Arıburnu’nda sezgiyle başlayan ders: Bir harita masasında değişen kader
“İngilizler buradan saldıracak…”
Alman General Liman von Sanders öne doğru eğildi. Çadırın içindeki lamba titrek bir ışık saçıyor, haritanın kıvrımlarında gölgeler dolaşıyordu.
—Hangi analiz üzerinden, Yarbay Kemal?
Kemal Bey haritanın üstüne eğildi. Parmağıyla rotayı çizdi. O an odada bulunan herkesin nefesi sanki aynı yerde asılı kaldı.
—Üç sebep, general.
Parmakları haritada yavaşça hareket etti.
—Birinci: akıntı. Bu noktada akıntı zayıf. Çıkarma için ideal.
Von Sanders başını salladı. Dinliyordu.
—İkinci: topografya. Sahil bu bölgede az eğimli. Asker çıkarması kolay.
“Mantıklı,” der gibi bir sessizlik oldu.
Kemal Bey durdu. Sonra üçüncü sebebi söylerken sesini daha da sakinleştirdi; sanki en kritik sözleri yükselterek değil, alçaltarak söylemek gerekiyordu.
—Üçüncü… bizim savunmamız.
Haritada aynı noktayı işaret etti.
—Bu bölgede en zayıf. İngiliz istihbaratı bunu biliyor olmalı.
Çadırın içinde bir an, yalnızca kâğıdın hışırtısı duyuldu.
Alman Albay Weber haritayı inceledi. Kaşları hafifçe çatıldı.
—Ama Yarbay… teknik olarak bu rota optimal değil.
—Neden? diye sordu Kemal Bey.
Weber cetveli aldı, ölçtü.
—Ana hedeflere ulaşmak için sekiz kilometre yürümeleri gerek. Çok uzun. Lojistik problem.
Kemal Bey başını eğdi.
—Doğru. Ama İngilizler zayıf noktadan girer. Sonra genişler. Standart taktik.
Weber başını salladı; ama dudakları “fakat” diye kıpırdadı.
—Teorik olarak evet… ama pratikte modern deniz savaşında bombardıman önce gelir. Güçlü bombardıman… sonra çıkarma.
Ve haritada başka bir noktayı işaret etti.
—Demek ki İngilizler burayı seçer. Doğrudan kısa rota. Bombardıman kolay.
Kemal Bey sessizce dinledi. Almanların taktik kitabı öyle söylüyordu; bu, çadırdaki çoğunun içini rahatlatan bir gerçekti. Fakat Kemal Bey’in yüzünde, “rahatlık” denen şeyin yeri yoktu.
—Doğru… ama, dedi.
Von Sanders’in kaşları gerildi.
—Ne demek istiyorsun, Yarbay?
Kemal Bey sakin konuştu.
—Demek istiyorum ki… İngilizler beklediğimiz yeri seçmeyecek. Beklemediğimizi seçecek.
Weber’in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi; saygılı ama mesafeli bir gülümseme.
—Yarbay Kemal… saygıyla söylüyorum. Bu sezgi. Analiz değil.
Kemal Bey onun gözlerine baktı. Ne öfke vardı, ne kırgınlık. Sadece ağır bir ciddiyet.
—Belki sezgi… ama on yıllık sezgi. Bu coğrafyayı tanıyorum. İngilizleri tanıyorum.
Binbaşı Müller söze girdi.
—Askerî bilim sezgilere dayanmaz. Verilere dayanır.
Kemal Bey başını salladı.
—Haklısınız. Veriler önemli. Ama bazen veriler eksik bilgi verir. Çünkü düşman da veri kullanır… ve düşman veriyi manipüle edebilir.
O sözlerden sonra çadırın içi daha da ağırlaştı. Ben, o toplantıda not tutan genç bir zabit kâtibi olarak, kalemimi bir an havada unuttum. İnsan bazen bir cümlenin, yıllar sonra bile aynı ağırlıkla duracağını o anda hissediyor.
Von Sanders ellerini birleştirdi.
—Yarbay Kemal… öneriniz nedir?
—Takviye, dedi Kemal Bey. Bu bölgeye beş yüz asker, dört top, hendek kazımı.
Weber hesap yaptı.
—Beş yüz asker… bu rezervimizin yarısı.
Kemal Bey hiç inkâr etmedi.
—Evet. Buraya koyarsak diğer bölgeler zayıf kalır.
Müller hemen yakaladı:
—Eğer İngilizler oradan gelmezse?
—O zaman beş yüz asker boşa harcanmış olur, dedi Müller.
Kemal Bey ona baktı.
—Risk. Her karar risk taşır.
Von Sanders ayağa kalktı, çadırın penceresine yürüdü. Boğazın üzerine çöken geceyi seyretti. Uzun düşündü. Çok uzun.
Sonra döndü.
—Yarbay Kemal… analizine saygı duyuyorum. Deneyimine güveniyorum.
Kemal Bey bekledi; o “ama”nın geleceğini sanki önceden biliyordu.
—Askerî bilim net. Hesaplı verilere dayalı. Veriler diyor ki… İngilizler doğrudan rotayı seçecek.
Weber’in işaret ettiği nokta kısa, etkili, mantıklıydı.
Kemal Bey söz almak istedi, Von Sanders elini kaldırdı.
—Lütfen dinle, Yarbay. Sana saygı gösteriyorum ama karar verildi. Ana takviye Weber’in işaret ettiği bölgeye gidecek. Senin önerdiğin bölge sadece standart devriye alacak.
Kemal Bey yutkundu.
—Anlıyorum, general.
Von Sanders bir cümle daha ekledi, sanki vicdanına küçük bir yastık koymak ister gibi:
—Endişen takdire şayan. O bölgeye küçük bir gözlem birimi koyacağız. Elli asker. Erken uyarı için.
Kemal Bey başını eğdi.
—Teşekkür ederim, general.
Toplantı bitti.
Subaylar dağıldı. Kemal Bey en son çıktı. Koridorda yürürken adımları ağırdı; acele etmiyordu, ama sanki içeride bıraktığı şey yalnızca bir toplantı değildi.
Yanına Teğmen Ali yaklaştı, sesi fısıltıydı:
—Komutanım… inanmadılar.
Kemal Bey cevap vermedi. Birkaç adım sonra durdu.
Ali dayanamayıp sordu:
—Ama siz eminsiniz, değil mi?
Kemal Bey Ali’ye baktı. Gözlerinde kibir yoktu. Bir “ben bilirim” yoktu. Sadece bir subayın, kendi içinde taşıdığı yük vardı.
—Eminim, Ali. Ama emniyet yetmiyor. İkna lazım. Ve ben ikna edemedim.
Ali’nin sesi titredi:
—Peki şimdi ne yapacağız?
Kemal Bey kısa bir an düşündü.
—Hazırlık.
Ali şaşırdı:
—Ama izinsiz…
Kemal Bey başını salladı.
—İzinsiz olmaz. Ama kendi birliğimizi hazırlayabiliriz.
Ali hemen yakaladı:
—Nasıl?
—Benim birliğim o bölgeye yakın. Saldırı olursa hızlı hareket ederiz.
Ali’nin yüzünde korku değil; matematik vardı.
—Ama elli asker… yeterli mi?
Kemal Bey acı acı gülümsedi.
—Hayır, Ali. Yeterli değil. Ama elimizdeki bu.
O akşam Alman subay çadırında Weber, Müller ve iki subay kahve içiyordu. Sesleri rahattı.
—Yarbay Kemal iyi bir subay, dedi Müller.
Weber kabul etti.
—Evet. Deneyimli, cesur ama… teorik eğitimi eksik. Harp Akademisi yok. Kitap bilgisi sınırlı.
Müller başını salladı.
—Sezgiye güveniyor.
Weber kahvesinden bir yudum aldı.
—Modern savaş öyle kazanılmaz. Matematik lazım, lojistik lazım, hesap lazım. Bizim hesaplarımız net.
Haritayı açtılar.
—İngilizler buradan gelecek, dedi Müller. Yüzde seksen…
—Yüzde doksan, diye düzeltti Weber.
Güldüler. Rahatladılar. Çünkü “bilim” dedikleri şeyin, insanı yanılgıya karşı koruduğunu sanıyorlardı.
Aynı anda, Türk birlik çadırında Kemal Bey tek başına haritaya bakıyordu. Mumun ışığında parmağı o noktadaydı. “Buradan gelecekler,” diye fısıldadığını ben duymadım; ama sonradan Ali’nin ağzından aynı cümleyi işittim.
Kanıtı yoktu.
Veri yoktu.
Sadece on yıllık deneyim, coğrafya bilgisi, İngiliz psikolojisini sezme kabiliyeti ve güçlü bir his…
Ve yetmemişti.
Şimdi ne olacaktı?
Bekleyecekti.
Ve eğer haklıysa… elli asker ne yapabilirdi?
16 Mart sabahı, iki farklı hazırlık başladı.
Bölge A: Alman takviyesinin gittiği yer.
Weber arazide duruyor, mühendisler, topçular, inşaat ekipleriyle konuşuyordu.
—Bu hat… ana savunma hattımız olacak.
Mühendis Friedrich haritaya baktı.
—Dört top bataryası, doğru mu Albay?
Weber dört noktayı tek tek işaretledi.
—Her biri denize doğrudan nişan alacak. Menzil üç kilometre. İngiliz gemileri yaklaşınca ateş.
Hendekler kazılıyor, yerleşimler tamamlanıyordu. Sekiz yüz asker. Dört top bataryası. Çapraz ateş planı… hepsi “kitaba” uygundu.
Müller sordu:
—Yarbay Kemal’in önerdiği bölgede sadece elli asker mi?
Weber omuz silkti.
—Evet. Erken uyarı için gözlem birimi. Yeterli. Çünkü İngilizler oradan gelmeyecek.
Ve ekledi:
—Bilim bunu söylüyor. Veriler bunu söylüyor. Bilim yanılmaz.
Bölge B: Kemal Bey’in işaret ettiği nokta. Yirmi kilometre uzakta.
Kemal Bey, Teğmen Ali ve on iki askerle araziyi inceledi. Kemal Bey yere çömeldi, toprağı avucunun içinde ezdi.
—Kumlu… yumuşak. Çıkarma için ideal.
Sahile baktı.
—Akıntı burada zayıf. Görüyor musun?
Ali başını salladı.
—Evet komutanım. Su neredeyse durgun.
Kemal Bey içeri doğru yürüdü, otuz metre sonra durdu.
—Burası… ilk savunma hattı burası olmalı.
Ali’nin sesi kısıldı:
—Ama komutanım… biz elli kişiyiz.
Kemal Bey keskin ve dürüst konuştu:
—Biliyorum. Ama elimizdeki bu.
Planı açıkladı: sahilde gözlem, haber, sonra sekiz kilometre uzaktaki ana birlik koşarak gelecek. Kırk beş dakika.
Ali, kırk beş dakikanın ne demek olduğunu çok iyi biliyordu.
—İngilizler o zamana kadar çıkmış olur.
Kemal Bey başını eğdi.
—Evet. O yüzden elli kişi kırk beş dakika tutmalı.
Ali’nin boğazı düğümlendi.
—Çok zor, komutanım.
—Ama başka yol yok, dedi Kemal Bey.
O akşam Kemal Bey kendi birliğine döndü. Üç yüz askeri topladı. Önlerinde durdu.
Sesi sakindi; fakat ciddiyeti çadırın direklerine kadar ulaştı.
—Askerler… yakında İngiliz saldırısı olacak. Resmî plan batıyı söylüyor. Alman komutanlık oraya hazırlık yaptı.
Bir durdu.
—Ama ben farklı düşünüyorum. İngilizler kuzeyden gelecek.
Kalabalıkta bir kıpırtı oldu. Sadece merak değil; sorumluluk.
Ali sordu:
—Peki biz ne yapacağız komutanım?
—Biz bekleyeceğiz. Hazır bekleyeceğiz. Eğer kuzeyden gelirlerse kırk beş dakikada oraya ulaşacağız.
Bir asker, ürkekçe ama açıkça sordu:
—Kırk beş dakika mı komutanım? Sekiz kilometre…
Kemal Bey başını kaldırdı.
—Evet. Koşarak. Tam teçhizat. Zor olacak. Ama yapacaksınız. Çünkü başka yol yok.
Başka bir asker:
—Komutanım… ya batıdan gelirlerse?
Kemal Bey’in cevabı, bir subayın kendine karşı dürüstlüğüydü:
—O zaman ben yanılmışım ve Alman komutanlık haklı. Sorun yok.
Sonra sesi biraz daha düştü. O düşüş, kelimenin ağırlığını artırdı.
—Ama eğer ben haklıysam ve biz hazırlıklı değilsek… o zaman çok asker kaybederiz.
Sessizlik ağırlaştı.
—O yüzden… yarından itibaren antrenman. Her gün sekiz kilometre koşu. Tam teçhizatlı.
—Anlaşıldı komutanım.
19 Mart 1915.
Bölge A’da Weber memnundu. Hendekler tamamlanmış, toplar yerleştirilmiş, askerler eğitilmişti.
—Her şey hazır, dedi Müller’e.
Weber dürbünle denizi taradı.
—Yakında gelecekler.
Ve ekledi:
—Kemal’in bölgesi?
Müller omuz silkti.
—Elli asker. Basit gözlem. Hiç faaliyet yok.
Weber rahatladı.
—İyi. Çünkü orada hiçbir şey olmayacak.
Bölge B’de Teğmen Ali not defterine yazıyordu:
“19 Mart saat 16:00. Deniz sakin. Hareket yok.”
Bir asker yanına geldi:
—Teymen… ne kadar daha bekleyeceğiz?
Ali uzun süre denize baktı.
—Kemal Bey haklıysa yakında. Değilse… boşuna.
Asker fısıldadı:
—Siz hangisine inanıyorsunuz?
Ali’nin cevabı yumuşaktı ama sağlamdı:
—Kemal Bey on yıldır yanılmadı. Ben ona güveniyorum.
Aynı gün açık denizde, İngiliz savaş gemisi HMS Queen Elizabeth’te Amiral Robek haritaya bakıyordu.
Kurmay subaylar “final karar” diyordu.
—Çıkarma noktası… Arıburnu Koyu, dediler.
—Türk savunması minimal, dediler. Ana Alman kuvveti güneyde.
Robek başını salladı.
—Demek bizi orada bekliyorlar.
—Evet amiral.
—O zaman oraya gitmeyeceğiz. Kuzeye gideceğiz. Arıburnu.
Ve tarih belirlendi:
—25 Nisan… şafaktan önce.
Şafak öncesi, saat 04:15.
Arıburnu.
Teğmen Ali gözlem kulesindeydi. Deniz karanlıktı. Sessizdi.
Ama bir şey… farklıydı.
Su sesi ritmik geliyordu.
Kürek sesi mi?
Ali dürbünü kaldırdı, karanlığa baktı. Gözlerini kısarak…
Gördü.
Gölgeler. Suda hareket eden çok sayıda gölge.
Kalbi hızlandı.
—Alarm!
Ve bağırdı:
—İngilizler kuzeyden geliyor!
Bir asker “Emin misin?” diye haykırdı.
Ali tekrar baktı.
—Şimdi daha net. On, yirmi, elli… yüz bot. Belki daha fazla. Eminim!
—Hemen haber gönderin Kemal Bey’e!
Haberci atına atladı, karanlıkta kayboldu.
Sekiz kilometre uzakta Kemal’in kampı.
Saat 04:30.
Kemal Bey uykusundan sıçradı. Çadır kapısı açıldı.
—Komutanım… İngilizler Arıburnu’ndan çıkarma yapıyor!
Kemal Bey üç saniye durdu. O üç saniyeyi hayatım boyunca unutmadım; bir insanın aklının, kalbinin ve kaderinin aynı anda çalıştığı an gibiydi.
Sonra birden:
—Alarm! Tüm birlik toplansın, şimdi!
Düdük çaldı. Kamp uyandı. Üç yüz asker iki dakikada toplandı.
Kemal Bey önlerine geçti.
—İngilizler Arıburnu’nda. Tam dediğim yerde. Sekiz kilometre. Kırk beş dakikada oraya varacağız.
Bir asker “Alman birliklerine haber?” dedi.
Kemal Bey’in cevabı kesindi:
—Önce biz. Hareket!
Ve koştular.
Arıburnu sahilinde botlar kıyıya yanaştı. Onlarca, yüzlerce asker… sonra daha fazlası.
Ali ve kırk dokuz asker tepede mevzi aldı.
Bir asker fısıldadı:
—Ateş edelim mi, teğmenim?
Ali düşündü. Elli kişi… yüzlerce askere karşı.
—Bekleyin… yaklaşsınlar. Sonra ateş.
Kemal’in koşusu sürüyordu. Dört kilometre geride kaldı. Dört daha vardı.
Askerler yorulmuştu. Ama koşuyorlardı. Kemal Bey öndeydi. Durmuyordu.
Bir asker tökezledi, düştü. İki arkadaşı kaldırdı. Devam ettiler.
İlk temas saat 05:15.
İngilizler yüz metreye kadar girdiğinde Ali emri verdi:
—Ateş!
Tüfekler patladı. İngilizler şaşırdı, yere kapandı. Karşılık verdiler. Mevziye kurşun yağdı.
Kayıplar başladı.
Ali bağırıyordu:
—Devam! Durmak yok!
Ama herkes biliyordu: sayı çoktu. Kuşatma yaklaşmıştı.
Saat 05:30.
Ali’nin askerleri yirmi yediye düştü.
Ve o anda arkadan bir ses geldi:
—Ali! Çekil! Geri çekil!
Ali döndü.
Kemal Bey ve üç yüz asker… gelmişti.
Kemal Bey bağırdı:
—Hücum! İleri!
Dağdan indiler.
O an denge değişti.
Saat 05:45.
Bölge A’da Weber uyandırıldı. “Çıkarma” raporu geldi.
—Nerede?
Subay tereddüt etti:
—Arıburnu, efendim.
Weber dondu kaldı.
—Ne?
Haritayı kaptı, açtı. Baktı.
Kemal’in işaret ettiği nokta… o “mantıksız” denilen yer.
Weber’in sesi, sanki kendine söylenen bir itiraftı:
—İmkânsız…
Müller içeri girdi:
—Albay… emir?
Weber bir an daha haritaya baktı. Sonra gözleri sertleşti.
—Takviye hemen. Tüm rezerv kuzeye. Hepsi.
Müller koştu. Weber geride kaldı. Ellerinde harita… titriyordu.
—Nasıl bildi? diye fısıldadı. Nasıl…
Saat 06:00.
Arıburnu’nda çatışma sürüyordu ama artık başka bir biçimde: Kemal’in birliği stratejik noktaları tutmuştu. İngilizlerin ilerleyişi yavaşladı.
Ali rapor verdi: sayı, kayıp, tutulan hat…
Kemal Bey dürbünü indirdi.
—Şimdilik…
Ve o kritik cümleyi söyledi:
—Soru şu: kimin takviyesi önce gelecek?
Saat 07:45.
Uzaktan bir toz bulutu göründü. Dürbünle bakıldı. Bayrak…
Alman bayrağı.
—Geldiler! diye bağırdı Kemal Bey.
Weber tepeye ulaştı. Attan indi. Kemal Bey’in yanına yürüdü.
İki adam birbirine baktı. Uzun bir bakış.
Weber konuştu:
—Üzgünüm.
Kemal Bey cevap vermedi. Bir subayın, savaşın ortasında “haklıydım” demeye ihtiyacı yoktur; çünkü haklılık bile kaybı geri getirmez.
Weber devam etti:
—Eğer ben baştan seni dinleseydim… belki daha az kayıp olurdu.
Kemal Bey sakin ama net konuştu:
—General… geçmiş değişmez. Şimdi önemli olan İngilizleri durdurmak.
Weber başını salladı.
—Haklısın. İş başa düştü.
Haritayı açtılar. Mevzileri birlikte planladılar: Weber sol kanat, Kemal sağ kanat. Koordineli hareket.
Saatler geçti. Çatışma sürdü. Denge kuruldu.
Öğleden sonra İngiliz komutanı geri çekilme kararı verdi. Sahile doğru.
Saat 17:00.
Çatışma durdu.
Weber ve Kemal tepedeydi.
—Tuttuk, dedi Weber.
—Evet, dedi Kemal. Ama pahalıya.
Kayıp sayıları söylendi. Weber’in yüzünde, hesap defterinde olmayan bir ağırlık vardı.
Kemal Bey’in sesi yine aynıydı:
—Geçmiş değişmez. Ama gelecek… değişebilir.
Akşam geçici karargâhta Weber rapor yazıyordu. Müller içeri girdi.
—Ne yazacaksınız, albay?
Weber kâğıda baktı.
—Gerçeği. Yarbay Kemal doğru analiz yaptı. Ben reddettim. Sonuç: geç müdahale… fazla kayıp.
Ve ekledi:
—Kemal’in liderliği sayesinde pozisyon korundu. Yarbay Kemal’e terfi öneriyorum. Gelecek operasyonlarda analizleri ciddiye alınmalı.
Müller sessizce dinledi.
Weber pencereden dışarı baktı.
—Bilim önemli. Veri önemli. Ama… insan faktörü daha önemli. Deneyim, sezgi, arazi bilgisi… kitaplarda yok. Sadece burada var.
Üç hafta sonra.
Komuta merkezinde aynı masa, aynı harita… ama bu sefer hava farklıydı.
Von Sanders konuştu: yeni İngiliz saldırısı analizi.
Weber “güney mantıklı” dedi ama durdu.
—Bu sefer sadece veriye bakmıyoruz.
Ve Kemal Bey’e döndü:
—Yarbay Kemal… senin değerlendirmen?
Kemal Bey haritayı uzun süre inceledi.
—Veriler güneyi gösteriyor. Doğru. Ama Arıburnu’nda başarısız oldular. Şimdi biz güneyi bekliyoruz. Demek ki yine beklenmedik yerden gelebilirler.
Ve Suvla Koyunu işaret etti: zayıf, göz ardı edilmiş ama çıkarma için uygun.
Von Sanders düşündü. Sonunda iki plan kararı verdi: A güneyde güçlü savunma, B Suvla’da esnek takviye.
Ve Kemal Bey’e döndü:
—Suvla’nın sorumlusu sen olacaksın.
Von Sanders’in yüzünde küçük bir tebessüm vardı:
—Tekrar haklı çıkarsan Alman Harp Akademisi’ne rapor yazacağım… Türk taktik düşüncesini dâhil etmek için.
Üç ay sonra, Ağustos 1915.
İngilizler Suvla’dan saldırdı.
Kemal Bey hazırdı.
Tuttu.
Tekrar haklı çıktı.
Bir yıl sonra, Çanakkale Zaferi… İngilizler çekildi, savaş kazanıldı.
O günlerin sevinci, insanın içini taşır; ama bizler için sevinç daima saygılı ve ölçülüydü. Çünkü her kazanç, fedakârlıkla yazılmıştı.
Weber ve Kemal son kez aynı karargâhtaydı.
—Yarın Almanya’ya dönüyorum, dedi Weber.
Elini uzattı. Kemal Bey sıktı.
—Seninle çalışmak onurdu, dedi Weber.
Kemal Bey başını salladı.
—Benim için de.
Weber bir an durdu.
—Arıburnu günü… ben büyük hata yaptım. Geçmedi. Çünkü o gün yüz on asker şehit oldu. Belki… ben dinleseydim daha az olurdu.
Kemal Bey, bu cümlenin ağırlığını taşıyacak tek kelimeyi seçti:
—Doğru. Ama sonra dinlediniz. Öğrendiniz. Birlikte çok hayat kurtardık.
Weber çantasından küçük bir kutu çıkardı. Kemal açtı: içinde Alman askerî madalyası.
—Bu sana hediye.
Kemal Bey tereddüt etti.
Weber ısrar etti:
—Kabul et. Çanakkale’yi sen kurtardın… Arıburnu’nda, Suvla’da… her yerde.
Kemal Bey kabul etti.
—Teşekkür ederim.
Weber’in sesi alçaldı:
—Ben teşekkür ederim. Bana öğrettiğin için.
On yıl sonra.
Berlin.
Weber emekliydi. Evinde gazete okurken başlık gördü:
Türkiye Cumhuriyeti Başkanı Mustafa Kemal Atatürk.
Weber gülümsedi.
—Yarbay Kemal… diye fısıldadı. Artık Başkan Kemal…
Gazetede reformlar, modernleşme, yeni bir ülkenin adımları… Weber başını salladı.
—Hak ettin.
Masaya baktı. Orada Çanakkale madalyası duruyordu. O madalya, ona göre bir “övgü” değil, bir “ders”ti.
Weber oturdu ve Atatürk’e mektup yazdı: Arıburnu’nu hatırlattı. Dinlemediğini itiraf etti. “Bilim yetmez” dedi. “İnsan faktörü” dedi. “Siz buydu” dedi.
Mektubu gönderdi.
İki ay sonra cevap geldi.
Atatürk’ün mektubu kısa ama samimiydi: Arıburnu’nu elbette hatırladığını, fakat asıl hatırladığı şeyin Weber’in sonradan dinlemeyi öğrenmesi olduğunu söyledi. “Ego bırakmak, öğrenmek, işbirliği yapmak” dedi. “Bu çok değerli” dedi.
Weber mektubu okurken gözleri doldu. Kâğıdı yavaşça katladı, masaya koydu. Yanına madalyayı koydu.
Ve düşündü:
Arıburnu… bir hata, bir ders, bir değişim.
Weber öldüğünde vasiyetine şunu yazdı:
“Çanakkale madalyamı Türkiye’ye, Atatürk Müzesi’ne bağışlıyorum. Çünkü o madalya bana ait değil. O ders bana ait.”
Bugün Çanakkale Savaş Müzesi’nde bir vitrinin içinde Weber’in madalyası durur. Yanında küçük bir not:
“Albay Heinrich Weber. Arıburnu Muharebesi. 1915. İlk başta inanmadı, sonra öğrendi. Sonra işbirliği yaptı. Türk-Alman dostluğunun sembolü.”
Bazen yaşlı askerler gelir, o madalyaya bakar. Kimisi susar. Kimisi sadece başını eğer.
Çünkü insan anlar: Hata yapmak insanîdir. Öğrenmek asildir. İşbirliği yapmak ise kaderi değiştirir.
Ve belki bugün kimse o ilk toplantıyı hatırlamaz: 15 Mart gecesi, Kemal Bey’in uyarısını, Weber’in reddini…
Ama sonuç tarihe yazılmıştır:
Çanakkale geçilmedi.
Ve o “geçilmez” dediğimiz şey, yalnızca cesaretin değil; sabrın, deneyimin, bilimin ve ortak aklın da adıdır.
Ben hâlâ, o harita masasındaki lambanın titrek ışığını hatırlarım.
Bir insanın “Eminim” dediği anı.
Ve bir başka insanın, yıllar sonra “Dinlemedim” diye itiraf edebildiği vakarı.
Tarih bazen top sesleriyle değil, bir masada kurulan cümlelerle değişir.
News
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası và Yeniden Doğan Umutları
YÜZYILLARIN SÖNMEYEN IŞIĞI: Mostar Köprüsü’nün Yıkılan Mirası ve Yeniden Doğan Umutları 🌉 Taşın Kalbindeki Köprü Mostar Köprüsü… O sadece Bosna-Hersek’in…
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
End of content
No more pages to load






