güçlerinin kulminasyon noktasına ulaştılar. Yay gerildi, gerildi ve artık kopma noktasında. Bir adım daha atacak dermanları kalmadı.
Bu, savaşın dönüm noktasıydı. Yunan ordusu, devasa bir balina gibi karaya vurmuştu. Hareket edemiyordu. Kendi ağırlığı altında eziliyordu.
İsmet Paşa, düşmanın bu duraklamasını bir avcı gibi hissetti. Mustafa Kemal Paşa’ya telgraf çekti: “Düşman taarruz gücünü kaybetmiştir. Mevzilerinde hareketsizdir. Karşı taarruz için hazırlıklara başlıyoruz.“
Mustafa Kemal’in cevabı kısa ve netti: “Gözlerinden öperim İsmet. O an gelmiştir.“
Karşı taarruz demek kolaydı, yapmak zordu. Türk ordusu da bitikti. Ama İsmet Paşa, kurmaylarına o tarihi gerçeği söyledi: “Düşman da ayakta duramıyor. Hatta onlar bizden daha kötü durumda. Çünkü onlar neden burada olduklarını unuttular. Biz ise biliyoruz. Son bir gayret, son bir nefes. Onları iteceğiz. Sadece bir adım geriletirsek, gerisi çorap söküğü gibi gelir.”
O gece, Türk ordusunda diriliş hazırlığı başladı. Yaralılar sargılarını sıkılaştırdı. Son mermiler paylaştırıldı. Papoulas çadırında umarım Türkler saldırmaz diye dua ediyordu. Ama duası kabul olmayacaktı. Çünkü Türk milletinin bittim dediği an, aslında yettim dediği andı.
10 Eylül 1921: Diriliş Hücumu
Tarih kitapları bazen tek bir günü, tek bir saati dönüm noktası olarak yazar. O gün, o saatti.
22 gündür dayak yiyen, ezilen, sürekli geri adım atmak zorunda kalan, aç ve susuz Türk ordusu, o sabah şafakla birlikte siperlerinden çıktı.
Bu, askeri mantıkla açıklanamayacak, fizik kurallarına aykırı bir olaydı.
İsmet Paşa, Duattepe’nin yamaçlarında dürbünüyle manzarayı izliyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Karşısında gördüğü şey, bir ordu değil, bir milletin şahlanışıydı.
Hücum boruları çaldığında, o yorgun bedenler, sanki içlerine ilahi bir güç üflenmiş gibi ileri atıldı.
Yunan cephesinde ise tam bir şok ve dehşet hâkimdi. General Papoulas, sabah kahvesini içerken cepheden gelen panik dolu telefonlarla sarsıldı: “Generalim! Türkler saldırıyor! Ne? Hangi kanattan? Her yerden! Her yerden geliyorlar!“
Papoulas “Olamaz!” diye bağırdı. Onların bitmiş olması lazımdı.
Ama İsmet Paşa’nın o saçma savunma stratejisi, Yunan ordusunu öyle bir yormuş, cephanesini ve moralini öyle bir tüketmişti ki, Türklerin bu son yumruğu, camdan bir çeneye inen balyoz gibi oldu.
Yunan savunma hattı saatler içinde çöktü. Önce Kartaltepe geri alındı. Sonra Çal Dağı. O günlerce uğraşıp, binlerce asker feda ederek aldıkları tepeler, şimdi birer birer ellerinden kayıp gidiyordu.
Yunan askerleri tüfeklerini atıp kaçmaya başladı. Subaylar, o insan selini durduramıyorlardı.
Papoulas, karargâhında haritaları yere fırlattı. O meşhur Ankara planı, şimdi ayaklar altındaydı. Gurur yerini acı bir bozguna bırakmıştı.
22 gün 22 gece süren, her adımın bedelinin canla ödendiği bu savaş, 13 Eylül’de Türk ordusunun Sakarya Nehri’nin batısına ulaşmasıyla sona erdi. Türkler, sadece bir zafer kazanmakla kalmadılar; dünyaya, bir milletin onurunu, sadakatini ve vatan sevgisini gösterdiler.
İsmet Paşa, son muharebe raporunu Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiğinde, yorgunluktan sızdı. Arkasında, Ankara’nın o karanlık günlerinde dahi umudu kaybetmeyen, görev bilincini ruhuna sindirmiş bir milletin zaferi vardı.
Bu zafer, sadece bir geri çekilmenin değil, bir varoluş felsefesinin eseriydi. Türk ordusu, hattı değil, sath’ı müdafaa ederek, Anadolu’nun ebediyen Türk yurdu kalacağını tüm dünyaya ilan etmişti. Ve bu kahramanlık destanı, nesilden nesile bir miras olarak aktarılmaya devam edecektir.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





