Şehrin akşam kalabalığına karışan bir lokantanın cam kenarında, koyu lacivert ceketiyle oturuyordu Melek. Saçları ensede toplu, yüzünde yorgun ama zarif bir sükunet vardı. Masasında buharı tüten çorba, taze ekmek, nar taneleri serpilmiş salata ve ana yemek duruyordu. Kaşığı eline alıp bırakıyor, lokmalar boğazında düğümleniyordu. Babasını toprağa vereli birkaç hafta olmuş, yemek onun için sadece bir alışkanlık, içi boş bir ritüele dönüşmüştü. Telefonu titredi, bildirimler peş peşe aktı: vakıf toplantısı, dernekten lojistik notu, yatırımcılardan iki mesaj. Ekranı kapatıp çantasına bıraktı. Bu akşam kimseye yetişmek istemiyor, sokağın sesine karışıp yalnız kalmayı seçiyordu. Tam o sırada kaldırımın ucunda bir siluet belirdi. İhsan’dı. Yetmişlerine varmış, sakalı beyaza dönmüş, yüzünde ince çizgilerin ağırlığını taşıyan bir adam. Üzerindeki yılları taşımış bir ceket, dirsekleri incelmiş bir gömlek, paçaları püsküllü pantolon, yorgun ayakkabılar, uyumsuz uzunlukta bağcıklar. Masaların arasından yolu tıkamadan geçmeye çalışıyor, bakışını kaldırmadan ilerliyordu. Melek onu uzaktan fark ettiği anda omuzlarının düşüklüğünde, yüzündeki dinginlikte gizlenen hüznü gördü.

İhsan, Melek’in masasına bir adım kala durdu. Avucunu yavaşça açtı, gözlerini yerden kaldırmadan bastırılamayan bir mahcubiyetle fısıldadı: “Artanlarınızı yiyebilir miyim kızım? Rahatsız ettiysem bağışlayın.” Melek’in içi sıcak bir ağrıyla sızladı; “kızım” deyişindeki o yumuşak tını babasının hastane gecelerindeki sesini hatırlattı. Kaşığı kasenin kenarına bıraktı, konuşacakken garsonlardan biri hızla geldi, elini İhsan’ın dirseğine koydu: “Amca burada durmayalım lütfen. Müşteriler rahatsız oluyor.” Bir başka garson da yetişti: “Abi dışarıda bekle, sana mutfaktan bir şey ayarlarız.” Melek sandalyesini geri çekip kalktı. Sesini yükseltmedi ama sözü keskin çıktı: “Bir dakika.” Garsonlar ona döndüler; tanıdık bir yüzdü. “Melek Hanım, prosedür gereği…” diye başladılar. “Prosedürünüz insan onurunu incitmemeli,” dedi Melek gözlerini kaçırmadan. “Beyefendi benim misafirim. Bu masada oturacak. Siparişini ben veriyorum.”

İhsan hafifçe geri çekilip “Kızım, ayakta da olur,” diye yeltendi. Melek sandalyeyi çekip eliyle gösterdi: “Açsanız önce oturulur.” Gülümsemesi nezaket taşıyor, bakışları kararı bildiriyordu. Garsonlar kısa bir tereddüdün ardından geri adım attılar. Melek menüye bakmadan söyledi: “Bir mercimek çorbası, sıcak ekmek, köfte yoğurt, yanında çay. Hızlı lütfen.” İhsan sandalyenin ucuna ilişti, avuç içleri dizlerinde, omuzları hafif çökmüş; ama yüzündeki ifade temizdi. Bakışını nihayet Melek’e kaldırıp kısa bir teşekkürle başını eğdi. “Adınız?” dedi Melek. “İhsan,” dedi o çekingen bir tebessümle. “İhsan derler.” “Ben Melek.”

Çorba gelir gelmez İhsan kaseyi iki eliyle kavradı. İlk yudumu almadan önce gözlerini kısacık kapadı, buhar yüzüne değince sanki kısacık bir şükür, sanki eski bir alışkanlık canlandı. Kaşığı ağzına götürürken elindeki titremeyi saklayamıyordu. Melek kendi çorbasının buharına baktı; içindeki üşüme sanki kenarlardan çözülmeye başladı. Cadde akıyordu; yan masada kahkahalar patlıyor, yol kenarında bir motosiklet gürültüyle gelip geçiyordu. Bu seslerin içinde Melek yumuşakça sordu: “Yemekten sonra sizi evinize bırakayım isterseniz. Gece serinlemeye başladı.” İhsan kaşığı kaseye bırakıp bakışını kaçırmadan cevap verdi: “Evim yok kızım. Bir süre önceki evimden çıktım. Bazen cami avlusu, bazen üst geçidin altındaki kuru yer, bazen de otogar koltukları.”

Sokağın uğultusu Melek’in kulağında bir anda uzaklaştı. “Yalnız mısınız?” diye sordu; soruyu bir yastığın üzerine koyar gibi yumuşatmaya çalışarak. “Yalnızlığı konuşunca azalmıyor,” dedi İhsan. “Üç evlat büyüttüm. Her birinin yolu ayrı oldu. Ben yollarına taş olmamak için kenarda durdum. Kenar bir süre sonra ev oluyor insana.” Melek fısıldadı: “Torun?” İhsan’ın gözleri kısaca parladı: “Var. Fotoğraflardan tanıdığım küçük yüzler… ama kokusu gelmeyen torun insana yine de uzak kalıyor. Kapıya gidip yük olmak istemedim.”

O sırada yemekler geldi. İhsan yoğurdun kapağını açarken “Bu kadar zahmet etmenize gerek yoktu. Ayakta da olurdu,” dedi. Melek gülümsedi, gözlerini ondan ayırmadan konuştu: “Olur mu öyle şey? Siz benim misafirimsiniz. Masama oturdunuz, artık başımın üstünde yeriniz var. Ayakta yemek olur mu hiç? Babam da böyle konuşurdu.” Gözleri dalgınlaştı. “Siz ‘kızım’ deyince içimde eski bir kapı açıldı.”

Kısa bir sessizlik oldu. Melek çatalını masaya bıraktı, tereddütle devam etti: “Bakın yanlış anlamayın. Bu gece dışarıda kalmanızı istemiyorum. Yakında küçük bir otel var. İsterseniz sizi oraya yerleştireyim. Sabah da beraber kahvaltı eder, sonra doktora gideriz.” İhsan bu teklifi duyunca kaşığı tabağa bıraktı, ellerini dizlerinin üzerinde kenetledi, kısa bir süre sessiz kaldı. Gözlerinde hafif bir buğu belirdi. “Kızım!” dedi derinden gelen bir sesle. “Ben yıllardır kaldırım taşını yastık yaptım. Geceyi bazen rüzgarla, bazen yağmurla paylaştım. İnsan alışıyor sanıyor ama alışmıyor. Sıcak bir odanın hayalini bile kurmamayı öğreniyor. Şimdi siz ‘bir gece otelde kalın’ diyorsunuz ya…” Sustu, boğazını temizledi, dudaklarının kenarı titredi. “Bu söz bile insana yetiyor. Kabul edeyim. Bir gece olsun. Yastık görüp sabah sıcak bir ekmek kokusuna uyanmak bana bayram gibi gelir.” Melek gülümsedi: “Öyleyse tamam.”

Hesap geldiğinde garson mahcup bir sesle: “Melek Hanım, az önceki için kusura bakmayın. Talimat gereği…” diye mırıldandı. Melek karşılık verdi: “Bir talimat da benden: Kapıdan giren herkese insan gibi davranın. Gerisi kolay.” İkisi birlikte restorandan ayrıldılar. Yoldan geçenler baktı ama Melek umursamadı. Otele vardıklarında kimliğini uzattı: “Misafirim için bir gece. Gerekirse uzatırız.” Odada tek kişilik yatak, küçük bir komodin vardı. Melek pencereye bakıp: “Yarın sabah burada olurum. Kahvaltı ederiz. Sonra sağlık işlerini hallederiz,” dedi. İhsan eliyle kalbine dokundu: “Allah razı olsun kızım. Benden dönecek bir hayır varsa payı sana yazılsın.” Melek sokağa çıktığında şehrin uğultusu aynıydı ama onun içinde bir şey değişmişti. Az önce duyduğu cümle hâlâ kulağındaydı: “Artanlarınızı yiyebilir miyim?” Bu kez mesele artan değil, yer açmaktı.

Ertesi sabah Melek erkenden uyandı, içinde garip bir heyecan vardı. Kahvaltıda İhsan’ın yüzünde biraz olsun rahatlama görmeyi, sonra onu doktora götürmeyi planlıyordu. Saat dokuzda otelin lobisine girdi: “İhsan Bey’in odası kaç numara?” Görevli kısa bir tereddüttün ardından cevap verdi: “Hanımefendi, misafiriniz sabah erkenden çıktı. Anahtarı bıraktı, kimseye bir şey söylemedi.” Melek’in yüzünde buruk bir gülümseme belirdi. “Teşekkür ederim,” diyebildi. İçinde koca bir boşluk açılmış, dün gece kurduğu umutlar bir anda dağılmıştı.

Günler geçti. Melek iş toplantılarına katıldı, vakıf organizasyonlarını yönetti, dost meclislerine uğradı. Ama zihninde aynı soru dönüp duruyordu: “Şimdi nerede?” Bir sunumun ortasında projeksiyon perdesine bakarken aklına İhsan’ın çorbayı içerken titreyen elleri geldi; cümleleri yarıda kaldı, asistanı onu toparlamak zorunda kaldı. Bir dernek toplantısında herkes hararetle konuşurken Melek masanın köşesinde sessizce dalıp gitti. Yanındaki arkadaşı fısıldadı: “Melek, iyi misin?” Melek toparlanır gibi oldu, gülümsemeye çalıştı: “İyiyim, sadece biraz yorgunum.” Ama yorgunluk bedeninde değil, kalbindeydi. Her gece eve döndüğünde babasının fotoğrafına bakıp fısıldıyordu: “Baba, ben birini yarı yolda bırakmak istemiyorum. Onu tekrar bulabilecek miyim?”

Sabahları vakıf gönüllülerine soruyordu: “Son günlerde şu bölgelerde yaşlı bir amca gördünüz mü? Elinde eski bir baston var.” Cevaplar hep aynıydı: “Yok Melek Hanım, denk gelmedik.” Bir akşam arabasına binip şehrin kenar semtlerine gitti. Park köşelerine, cami avlularına baktı. Bir köprü altına uğradı, birkaç evsizle konuştu: “Burada İhsan adında yaşlı birini gördünüz mü?” Adamın biri başını salladı: “Bizimle bir iki gece kaldı ama sonra kayboldu. Nereye gitti bilmiyoruz.” Melek arabasına bindiğinde gözlerinden yaşlar aktı, direksiyona başını yasladı: “Allah’ım, lütfen üşümesin, aç kalmasın.”

Haftalar akıp gitti. Her şey yolundaymış gibi davransa da içi sıkışıyordu. İş görüşmelerinde, gala yemeklerinde, kalabalık salonlarda bile kulağı hep aynı sesi aradı: “Artanlarınızı yiyebilir miyim kızım?” Bazen kalabalığın içinde birini görüp “İhsan amca mı?” diye koşar adım yaklaşır ama yabancı bir yüzle karşılaşırdı; yüzündeki umut ifadesi hayal kırıklığına dönüp sessizce geri çekilirdi. Artık tek bir düşüncesi vardı: “Onu bulacağım.”

Bir akşamüstü, şehrin kalabalık caddelerinden birinde arabasıyla ilerliyordu. Gün boyu toplantılardan çıkmış, başı ağrıyordu. Kırmızı ışıkta beklerken gözleri yan sokaktaki hareketlere kaydı. Bir çöp konteynerinin yanında yaşlı bir adam eğilmişti; elinde yırtık bir poşet, içinden bayat ekmek kırıntıları topluyordu. Hareketleri yavaş, omuzları çökmüş, başı önüne eğikti. Melek’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Direksiyona sımsıkı sarıldı, gözlerini kısmış bakıyordu. “O mu?” diye düşündü. İçindeki ses fısıldadı: “Evet, o.” Freni bastı, kenara çekti, kapıyı açıp adımlarını hızlandırdı. “İhsan amca!” diye seslendi. Adam başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Gerçekten oydu. Yüzünde şaşkınlıkla karışık mahcubiyet vardı, dudakları titredi: “Melek kızım, siz burada mıydınız?” Melek’in gözleri doldu, içinde öfke, hüzün ve şefkat birbirine karıştı. “Günlerdir sizi arıyorum. Neden otelden çıktınız? Ben gelecektim. Kahvaltıda buluşacaktık. Doktora gidecektik. Neden haber vermeden gittiniz?” İhsan gözlerini yere indirdi, elindeki poşeti sıkıca kavradı: “Kızım, siz bana iyilik ettiniz ama ben yük olmak istemem. İnsan bir gece misafir olur; fazla kalırsa hatırası güzelliğini kaybeder. Onun için çıktım.” Melek’in sesi titredi, neredeyse ağlamak üzereydi: “Yük olmak mı? Size sahip çıkmak bana yük değil… huzur.” İhsan mahcup bir tebessüm etti: “Siz iyi kalplisiniz ama alışkanlık zor şey. Sokak insana kendi düzenini kurduruyor.” Melek elini uzattı: “O düzeni bozma vakti geldi. Artık yalnız kalmanıza izin vermeyeceğim. Bundan sonra yanınızda ben varım.” İhsan sustu. Dudakları titredi. Uzun bir sessizlikten sonra başını yavaşça salladı: “Peki kızım.”

Trafiğin ve kalabalığın sesi sanki silindi. O anda tek gerçek, birbirlerinin hayatına yeniden kavuşmalarıydı. Melek o akşam İhsan’ı arabasına bindirdi. Yolda sessizlik vardı; İhsan camdan dışarı bakıyor, şehrin kalabalığını izliyordu. Melek direksiyonda düşündü, sonra sakin bir sesle konuştu: “Önce karnınızı doyuralım. Sonra da size sıcak bir yer ayarlayacağım. Sokak artık size göre değil.” İhsan derin bir nefes aldı: “Kızım, sokak bana göre değildi zaten. Ama başka çarem yoktu. Siz çıkıp da ‘gel’ diyene kadar ben çoktan unutulmuştum.” Melek’in gözleri doldu, direksiyonun başında yutkundu: “Bunu değiştireceğim,” diye geçirdi içinden.

Küçük, samimi bir lokantaya gittiler. Masaya oturduklarında garson şaşkınlıkla baktı ama Melek’in kararlı duruşu kimseye soru sormaya izin vermedi. İhsan sıcak çorbasını içerken elleri titriyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu: “İnanın, şu an içimde bayram var. İnsan bir tas çorbayla yeniden doğabiliyormuş.” Melek gülümsedi: “O zaman bu, yeni başlangıcınızın ilk lokması olsun.”

Yemekten sonra bu kez bir otele değil, kiralık dairelerle ilgilenen bir emlakçıya gittiler. Melek’in içinde uzun zamandır ilk kez gerçek bir heyecan vardı. İhsan şaşkınlıkla etrafa bakıyordu: “Ne yapıyorsunuz Melek kızım?” “Sizin için bir ev bulacağız. Artık sokak yok. Bu kez kalıcı bir yer.” İhsan başını iki yana salladı: “Ben tek başıma bir eve sığamam sanıyordum. Sokağın soğuğu, yalnızlığın sessizliği… alışkanlık oldu. Ama şimdi siz böyle deyince içimde yıllardır sönmüş bir ateş yeniden kıvılcımlandı.”

O akşam uygun bir ev bulamasalar da Melek söz verdi: “Yarın birlikte bakarız. İçini de ben döşeteceğim. Size yakışır bir yuva olacak.” İhsan’ın gözleri doldu, elleri titreyerek Melek’in ellerini tuttu: “Bir insanın başka birine bu kadar sahip çıkması… Benim evlatlarım bile yapmadı. Siz bana yeniden aile oldunuz.” Melek onun ellerini sıkıca kavradı: “Benim de babam artık yanımda değil. Belki de kader bizi birbirimize emanet etti.” O gece ikisinin de hayatında yeni bir kapı açılmıştı; sokakların karanlığı geride kalıyor, yeni bir ışık doğuyordu.

Ertesi gün Melek sabah erkenden İhsan’ı aldı. Yorgun ama umutlu bakışlarını fark ediyordu. “Bugün farklı yerlere bakacağız. Küçük, sade ama sıcak bir ev bulacağız.” İhsan ellerini kucağında sıkıştırdı, gözlerini yere indirdi: “Melek kızım, ben size yük olmak istemem. Dün gece bile otelde yattığımda içim mahcup oldu. Evlatlarıma bile yük olmadım bugüne kadar. Size nasıl olur da olurum?” Melek direksiyonda kararlı bir sesle: “Siz bana yük değilsiniz. Benim için bir emanetsiniz. Hem babamdan sonra içimde kalan boşluğu belki de sizinle dolduracağım.” İhsan’ın gözleri doldu, yutkundu, sesi titredi: “Evlat diye büyüttüklerin sırtını dönebiliyor ama hiç tanımadığın bir elini tutabiliyor. Bu hayatta en ağır ders buymuş kızım.”

Emlakçıyla birkaç eve baktılar. Kimi rutubet kokuyor, kimi çok pahalıydı. Öğleden sonra küçük bir apartmanın giriş katındaki bir eve girdiler. Salon güneş alıyordu; mutfağı dar ama temizdi. Bir yatak odası, küçük bir balkon vardı. Melek’in gözleri parladı: “Bence burası olur.” İhsan duvarlara, pencerelere baktı; eliyle kapı pervazını okşadı: “Benim için saray gibi. Yıllardır bir kapıyı anahtarla açmadım. Elimi cebime atıp da ‘evime giriyorum’ demedim.” Melek gülümsedi: “Artık diyeceksiniz. İçini de ben döşeteceğim. Siz sadece yerleşeceksiniz.” İhsan başını iki yana salladı: “Evlatlarıma günlerce ‘baba şu koltuğa otur’ dedirtemedim. Siz bana eşyadan çok değer verdiniz. Bunu nasıl unuturum?” Melek onun gözlerinin içine baktı: “Unutmayın. Hatırlayın ki içiniz ısınsın. Bundan sonra yanınızda ben varım.” Emlakçı işlemleri başlatırken İhsan sessizce sandalyede oturuyor, ellerini dizlerinin üzerinde kenetliyor, başını öne eğiyordu. Gözlerinden iki damla yaş süzüldü, fısıldar gibi söyledi: “Bir odada üç evlat yetiştirirsin ama üç evlat seni bir odaya sığdıramaz. Siz bana oda değil, yuva verdiniz kızım.” Melek sustu; boğazı düğümlendi. İçinden “Keşke babam da bugünü görseydi,” diye geçti. O an ikisi de biliyordu: Bu sadece bir ev değil, ikisi için de yeni bir başlangıçtı.

Bir hafta içinde ev hazır hâle geldi. Melek eşyaları tek tek seçmişti: temiz bir yatak, sade bir kanepe, küçük bir masa, mutfağa birkaç tencere, bir çaydanlık. Duvarlar boyanmış, pencerelere perdeler takılmıştı. Anahtar nihayet İhsan’ın elindeydi. Kapıdan içeri girdiklerinde İhsan adımlarını yavaşlattı, ellerini kapının eşiğine koyup başını eğdi: “Yıllar oldu bir eve girerken ayakkabımı çıkarmayalı.” Melek gülümsedi: “O zaman şimdi başlayın.” İhsan ayakkabılarını çıkardı. Halıya basınca gözleri doldu. Evin her köşesine dikkatle baktı; masaya dokundu, perdeleri araladı, sonra oturma odasındaki kanepeye oturdu: “Benim için saray bu,” dedi kısık bir sesle. Melek mutfaktan küçük bir çay demledi. İki ince belli bardağa doldurup getirdi. İhsan bardağı eline alınca parmakları titredi: “Kızım, bir evde oturmak, sıcak çay içmek… Siz bana can oldunuz.” Melek’in gözleri doldu, sessizce çayından bir yudum aldı.

Gece olunca Melek vedalaştı. İhsan yeni yatağına ilk kez uzandığında gözleri tavanda uzun süre kaldı; ellerini göğsünün üzerinde birleştirip fısıldadı: “Allah’ım, ömrümden çok şey gitti. Ama bana bu kızı gönderdin ya… şükürler olsun.” Uykuya dalarken yüzünde yıllardır görülmeyen bir huzur vardı. Melek arabasına bindiğinde kalbi hafiflemişti: “Artık yalnız değil,” diye düşündü. İçinde babasının yokluğunu biraz olsun unutturan bir sıcaklık hissetti.

Bir sabah Melek arabasıyla geldi. İhsan kapının önünde bekliyordu, elinde küçük bir baston. Melek camı indirip gülümsedi: “Hazır mısınız? Bugün sağlık kontrolünüz var.” İhsan mahcup bir sesle: “Kızım, ben yıllardır doktora gitmedim. Gerek de görmedim. Bir ağrı olur geçer. Siz boş yere masraf etmeyin.” Melek ciddiyetle baktı: “Masrafı düşünmeyin. Benim için önemli olan sağlığınız. Bundan sonra yalnız değilsiniz. Unutmayın.” Hastanede doktor tansiyonunu ölçtü, birkaç tahlil istedi. Sonuçlar fena değildi ama yaşına bağlı yorgunluklar vardı. “Düzenli beslenirse toparlar,” dedi doktor. Melek sevinçle İhsan’a döndü: “Gördünüz mü? Önemli bir sorun yok. Ama artık ilaçlarınızı aksatmayacağız.” İhsan gözlerini kaçırdı, sesi titredi: “Melek kızım, ben bugüne kadar hastalandığımda bir tas çorba bulup içtim. Kimse başımda beklemedi. Şimdi siz yanımda oturuyorsunuz. Evlatlarımın yapmadığını siz yapıyorsunuz. Bu bana hem iyi geliyor hem de içimi acıtıyor.” Melek onun elini tuttu: “Geçmişi düşünmeyin. Bundan sonrası önemli. Ben yanınızdayım.” İhsan başını salladı, gözleri doldu: “Allah sizden razı olsun kızım.”

Birkaç gün sonra Melek uğradı; yemekleri birlikte hazırladılar, sofraya oturdular. Tam o sırada kapı çaldı. İhsan şaşkınlıkla yerinden kalktı, kapıyı açtığında karşısında yıllardır uğramayan evlatlarını gördü. Boğazı düğümlendi: “Siz beni nasıl buldunuz?” Büyükoğlu yanıtladı: “Mahallede duymayan kalmamış baba. Herkes konuşuyor: İhsan’a zengin bir hanım sahip çıkmış, ev tutmuş diye. Biz de merak edip geldik.” İhsan gözlerini yere indirdi, sesi kırık çıktı: “Demek, beni yıllardır sormayan çocuklarım, başkasının yardımıyla ayakta durduğumu duyunca kapımı çalmayı hatırladı.” Kızı, gözlerini Melek’ten ayırmadan söze girdi: “Şimdi bakıyoruz da gayet iyi görünüyorsun. Yeni bir ev, düzenli bir hayat. Tabii bunda hanımefendinin payı büyük olmalı.” Melek sakin ama kararlı bir şekilde masadan kalktı: “Benim kim olduğum önemli değil. Önemli olan babanızın yıllardır yalnız kalmış olması. Siz neredeydiniz?” Ortanca oğul öfkeyle çıkıştı: “Bizim de kendi hayatımız vardı. Herkes kendi derdine düşmüşken nasıl yetişelim?” İhsan başını öne eğdi, gözlerinden yaşlar süzüldü: “Bir odada üç evlat yetiştirdim ama üç evlat beni bir odaya sığdıramadı. Bu sözü hayatımın acı gerçeği olarak saklayacağım.” O an evde bir sessizlik oldu. Evlatlar utanmış gibi sustular ama içlerinde başka bir hesap vardı; gözleri sürekli Melek’e ve evin içindeki eşyalara kayıyordu. Melek bunu fark etti ama tartışmayı büyütmedi. Evlatlar kısa bir süre oturduktan sonra kalktılar. Kapı kapanınca İhsan sandalyeye oturdu, başını ellerinin arasına aldı: “Kızım,” dedi kısık bir sesle, “Ben onlara kızamıyorum. Yine de evlat. Ama bil ki asıl evlatlığı sizden gördüm. Siz bana yabancı değil, öz evlat gibi oldunuz.” Melek onun elini tuttu: “Üzülmeyin. Gerçek değer görmek için kan bağı gerekmez. Ben yanınızdayım.” İhsan’ın gözlerinden yaşlar süzülürken yüzünde huzurlu bir tebessüm belirdi.

İhsan artık yeni evine alışmıştı. Sabahları balkona çıkar, elindeki çayı yudumlarken sokaktan geçen çocukların sesini dinlerdi. Akşamları Melek uğrar, birlikte yemek yer, sohbet ederlerdi. Yıllardır ilk defa bir düzeni, bir huzuru vardı. Ama mahallede herkes konuşmaya başlamıştı: “İhsan’a bir milyoner kadın sahip çıkmış, evini döşemiş.” Bu sözler sonunda İhsan’ın ailesine de ulaştı. Bir gün kapı çaldı. İhsan açtığında karşısında küçük torunu ve gelini vardı. Torun, “Dede!” diye boynuna sarıldı; İhsan’ın gözleri doldu, yıllardır kokusunu özlediği torununu kucağına alırken kalbi yerinden çıkacak gibi çarptı. Ama gelinin bakışları farklıydı; evin içini süzüyor, yeni eşyaları, perdeleri, mutfağı inceliyordu. “Maşallah baba, çok güzel olmuş burası. Duyduk ki artık her şey yoluna girmiş. Melek Hanım da size çok yardımcı olmuş.” İhsan sevinçle torununa sarılırken başını salladı: “Evet kızım. Allah razı olsun ondan. Beni yalnız bırakmadı.”

O sırada Melek de eve girdi. Selam verip yanlarına oturdu. Gelin kısa bir sessizlikten sonra sözü değiştirdi: “Baba, biz de düşündük. Bu evin masrafları, faturaları, ihtiyaçları olur. İsterseniz bundan sonra biz de ilgilenelim. Sonuçta siz bizim büyüğümüzsünüz.” Melek hemen araya girdi, sesi netti: “Gerek yok. İhsan amcanın ihtiyaçları benim sorumluluğumda. Siz yıllarca yanında olmadınız. Şimdi her şey yoluna girdikten sonra ‘biz bakarız’ diyemezsiniz.” Gelin, Melek’in kararlı sözleri karşısında duraksadı. İhsan torununu kucağından bırakmadan yumuşak ama içli bir sesle konuştu: “Evladım, ben yıllarca sizi özledim ama bir baba olarak şunu bilmek acı veriyor: Zor günümde kimse yanımda değildi. Şimdi bana gerçek aileyi, yabancı bildiğim biri gösterdi. Melek kızım bana sahip çıktı.” O gün İhsan, gerçek sevginin kan bağıyla değil, kalp bağıyla olduğunu bir kez daha anladı.

Birkaç gün sonra Melek, İhsan’ı arabasına aldı. Yolda fazla konuşmadılar. Mezarlığa geldiklerinde hafif bir rüzgâr esiyordu. Melek babasının mezarının başına geçti, ellerini dua için açtı. İhsan da yanına oturdu. Bir süre dua ettikten sonra Melek fısıldadı: “Babam sizin gibi iyi yürekliydi. O gitti, siz geldiniz. Sanki o boşluğu siz doldurdunuz.” İhsan gözlerini kapadı; sesi titrek ama huzurluydu: “Kızım, evlat olmak kan bağıyla yazılmaz; kalbinle yazılır. Sen bana evlat oldun, ben de sana baba. Bundan büyük miras olur mu?” Melek’in gözlerinden yaşlar süzüldü, başını hafifçe İhsan’ın omzuna yasladı: “Keşke bu dünyada herkes birbirine böyle sahip çıksa.” Mezarlığın sessizliğinde sadece rüzgârın uğultusu ve kalplerinden yükselen şükran vardı.

Günün birinde dedikoduların gölgesi, evin kapısına ikinci kez dayandığında gerilim daha da belirginleşti. İhsan’ın evlatlarının gözleri eşyaların üzerinde gezinirken, Melek’in kararlı duruşu odadaki havayı sessiz bir gerilime çevirdi. “Bir odada üç evlat yetiştirdim ama üç evlat beni bir odaya sığdıramadı,” diyen İhsan’ın sözleri, evin duvarlarında çınlayıp her birini susturdu. O an, yılların ihmalinin, sokakların soğuğunun ve yalnızlığın ağırlığıyla yüzleştiler. Melek, “Önemli olan babanızın yıllardır yalnız kalmış olması,” dediğinde, hakikat bıçak gibi araya girdi: Kan bağı, kalp bağının yerini tutmuyordu. Çatışmanın en keskin anında, Melek ile İhsan’ın sessizce birbirine bakışı, tarafını belli eden bir yemin gibiydi; kimse artık o bağı koparamayacaktı.

Zaman, yavaş ama şefkatli adımlarla ilerledi. İhsan yeni evinde sabahları çayını balkonda yudumladı, akşamları Melek’le yemeğini paylaştı. Hastane kontrolleri düzenli oldu; ilaç saatleri duvarda asılı notlara dönüştü. Melek, babasının mezarında ettiği duaları İhsan’ın yanında, bir bardak çayın buharında, bir tas çorbanın sıcaklığında cevabını bulur gibi hissetti. İkisi için hayat bambaşka bir anlam kazandı: Biri baba kaybetmişti, diğeri evlat; kader onları birbirine hediye etmişti. Artık biliyorlardı: Gerçek aile kanla değil, kalple kuruluyordu. Hayat bazen hiç beklemediğimiz anda karşımıza birini çıkarır; bazen en yakınımız değil, hiç ummadığımız insanlar yuvamız olur. Melek ve İhsan’ın hikâyesi, gerçek sevginin paylaşmak ve sahip çıkmak olduğunu hatırlattı. Ve belki de bir gün, bir kapı aralandığında, birinin tek ihtiyacı sadece bir tabak yemek ya da sıcak bir selamdır. Onlar birbirlerinde bu kapıyı buldular; karanlığın ardında, içeri süzülen ince bir ışık gibi.