Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, köyün damarlarına çamur doluyordu. Pazar yolunun ucunda, saçları kirli ve omuzlarına dökülen kıvırcık, yüzü solgun, elbiseleri vücuduna yapışmış garip bir adam belirdi. Çocuklar ürkek merakla “Nereden geldin amca?” diye fısıldadı; o yalnızca ne üzüntü ne sevinç taşıyan küçük, tuhaf bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Galiba deli,” diyen oldu; kaçıştılar ama dönüp dönüp baktılar. Adam pazarın büyük dükkânının kapısında durdu: “Bir parça ekmek, yağmurdan sığınacak bir yer arıyorum,” dedi kısık sesle. Tüccarlar şüpheyle baktı; kimi yüzünü çevirdi, kimi alay etti. Sözün ağırlığını, Hacı Numan’ın sakin sesi taşıdı: “Gel evlat.” Depoda eski bir hasır, bir testi su, biraz kuru meyve… Garip adam oturdu, küçük bez torbasından yıpranmış bir giysiyle bir kumaşa sarılı küçük bir taş çıkardı; kimse sormadı, o da anlatmadı. Uykuyu uzun zamandır kovalamış gibi hemen uyudu. Dışarıda fısıltılar: “Yüzü iyiye benzemiyor.” Hacı Numan ise yalnızca, “Bazen iyilik yağmur altında yırtık bir elbisenin içinde gelir,” dedi. Kimsenin köyün kaderini tamamen değiştireceğini ummadığı hikâye böyle başladı.
Sabahın ilk ışıklarıyla Murat uyandı. Yağmur dinmiş, hava serinlemiş, toprak mis gibi kokuyordu. Depodan çekingen adımlarla çıktı; gözleri yerdeydi. Hacı Numan yumuşakça “Günaydın evlat, iyi uyudun mu?” diye sordu. “Şükürler olsun; yağmur güzel ama açlığı da yanında getiriyor,” dedi Murat. Bir somun ekmek, bir bardak ayran uzattı Numan; ardından önerdi: “Çalışmak istersen dükkânda kal. Yeri temizle, malları düzenle; yemeğin benden.” Murat başını sallayarak kabul etti. Sessiz, görünmez olmaya çabalıyordu; hareketleri yavaştı.
Bir saat geçmeden talihsiz kaza: Zeytinyağı testisi elinden kaydı, cam patladı, yağ her yere yayıldı. Kaygan zeminde o da düştü. Koşup gelenler; pazarın acımasız tüccarı Cafer bağırdı: “Sana söylemiştim Numan! Bu yabancı aptal, işini mahvedecek.” Yerde korkmuş bir çocuk gibi cam toplamaya çalışan Murat “Affedin, istemedim, yemin ederim kasıtlı değildi,” diye mırıldanıyordu. Numan nazikçe kaldırdı: “Bırakın, kaza herkesin başına gelir.” Sonra Cafer’e dönüp sapına kadar bir cümle bıraktı: “Aptal olan, hata yapan değil; merhamet etmeyendir.” Kalabalık dağıldı; Murat köşeye çöktü, evsiz bir köpeğin gözleri kadar kederliydi. Yoksulluktan çok bakışlardan korktuğu belliydi.
Akşam altın bir örtü gibi pazarın üstüne çöktü. Murat işini bitirip kapıda oturdu; kâğıt ve samandan yaktığı küçük alevde ellerini ısıtıyordu. Üşüme kemiklerine yürüyordu; ateşe biraz daha yaklaştı, parmaklarını yakacak kadar. Bir kıvılcım sıçradı; yanındaki çuvalın ucu tutuştu. Alev, birkaç saniyede komşu dükkânın mallarına ulaştı. Çığlıklar: “Yangın!” Cafer dehşetle, “Bu aptal bütün köyü yakacak!” diye bağırıyordu. Su kovaları doldu, alev yayılmadan söndürüldü; duman göğü kapladı. Murat şaşkın, yüzü is içinde, elleri titreyerek “İstemedim; sadece ısınmak istedim… Çok üşüyordum,” dedi. Numan abasını omzuna atıp herkesin duyacağı bir sesle, “Onu suçlamayın. Niyetleri yalnız Allah bilir,” diye konuştu. O gece, deponun kapısında tek başına kül kalıntılarına bakıp tuhaf bir gülümsemeyle fısıldadı: “İnsanlar nedenini düşünmekten çok ateşten korkuyor. Bu işime yarar.” O an, korkuyu ilk kez test etti. O geceden sonra köy, akılla değil korkuyla yönetilmenin nasıl bir şey olduğunu adım adım öğrenecekti.
Günler geçti; pazar eski sükûnetine döndü ama hafıza yangını unutmadı. Murat her geçtiğinde bakışlar değişti. Sonra beklenmedik bir şey oldu: Bir sabah bir tüccarın kapısında sessizce oturdu; o tüccar bir haftada sattığından fazlasını o gün sattı. Şakayla “Demek bu aptalın yüzü bereket getiriyor,” dedi; güldüler. Aynı şey tekrarlandı: Murat kimin kapısına otursa, müşteriler akın ediyordu. Fısıltılar yayıldı: “Yüzü mübarek… Belki Allah onu seviyordur.” Kadınlar selam verdi, ekmek ve meyve bıraktı; erkekler her sabah dükkanlarının önünden geçmesini diledi. Çocuklar bile “Bugün babamın dükkânına gel,” diye abasını çekiştiriyordu. Murat sessizdi; yalnızca anlaşılmaz küçük gülümsemeler, “iyi kalpli aptal” denince utangaç bir baş eğiş…
Bir mecliste Şeyh Mahmut, sakin sesiyle “Bazen Allah bize basit bir adam gönderir; o, başımızdaki dertleri kaldırmaya vesile olur,” dedi. Söz kural oldu; gecesi kuyunun başında, ay ışığında su parıldarken Murat kendi kendine şöyle dedi: “Siz haktan çok bereket arıyorsunuz. Belki de istediğiniz kişi ben olurum.” Avucuyla ağzını kapadı; yeni bir sırrı saklar gibiydi. O gece itibarı doğdu: Murat artık garip aptal değil, yüzü rızık getiren adamdı.
Yağmurdan sonraki açık bir sabahta kalabalık pazar, Şeyh Mahmut’un dükkânı önünde çay ve ticaret konuşuyordu. Murat sessizce geçti. “Gel, otur,” dedi Şeyh. Hasırın ucuna ilişti; kimseye bakmadı. İçlerinden biri alayla sordu: “Murat, rızık nedir? Kim kazanır, kim mahrum kalır?” Murat başını kaldırdı; tuhaf, soğuk bir tonda: “Para çamur gibidir. Suyu sevmez,” dedi. Bir an sessizlik, sonra kahkaha tufanı. Murat da kısa, dengesiz bir kahkaha attı. İki gün sonra diz boyu yağmurlar vadi kenarındaki depoları bastı; mallar sular altında kaldı. “Murat para suyu sevmez dememiş miydi?” fısıltısı yayıldı. “Sanki gaybı biliyor.” Hikâye rüzgârdan hızlı dolaştı; selamlar saygıya dönüştü. Murat yapmacık utangaçlığıyla gülümsedi, sonra sessizce çekildi: “Neşeliyken aralarına fikri serpin; korktuklarında o fikir hemen yeşerir,” dedi içinden. O günden sonra ona “Basiret sahibi Murat” demeye başladılar.
Sakin bir sabahta değirmenin önünden geçti; iki adım sonra taşların sesi kesildi. Herkes telaşlandı: “Ne oldu?” Taş dönmüyor, değirmen susmuştu. Bakışlar Murat’a çevrildi. Şeyh Mahmut, “Böyle konuşmayın, bu imtihan,” dese de korku huşûya, huşû tuhaf bir inanışa döndü. Murat’ı çağırdılar. Yavaş adımlarla döndü, elini kapıya koydu; içeri girer girmez taşlar yeniden dönmeye başladı. Sevinç çığlıkları, “Allah seni seviyor Murat!” O ise övgüden utanıyormuş gibi başını eğdi. Akşam pazar, “Onu dinleyen değirmeni” konuştu. Murat kendi kendine “İnsanlar gerçeği değil mucizeyi istiyor. Bulamazlarsa yaratırlar,” dedi.
Bir gün Hacı Numan, Kâtip Hasan’la borç defterlerini gözden geçirirken Murat köşede sessiz, tesbih çekiyordu. “Cafer’in küçük borcuna senet yazalım,” dedi Numan. Hasan kalemi oynatırken Murat rakama eğildi; hafif bir merakla baktı. “Ben de şahit olabilir miyim?” diye utangaçça sordu. “Okuma biliyor musun?” dedi Hasan. “Hayır; ama emanetin yerini biliyorum,” diye cevapladı. Parmağını mürekkebe batırıp tam doğru noktaya iz bıraktı. Hasan “Tesadüf,” deyip geçti. Gece Murat, depoda kömür parçasıyla yere kâğıt şekli çizdi, hatırladığı rakamları eğri büğrü kopyaladı; imzanın şeklini defalarca denedi. “İnsanlar okumadıklarını imzalıyor; ben kimsenin imzalamadığı şeyleri okuyorum,” diye gülümsedi. O ilk kâğıt parçası, bağını açan anahtar oldu.
Bahar çekingen geldi; gökyüzü cimri yağdı, tarlalar susuz kaldı. Hüzünlü bir akşam cami avlusunda, “Murat’tan dua istesek?” dendi. Şeyh Mahmut çağırdı: “Ey Murat, insanlar senden Allah’a dua etmeni istiyor; belayı kaldır, kuyulara bereket.” Murat uzun sustu, sonra “Sabah hep birlikte kuyunun başında dua edelim,” dedi. Sabah eller semaya kalktı; Murat’ın sesi titredi, gözyaşları gerçekmiş gibi aktı: “Allah’ım, onlar hakkımda iyi düşünüyor; onları hayal kırıklığına uğratma.” Ardından nazikçe: “Her ev küçük bir bağış yapsın; isimlerinizi bu dua defterine yazalım,” dedi. Hasan isimleri yazdı; herkes sevinçle parmak bastı. “Uğursuzluğu kaldırma defteri” adını verdiler. Murat’sa o imzaların üstünde gezinen parmakları gördü; zihninde bir tohum yeşerdi. Birkaç gün sonra yağmur yağdı; kurbanlar kesildi, coşku: “Murat’ın yüzü gök kapılarını açtı!” Murat sustu; yalnızca ıslanmış yüzlere baktı. Gece, ona bırakılan isim defterini açtı; “Bugün bereket adına imza atanlar, yarın mülkiyet adına imza atacak,” diye geçirdi içinden. Defteri sıkıca kapattı.
Bir mecliste, Hacı Numan kızı Seda’yla oturuyordu. Seda utangaç, sessiz, itaatkâr; Murat’ı yoksullara çuvallar taşırken, küçüklere meyve dağıtırken gördükçe içi ısınıyordu. “Babacığım, bu adam gerçekten iyi biri değil mi?” diye sordu. “Yüzü bereket,” dedi Numan; ardından kararını duyurdu: “Kızım Seda’yı onunla evlendireceğim.” “Kızını aptalla mı?” itirazları yükseldi. Cafer alay etti; Şeyh Mahmut araya girdi: “İnsanların yanında aptal olan, Allah katında akıllı ve yüce olabilir.” Sessizlik çöktü. Gösterişsiz, şarkısız bir düğün kuruldu. Murat başı eğik oturdu; sanki anlamıyormuş gibi, gözleri yaşardı; kadınlar “Ne ince kalpli, sevinçten ağlıyor,” dedi. O ise yere bakarken gözlerinde sevinçle karışık planı andıran esrarengiz bir parıltı gezindi. Gece kapının yanında kısık sesle fısıldadı: “İyilik güzel bir kalkandır; onu uzun süre giyenin altındaki kılıcı kimse görmez.” Hacı Numan’ın kızıyla evlilik, köyün kalbine ve gücüne atılmış en kritik adımdı.
Aylar sükûnet gibi görünen bir huzurla aktı. Murat Numan’ın evinde çalıştı, dinledi; köy onu daha çok sevdi. Seda nazik bir eş gördü onda. Gün doğmadan çıkar, gün batınca dönerdi; şikâyet etmezdi. Derken ağır bir akşam Numan, “Göğsüm daralıyor,” diyerek yatağa çekildi. Doktor, istirahati şart koştu. Murat başından ayrılmadı; sadık bir evlât gibi yemek yedirdi, su içirdi, geceleri nefesini izledi. Sessiz bir gecede Şeyh “Kâtip Hasan’ı çağırın; vasiyetimi yazmak istiyorum,” dedi. Murat, Hasan’ı kâğıt-mürekkep takımıyla getirdi. Şeyh zor nefesle “Sana dikte edeceğim Hasan,” dedi; öksürük sözlerini böldü. Murat yapmacık bir şefkatle, “Müsaade et şeyhim, Hasan’a söyleyeceklerini ben aktarayım,” dedi. Şeyh gözleriyle onayladı. Murat huşû dolu bir sesle dikte etti: “Tüm mal varlığımın ölümümden sonra iyi yönetilmesini vasiyet ederim; bu işin sorumlusu, Allah izin verene kadar Murat bin Salim olacaktır.” Hasan şaşkın: “Gerçekten bunu mu söyledi?” Murat mütevazı bir güvenle, “Evet; birkaç gün önce de yanımda söylemişti,” dedi. Şeyh yorgunluktan gözlerini kapamıştı; Hasan tereddütsüz yazdı. Birkaç saat sonra Hacı Numan vefat etti. Köy ağladı: “En hayırlı adam gitti.”
Ertesi gün büyük mecliste vasiyet okundu. Son cümlede uğultu koptu; Cafer öfkeyle: “İmkânsız! Nasıl olur da her şeyi aptal bir adama vasiyet eder?” Şeyh Mahmut sertçe: “Vasiyet kâtibin el yazısıyla, şahitli, şeyhin parmak iziyle mühürlüdür. Yalanlanamaz,” dedi. Herkes sustu; Murat köşede kısık sesle ağlıyordu. Kimse bilmezdi ki o sözleri şeyhin dilinden telaffuz eden, en son anlarında yanındaki Murat’tan başkası değildi. O gün meclisten yine başı eğik çıktı; köy ise hâlâ onu Allah’ın en aptal kulu sanıyordu.
Yas günleri geçti; köy ağır bir sessizliğe büründü. Kimse o garip yabancının büyük tüccarın yerine oturup dükkânları, tarlaları, evleri yöneteceğini beklemiyordu. İlk günler Murat şaşkın görünmeye devam etti; defterleri karıştırdı, Hasan’dan en basit hesabı bile açıklamasını istedi. Yanılınca utangaç davrandı; insanlar acıdı: “Zavallı, bu yükle ne yapacak?” Ama işlerin ilginç biçimde tıkır tıkır yürüdüğü görüldü. Kimse işten çıkarılmadı; fakirlerden borç talep edilmedi. “Bugün ödeyemeyen yarın öder; Allah kerimdir,” diyordu. Sevgi büyüdü: “Bu aptal pek çok akıllıdan daha merhametli.” Oysa arka planda uyanık bir zihin, Hasan’a cümleleri muğlak yazdırıyor, neye sahip olunup neyin vazgeçildiği anlaşılmasın istiyordu. Murat parmak basarken “Ben anlamam; bereketimi buraya bırakırım,” der, Hasan da onun bilmediğini sanırdı. Oysa Murat her kâğıdı ezberliyor, nerede nasıl kullanacağını planlıyordu. Geceleri Numan’ın odasında kağıt ve sandık yığınlarıyla çalıştı. Seda’dan bazı satırları okutuyor, ezberliyordu. “Aptal bile parmak izinin nereye konacağını bilmeli,” dediğinde Seda şaka sandı. O küçük kâğıtlar ise köyün tüm kapılarını açacak anahtarlardı.
Zamanla Murat her şeyin başvuru kaynağı oldu: Çiftçiler kredi, tüccarlar alım-satım, kadınlar dua için kapısını çaldı. Herkesin önünde sadaka dağıtıyor, kapalı kapılar ardında sözleşmeler yazıyor, hep gülümsüyordu. “Köyün sahibi olduğunu bilmiyormuş gibi.” Gece eşiğinde fısıldadı: “İnsanlar kendilerini doyuran eli sever; masanın kimin olduğunu sormaz.” Sanki uzaktan Numan, “Sana emaneti vasiyet ettim, Murat,” diyordu. Murat içinden, “Ben de kendi yöntemimle yerine getirdim,” diye karşılık verdi.
Cafer’in uykusu kaçtı; kıskançlık ve şüphe ateşiyle yandı. “Buğdayla arpayı karıştıran o yabancı”nın Numan’ın koltuğunda emir verdiğini görmek dayanılmazdı. Pazar yerinde bağırdı: “Ey insanlar, uyanın! Ticaretinizi okuma yazma bilmeyen bir adama mı bıraktınız?” “O mübarek; yüzünde bereket var,” dediler. “Hayır, yüzünde hile var!” diye diretse de kimse inanmadı; nefreti üzerine çekti. Gizlice Hasan’a gidip “Vasiyet kâğıtlarını görmek istiyorum,” dedi. “Emanet,” diye geri çevrildi. Bir plan kurdu. Ertesi sabah tahta bir platforma çıkıp halka bağırdı: “Bugün size gizlenenleri göstereceğim! Murat, bir dolandırıcıdır; sözleşmeleri tahrif etti, Hacı Numan’ın malını haksız aldı!” Gözler, dükkân kapısında ifadesiz oturan Murat’a çevrildi. O sakince: “Ben mi tahrif edeceğim? Okuma yazma bilmem ki Cafer,” dedi; kahkahalar yükseldi. Cafer cebinden bir kâğıt çıkardı: “İşte! Hiç almadığım bir servete borçlu olduğuma dair sahte sözleşme!” Şeyh Mahmut kâğıdı inceledi: “Bu, Kâtip Hasan’ın yazısıyla ve Cafer’in parmak iziyle mühürlü. İnkar eder misin?” Cafer dondu; kendi iziydi. Murat’ın acımasız zekâsıyla yeniden kullandığı eski bir nüsha… Panikle, “Beni aldattı; boş kâğıda imza attırdı!” diye bağırdı. Kalabalık gülüyordu: “Akıllı tüccar, aptal adam tarafından aldatılır mı?” Murat yaklaşarak, “Belki Allah’ın sana nasip etmediğini bana nasip etmesi canını acıttı Cafer,” dedi; ekledi: “Üzülme; maldaki kayıp, güvendeki kayıptan hafiftir.” Fısıltılar: “Düşmanına karşı bile merhametli.” Cafer taş gibi düştü gözlerden; Murat daha da yükseldi. “Mevlâna Murat” demeye başladılar: Okuma yazma bilmeyen ama Allah’ın bilgelik ilham ettiği adam. Gece yalnızken kısa bir kahkaha attı: “Hikmet, her şeyi anlamak değil; efendilerin senin hiçbir şeyi anlamadığını sanmalarına izin vermektir.”
Aylar geçti; köy memnuniyetle doldu. Fiyatlar düştü, yoksullar yardım buldu. “Murat vasi olalı açlık ve ezilme görmedik,” dendi. Şeyh Mahmut bile “Bu nadir bir bereket,” diyordu. Murat ise içten içe başka bir resim görüyordu: “İnsanlar onlara vereni sever ama cehaletlerini hatırlatana öfkelenir.” Cömertliği tam mülkiyete giden yol yapmaya karar verdi. Büyük meydanda halkı topladı: “Kavgalardan, borçlardan yorulduk. Bir ıslah cemiyeti kuralım; sermaye sizden, hizmet size; yöneticisini de siz seçin,” dedi. Alkış koptu; Cafer bile susmak zorunda kaldı. “Ben hesap bilmem; ancak bir hizmetkâr olabilirim,” deyince kalabalık bağırdı: “Hayır, başkan sensin Murat!” Hasan yeni defterler açtı; her ismin yanına bağış yazıldı: bir dinar, küçük bir tarla, kuyudan pay… Murat son sayfaya Hasan’dan rica ettiği kısa bir cümleyi bizzat yazdı: “Cemiyetin mal varlığı, faaliyetin durması halinde meşru yöneticisine devredilir.” Hasan anlamadı; sıradan bir şart sandı. Oysa o cümle, Murat’ın istediğinde tüm bağışları kendi adına geçirecek satırdı.
Islah cemiyeti çalıştı: ambarlar doldu, kanallar temizlendi, çocuklar okula gitti. Her akşam Murat çatıda köy ışıklarına bakıp fısıldadı: “İnsanlar, hayallerini satan kişi gülümsediği sürece hayallerinin satılmasına aldırmaz.” Kimse, cemiyetin bir dernek değil; evlerin üstüne kurulmuş sözleşmeler ve taahhütler ağı olduğunu anlamadı. Yıl sonunda köyün neredeyse tamamı onun adına yönetiliyordu. “Mevlâna Murat, köyü ıslah etti!” diye alkışlıyorlardı. O ise içinden, “Evet; kendi yöntemimle ıslah ettim,” diyordu.
Rahatlatıcı sükûnun ardında küçük kıvılcımlar dolaştı: Şehirden gelen öğretmenden okuma yazma öğrenen gençler sormaya başladı: “Köy toprakları nasıl tek bir cemiyet adına yönetilir? Neden her kâğıt Murat’tan geçer? Okuma yazma bilmeyen biri için bu fazla değil mi?” Kıvılcım samanı aradı. Murat’a gölge düşmeye başladı; çocuklar peşine takıldı, adamlar fısıldaştı, hatta Seda bile kocasını babasının eski kâğıtlarını incelerken görür oldu. “Ne arıyorsun Murat?” diye sordu. “Babanın duasını; belki kalbime huzur,” dedi. Seda geçmişi özlediğini sandı ama içi yağmur getirmeyen bir bulut gibi gölgelendi.
Sonra bir gece gök bütün kapılarını açtı; seller duvarları yıktı, tarlaları bastı. Sabah manzara bir kâbus: buğdaylar su altında, kanallar yıkık, sığırlar vadiye sürüklenmiş… “Rızkımız gitti!” çığlıkları, “Bu Allah’ın cezası!” korkuları. Meydanda öfkeli kalabalık: “Cemiyet işe yaramadı. Murat nerede?” Murat ıslak kıyafetlerle kalabalığın arasından çıktı: “Bağırmayın. Bela Allah’tandır; rızık da,” dedi. “Sizin sorumluluğunuzdayım; zarar gören herkesin kaybını kendi malımdan karşılayacağım.” Yüzler aydınlandı, dualar yükseldi. Hasan’a dönüp: “Zarar görenleri kaydedelim, herkes payını almak için imza atsın,” dedi. İnsanlar akın etti; okumadan parmak bastı. Onlar bunun tazminat kâğıdı olduğunu sanıyordu. Akşam Murat odasında ıslak kâğıtları kuruladı: “Sel topraklarını aldı; ben de kalanları topladım,” diye düşündü. O belgeler, toprakların mülkiyetini ıslah cemiyetine devreden satış sözleşmeleriydi—ve cemiyetin tek başkanı Murat’tı.
Haftalar sonra güneş döndüğünde bazı çiftçiler topraklarını yasal olarak kaybettiklerini anladı. “Bizi kandırdı; kâğıtlar tuzaktı,” dediler. “Aptal bir adam bir tüccarı kandırır mı!” diye gülenler oldu. O gece Seda, uzun bir sessizlikten sonra fısıldadı: “Söylenenler doğru mu? O sözleşmeler satış mıydı?” Murat su doldururken “Her söylenene inanma,” dedi; kandilin alevine bakıp dinginlikle ekledi: “Bazen yeninin inşası için eskinin yıkılması gerekir.”
Şeyh Mahmut yetmişini geçmiş, o gün daha da sessizdi. Avluda buğulu gözlerle minareye baktı, ateşlendi, yatağa düştü. Zayıf bir anda öğrencisi Enes’i çağırdı: “Yıllar önce köyümüze gelen o yabancıyı hatırlıyor musun?” “Murat’ı mı? Evet şeyhim; köyün efendisi oldu.” Şeyh hüzünle: “Onu en aptal sanmıştık, belki Allah’ın sevdiği bir aptaldır demiştim. Ama Allah bir cahilin insanların kalbine sahip olmasına izin vermez; ancak gizli bir hikmet için. Sanırım o aptal değildi, hepimizden akıllıydı,” dedi. Enes, “Bizi aldattığını mı düşünüyorsunuz?” diye sordu. Şeyh, bir ömürlük gafleti hatırlıyormuş gibi gözlerini kapadı: “Bilmiyorum onu mu suçlayayım, kendimizi mi? Onu bereket adıyla yücelttik; bir gün bile o bereketin nereden geldiğini sormadık. Şüphe etmek acı verdi, gerçeğe değil rahatlığa sığındık.” “İnsanları uyarayım mı?” diye fısıldadı Enes. “Hayır; henüz değil. Kendileri anladıklarında bu uyarıdan daha gerçek olacaktır,” dedi; sonra son tebessümüyle, “Murat’a selamımı ilet; artık ne yaptığını anladım,” dedi ve vefat etti. Gece duyuruldu; Murat cenazede duaya kalktığında yüzünde gözyaşı yoktu. “Bakın ne kadar sarsılmaz,” diyenler oldu; uzaktan bakan Enes ise Murat’ın gözlerinde, kendisini ifşa edebilecek son kişiye veda eden birinin bakışını gördü.
Haftalar geçti. Murat pazar kapısına basit bir ilan astı: “Islah cemiyeti, su yolları, yol bakımı ve fakirlere ekmek dağıtımı için her aileden hizmet bedeli alacaktır.” “Murat’ımızın vergisinde bile merhamet var,” dendi. Sonra ücretler biraz arttı; sonra biraz daha. Ödemeyi geciktirene mühürlü bir kâğıt geldi: “Eski sözleşme gereğince arazi cemiyete devredilmiştir.” Şaşkınlık: “Topraklar nasıl cemiyetin oldu?” Birkaç itiraz, minnettarlığın gürültüsünde boğuldu. “Kendi elimizle imzaladık; şimdi kabulden başka çare yok,” diyen çıktı. Murat sade elbisesiyle insanlar arasında dolaşıyor, çocuklara yemek dağıtıyor, “Her yaptığımız hayrınıza; korkmayın, bu emanet,” diyordu. Evi köyün yönetim merkezi olmuştu. Kararlar oradan çıkıyor, tüccarlar satıştan önce onun iznine bakıyor, hatta caminin yeni şeyhi bile vaazdan önce ona uğruyordu. Bu zorla kurulmuş değildi; kalplere ekilmiş sahte inançla kurulmuştu. Onu yönetici yapan onlardı; akılla yüzleşmekten korktukları için görüntüsüne tapıyorlardı. Enes bir akşam kapıda köyü seyrederken “Düşünmekten yorulmak istediğimiz için aptalı başımıza yönetici yaptık,” dedi; kimse yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu.
Murat tahta sandalyesinde, titrek bir not düştü: “İnsanların kalbine sahip olanın kılıç çekmesine gerek yoktur.” Köy bütünüyle ıslah cemiyeti adına tek bir mülk haline geldi. İnsanlar “Hayırlı olsun, Mevlâna Murat köyü ıslah etti,” diye alkışlıyordu; bilmeden mübarek aptalın yanında bir grup çalışandan ibaret kalmışlardı.
Kapalı bir sabahta pazar yine kalabalıktı ama yüzler huzursuzdu; vergiler zorla ödeniyor, mırıldanmalar artıyordu. Merhum şeyhin hüzünlü bakışlarını miras almış genç Enes göründü. Elinde Hasan’dan gizlice aldığı eski bir cemiyet arşivi kâğıdı vardı; defalarca okumuş, her seferinde dehşeti büyümüştü: İmzalar, toprakları cemiyet adına değil, doğrudan Murat’ın adına tescil ediyordu. Enes kararlı adımlarla Murat’ı buldu; sadaka dağıtıyordu. “Murat, herkesin önünde konuşmak istiyorum,” dedi. “Buyur evlat, hepimiz kardeşiz,” dedi Murat; insanlar toplandı. Enes: “Ey insanlar, tehlikeli bir şey keşfettim! Cemiyet için bağış sandığınız sözleşmeler, topraklarınızın satış sözleşmeleridir. Bugün bütün köy, sizlerin değil, tek başına Murat’ın adına tescilli!” Ağır bir sessizlik. Murat, büyüklerin önünde gevezelik eden bir çocuğa bakar gibi baktı; sakin bir sesle: “Ben mi aldattım? Yoksa şansın ve bereketin alınıp satılabileceğine inandığınızda kendinizi mi aldattınız?” Uğultu yükseldi; kimse tam anlamadı. Murat ayağa kalktı: “Kim okudu imzaladığı şeyi? Kim parmak bastığı kâğıdın anlamını sordu? Bana topraklarınızı teslim ettiniz; çünkü ben ‘mübarek bir aptalım’ sandınız. Hiçbir şeyi zorla kabul ettirmedim; siz kendi isteğinizle verdiniz.” Bir çiftçi bağırdı: “Bizim anlamadığımızı biliyordun!” Murat gülümsedi: “Cehaletin bedelini sahibi öder, dostum. Ben sizi soymadım; akıllarınızı kullandım—tıpkı sizin benim cehaletimi kullandığınız gibi.” İnsanlar geri çekildi; zalim bir adama mı, acımasız bir doğrucuya mı kulak vereceklerini bilemediler. Enes hakikati getirmişti; halkın rahat yanılgısına çarptı, geri tepti. Murat son kez çevreye dönüp: “Artık bu köyde ne yapılacağına ben karar veririm; çünkü seçme hakkınızı kendi ellerinizle bana verdiniz,” dedi ve dükkânına yürüdü. Kalabalık dağıldı; göğe fısıltılar yayıldı. İtiraza cesaret edemiyorlardı; isyan edecekleri şey hileden çok kendi aptallıklarıydı.
Gece, köy alışılmadık derecede sakindi. Ay yarım görünür, gri bulutlar arasında solardı. İçeride Murat şöminenin önünde oturuyordu; alev yorgun yüzünde dans ediyor, gözleri içindeki yangını yansıtıyordu. Seda bir tabak yemekle yaklaştı: “Sabahtan beri bir şey yemedin. Neyin var?” Cevap vermedi; ateşte bir cevap arar gibiydi. Seda yanına oturdu: “Çok değiştin; artık eskisi gibi değilsin.” Murat hafifçe gülümsedi: “Hayır; hep böyleydim. Sen yalnızca görmüyordun.” Kadının yüzü dondu: “Ne demek istiyorsun?” Murat nihayet döndü; bakışları kılıç ucu gibi soğuktu: “Evlendiğimiz günü hatırlıyor musun? Sen sebepsiz gülen, gölgesinden korkan o iyi kalpli aptalı görüyordun. Oysa aptallık sahip olduğum en büyük silahtı.” Seda geri çekildi: “Numara mı yapıyordun?” Murat sandığa yürüdü; içinden tomar tomar mühürlü sözleşme çıkardı, havaya kaldırdı: “Köydeki her şey burada. Her taş, her ekin, her ev ve her kuyu… Kendi elleriyle bana teslim ettikleri; satış ile bereket arasındaki farkı anlamadıklarını sandıkları her şey.” Seda elini ağzına kapattı: “Allah’ım, Murat—” “Evet,” dedi; “Allah aldatılamayan tek şahittir.” Seda yere oturdu, ağladı: “Seni iyi sanıyordum.” Murat diz çöktü; tuhaf ve acı bir sükûnetle: “İyiydim, çünkü onlar beni iyi istedi. Bugün akıllıyım, çünkü onlar beni aptal istedi. Onları aldatmadım; yalnızca yalanlarını kullandım ki kendilerine gerçeği göstersinler.” “Islah adına köyü ele geçirdin; adalet bu mu?” Murat uzun baktı: “Hurafe ile yaşayan bir köy, uyanana kadar yanılsamayla yönetilmeyi hak eder.” Durdu; daha derin bir sızıyla ekledi: “Uyandılar mı? Hayır… Henüz değil. Ama aptalı tahtlarında gördüklerinde öğrenecekler.” Seda’nın gözleri doldu: “Artık sevdiğim adam değilsin.” Murat hüzünlendi: “Kimse aynı kalmaz; iyi niyet bile defalarca ezilince değişir.” Sandığı önüne koydu: “Bunu sakla. Bir gün anladıklarında aldığım her şeyi onlara geri ver.” “Peki onların anlaması sana ne yapacak?” “Hiçbir şey,” dedi ateşe bakarak; “Çünkü gerçeği yazılı görseler bile inanmayacaklar.” Sessizlik çöktü; yalnız odunların çıtırtısı ve Murat’ın kalbinden geriye kalan kül kokusu…
Zaman aktı. Köy yeniden doğmuş gibiydi: yollar düzeldi, evler sağlam taştan yapıldı, pazar tartılar ve defterlerle düzenliydi. Artık kimse bereketten, uğursuzluktan, mübarek aptaldan konuşmuyordu; rakamlardan, işten, düzenden bahsediliyordu. Cehalet geriledi; hurafe sessizce öldü. Ama kalplerin sıcaklığından da bir şeyler eksildi. Çocuklar her sabah büyük konağın önünden geçerken yukarıdaki balkonda Murat’ı görürdü; sakalı ağırmış, yüzü fırtınadan sonra susan çöl gibi sakinleşmişti. Gülmüyordu; zekâ ve kurnazlıkla kurduğu düzeni izliyor, insanların kimin ektiğini bilmeden yaşadığını görüyordu.
Bir gün bir çocuk kapıyı çaldı: “Annem bu ekmeği size verdi; bize rızık duası eder misiniz Murat amca?” Murat ekmeği aldı: “Asıl benim sizin dualarınıza ihtiyacım var, küçük dostum,” dedi; birkaç altını çocuğun avcuna bıraktı. O anda Seda kapıdan göründü: “Onca şeyden sonra hâlâ insanlara veriyor musun?” Murat: “Cehalet intikamla değil, örnek olmakla silinir,” dedi; durdu, sordu: “Köyü mü değiştirdin yoksa kendini mi?” Murat, bir zaman kendi adına kaydedip sonra sahiplerine iade ettiği tarlalara uzanan ufka baktı; uzun bir sessizlikten sonra: “İkimizi de, Seda… Ama ikimizden biri eski hâline dönmeyecek,” dedi. Asasına dayanıp köyün dışındaki eski kuyuya yürüdü. Her şeyin başladığı yerde avucunu suya koydu; yüzey titredi, derinlikten yansıyan siluet şimdi yağmur altında köye giren aptal değil; hile ve akılla köyü omuzlarında taşıyıp kendisi gölgede kalırken köyün tek başına ışığa yürümesine izin veren bir adamdı. “Belki onları tamamen ıslah edemedim,” diye mırıldandı; “Ama uğursuzluktan korktukları gibi cehaletten de korkmalarını sağladım. Bu bana yeter.” Ezan sesi yükseldi; pişmanlık ve kabulleniş arasında baktı: “Umarım Allah, uyuyanları uyandırmak için aptal olan aptalı affeder.” Yavaşça ayağa kalktı, artık eski gibi olmayan köye doğru yürüdü. Meydanda oynayan çocuklara gülümsedi; altın tozlu gün batımında kayboldu. Sanki yeryüzü son sırrına veda ediyordu.
En sert düğüm, büyük meydanda Enes’in arşiv kâğıtlarını ifşa edip “Bütün köy Murat’ın adına tescilli” diye haykırdığı andı. Kalabalığın donduğu, Murat’ın “Kim okudu imza attığını? Ben zorlamadım; siz verdiniz,” diyerek çıplak bir hakikat ve acımasız bir mantıkla kitleyi geri adım attırdığı o an… İsyan edilmesi gerekenin bir hile değil, bizzat kendi gönüllü körlükleri olduğunu fark eden köylüler sessizliğe gömüldü; Murat lehine kurdukları putla yüzleşemediler. O tek cümle, köyün iradesini Murat’ın eline mühürledi.
Yıllar ve fırtınalar köyün dilini rakamlara, düzen ve hesaba çevirdi; hurafeler söndü, cehalet geriledi, ama sıcaklık da eksildi. Murat, balkonundan düzenin işleyişini seyretti; bir çocuk ona dua istediğinde “Asıl benim duaya ihtiyacım var,” demesi, içindeki sızıya tanıklıktı. Gece, eski kuyuda suya eğilip “Allah, uyuyanları uyandırmak için aptal olan aptalı affetsin,” diye dua etti. Köy, ıslah cemiyetiyle tek bir mülk gibi birleşmiş, insanlar kendi rızalarıyla verdikleri yetkiyi bir gölgeye devretmişti. Murat ise aldığı her şeyi bir gün geri verilmek üzere bir sandığa teslim etmiş, Seda’ya emaneti bırakmıştı. Son adımlarını gün batımına sürerken geriye tek bir soru kaldı: Asıl aptal kimdi? Onu “mübarek” yaparak düşünmekten kaçanlar mı, yoksa onların aptal sandığı en akıllı adam mı? Cevap, köyün yeni düzeninde sessizce dolaşıyor; ve Murat, artık gülmeyen gözleriyle, hem planının bedelini hem köyün uyanışını aynı göğüste taşıyordu.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






