
Restoranın uğultusu, garsonların tepsileri, fonda süzülen müzik… Hepsi bir anda sanki görünmez bir el tarafından kısılmıştı. “Artanlarınızı yiyebilir miyim evladım?” Yaşlı bir kadının sesi kalabalığı bir bıçak gibi yarıp geçti. Kimse konuşmadı. Garsonun eli havada asılı kaldı. Masadaki çatal düşüp sustu. O cümle, milyonlarca liralık sözleşmelerin adamı Emir’in kalbini tek darbede durdurdu.
Emir, önündeki pahalı yemeğe baktı; tabağın üzerinde yükselen sıcak buharın içinde bir an annesinin yüzünü gördü. Boğazı düğümlendi. O saniye, kapısına dayanan yalnızca bir kadın değil, kaderin ta kendisiydi. “Artanlarınızı yiyebilir miyim evladım?” Bu kez ses daha hafif, ama daha netti. Emir başını kaldırdığında, ince bir hırkaya sarınmış yaşlı bir kadınla göz göze geldi. Saçlarının arasındaki gümüş teller, yüzündeki derin çizgilerle birleşiyordu. Eski bir çantayı göğsüne bastırmış, utangaçça dikiliyordu. “Rahatsız ettiysem bağışlayın. Sadece biraz artan varsa…” dedi titreyen sesiyle.
Masada pahalı yemek, parlayan telefon, önünde projeler ve yatırım notları… Ama o anda hiçbirinin anlamı kalmamıştı. Milyonluk imzaların, dev ihalelerin adamıydı; yine de karşısındaki bu kadın onu ansızın annesine götürmüştü: Hastane odasındaki o son gün, annesi elini avucunda tutarken fısıldamıştı: “Oğlum, bir gün gerçekten doyurmak istersen karnı değil, kalbi doyur.” Emir’in boğazındaki düğüm yutkunmasına izin vermedi. Kadına baktı: “Lütfen,” dedi yumuşak ama kararlı bir sesle. “Oturun.”
Kadın ürkek bir adım geri çekildi: “Yok evladım, ayakta da olur.” “Hayır,” dedi Emir, sandalyeyi işaret ederek. “Bu masada yer var. Üstelik sadece yemeğe değil, insana da yer var.” Garson şaşkınlıkla baktı: “Beyefendi, hanımefendi dışarıdan…” Emir elini kaldırdı: “Yeter. Hanımefendi benim misafirim.” Kadın başını eğdi, gözlerinden yaşlar süzülürken sadece “Allah razı olsun,” diyebildi.
Emir garsona dönüp alçak sesle, “Bir çorba daha getir, yanına sıcak ekmek. Hızlı olsun,” dedi. Kadın çekinerek oturdu; elleri hâlâ titriyordu. Gözleri tabaklara değil, masanın kenarına kilitlenmişti. “Adınız ne, teyze?” “Hacer,” dedi yavaşça. “Hacer derler bana.” “Allah sizden razı olsun.” Emir gülümsedi: “Ben de Emir.”
“Ne iş yaparsınız Emir Bey?” diye sordu Hacer. Emir omuz silkti: “İş çok… ama bazen hiçbirinin tadı kalmıyor.” Garson çorbayı getirdiğinde Hacer kaseyi iki eliyle kavradı, yüzüne değen buharı derin bir nefesle içine çekti. O nefeste hem minnettarlık hem yılların yorgunluğu vardı. “Biliyor musun evladım,” dedi. “Benim de bir oğlum vardı. Belki senden biraz büyüktü. Ama kader bazen insanın elinden tutmuyor. Bir gün kalkıyorsun; tutacak elde, dönecek evde kalmıyor.”
Çatal sesleri, bardakların tıngırtısı, uzaktan gelen müzik… Bütün o kalabalığın içinde o masada yalnızca iki kişi vardı şimdi: Emir ve Hacer. Kadın, önündeki çorbayı iki eliyle kavrayıp her yudumda hafifçe gözlerini kapatıyor, sanki o anı ezberlemek ister gibi içiyordu. Kase neredeyse boşalmıştı ama acele etmiyordu. Emir, normalde yemek masasında hiç bu kadar sessiz oturmazdı; ama bu kadının sessizliği bir alışkanlık değil, bir mecburiyetti. “Çorba soğumadan iç, teyze,” dedi. Hacer hafifçe gülümsedi: “Evladım, ben yıllardır soğumuş çorbalara razıyım. Buharı üstünde bir kaseyi unuttum sanırdım. Şimdi hatırladım.”
Emir’in gözleri doldu; bakışını kaçırdı. Toplantı odaları, ofisler, ekranlar, telefonlar… Hiçbiri insana bu kadar gerçek hissettirmemişti. “Buralarda mı yaşıyorsun, teyze?” Hacer başını eğdi: “Bazen cami avlusu, bazen park kenarı. Ama artık soğuklar başladı. Birkaç geceyi zor geçiririm.” “Çoluğun çocuğun yok mu?” Kadının bakışları uzaklaştı, belki var olmayan bir noktaya takıldı: “Var evladım. İki oğlum. Biri Bursa’da, biri… bilmiyorum nerede. Eskiden ararlardı. Sonra sessizlik girdi aramıza. Belki utanıyorlar. Belki unutmak daha kolaylarına geliyor.”
Emir sustu. Söyleyecek çok şey vardı ama yeri değildi. Bu kadının kalbinde açılmış yaralar kelimeyle değil, yalnızca sessizce dinlemekle sarılabilirdi. Rüzgâr peçeteyi uçurdu; garson uzaktan baktı ama yaklaşmadı. O masada bir şeylerin değiştiğini herkes hissediyordu. Emir’in telefonu titredi; asistanından mesaj üstüne mesaj: Yarın yatırım toplantısı 10:00’da, basın daveti iptal edildi… Emir hepsini sessize aldı. “Bak Hacer teyze,” dedi. “Yarın hava daha da soğuyacak. Yakınlarda tanıdığım küçük bir otel var; temiz, güvenli. Bu gece orada kalın, olur mu? Sabah kahvaltı eder, sonra bir doktora uğrarız.”
Hacer başını iki yana salladı: “Evladım, ben kimsenin yükü olmak istemem. Bir gece kalsam bile içim rahat etmez.” Emir’in sesi yumuşadı: “Ben de birini kaybettim biliyor musun? Annem birkaç ay önce, son nefesinde şöyle dedi: ‘İyilik bazen tanımadığın birine uzanır. Oğlum, tanıdığın herkes elini bırakırsa o el seninki olsun.’ O yüzden seni davet ediyorum. Yük değil, emanetsin bana.” Hacer’in dudakları titredi; “Emanet…” dedi kısık bir sesle. “Bu kelimeyi yıllardır duymamıştım.”
Emir hesabı istedi. Garson utanır gibi fısıldadı: “Beyefendi… az önceki için özür dileriz.” Emir elini kaldırdı: “Bir özür değil, bir ders isteyeceğim: Kapıdan giren her insana, cüzdanına değil, gözlerine bakın. İnsanlık orada başlar.” Garson başını eğip uzaklaştı.
Dışarı çıktıklarında hava serindi. Emir ceketini çıkarıp Hacer’in omuzlarına bıraktı. Kadın karşı koymadı, yalnızca fısıldadı: “Senin annenin duası hâlâ peşinde evladım.” Sokak lambaları yanmaya başlarken kaldırımların üstüne düşen ışıklar sanki hikâyenin yeni bir sayfasını aydınlatıyordu. O gece, Emir ilk kez arabasının sessizliğinde huzurluydu. Milyon dolarlık araçta, anne yokluğunun bıraktığı boşluk, yaşlı bir kadının varlığıyla dolmaya başlıyordu.
Hacer’i küçük, güvenli bir otele yerleştirdi. Resepsiyona kimliğini uzattı: “Bir gece değil,” dedi. “İhtiyacı olduğu kadar kalacak.” Odanın kapısında Hacer döndü: “Bu gece bana oda değil, insanlık verdin,” dedi. Emir’in sesi titredi: “Ben değil, annem verdi.”
Sabah şehir daha yeni uyanıyordu. Emir, elinde termos çay, taze simitler ve sıcak bir tebessümle otele geldi: “Günaydın. Dün gece kalan Hacer Hanım odasında mı?” Resepsiyon görevlisi mahcup bir ifadeyle başını kaldırdı: “Efendim, misafiriniz sabah çok erken çıktı. Anahtarı bıraktı; kimseye bir şey söylemeden gitmiş.” “Ne zaman?” “Güneş doğmadan hemen önce… beş suları.”
Emir’in içinde bir şey koptu. Poşeti sıkıca tuttu: “Tamam, teşekkür ederim.” Otelin çıkışında iki yana baktı; kimse yoktu. Sanki kadın geceyle birlikte şehirden silinmişti. Arabaya bindi; müziği kapattı. Motorun sesi bile fazla geliyordu. Yalnızlık metale çarparak yankılandı. Kırmızı ışıkta durduğunda bir annenin çocuğunun elinden tutup karşıya geçtiğini gördü; boğazı düğümlendi. “Anne…” diye fısıldadı. “Ben yine birini yarı yolda bıraktım galiba.”
O gün hiçbir toplantıya gitmedi. Saatlerce İstanbul sokaklarında dolaştı. Cami avlularına uğradı; köprü altlarında karton yataklara çömeldi. “Hacer adında yaşlı bir teyze gördünüz mü? Küçük bir çantası var, başında ince bir tülbent…” Kimi omzunu silkti, kimi hatırlamadı. Sonunda biri başını kaldırdı: “Evet beyim. Bir iki gece buralarda kaldı. Sonra bir sabah erkenden kalktı: ‘Allah beni nereye götürürse,’ dedi gitti.” Emir suskunlaştı; gökyüzüne baktı. “Allah onu nereye götürdüyse,” dedi içinden, “orada üşümesin.”
Eve döndüğünde uzun süre kapının önünde durdu. Ev sessizdi. Annesinin ölümünden sonra ilk kez bu kadar ağır hissetti. Yatağın kenarına oturup ellerini başına koydu. Gözlerinin önünde iki kadın vardı: Biri doğduğu günden beri onu büyüten, diğeri bir gecede kalbinde yer açan. Mutfağa geçti; annesinin en sevdiği fincanı çıkardı. Çayı koyarken elinin titrediğini fark etti. “Sen hep derdin ya anne,” dedi fısıldayarak. “İyilik yaparsan huzur bulursun. Ama ya iyiliğin yarım kalırsa?” Cevap gelmedi, ama duvardaki fotoğraftaki yüz sanki gülümsüyor, “Bulacaksın,” diyordu.
Ertesi sabah Emir kararlıyıdı. Ofise girdi, sekreterine talimat verdi: “Bugünden itibaren şu bölgelerde sıcak yemek dağıtımı yapılacak. Yaşlılara özel bir fon oluşturulsun. Adı ‘Hacer Yardım Fonu’ olsun.” Sekreter şaşırdı: “Uzun vadeli bir yatırım mı bu, Emir Bey?” Emir başını salladı: “Yatırım değil. Geri dönüşü olmayan bir şey… Belki bir dua, belki bir teşekkür, belki sadece iç huzuru.”
Akşamüstü, fonun ilk dağıtım noktasına gitti. Bir gönüllü kadın sıradaki yaşlılara yemek uzatıyordu. Tencereden yükselen buhar yüzüne vurunca kalbi sıkıştı; o kokunun içinde Hacer teyzenin çorba içişini hatırladı. Kalabalığın içinde bir ses: “Evladım dikkat et, elin yanacak.” Emir irkildi, başını çevirdi. Kalabalığın ilerisinde, elinde küçük bir tabakla Hacer teyze duruyordu. Yorgun ama gülümseyen gözlerle bakıyordu. Emir iki adımda yanına vardı: “Sen nereye gittin böyle?” Kadın başını eğdi: “Sabah uyandım, düşündüm. Dedim ki, ‘Herkesin bir yeri vardır; benim yok.’ Sonra dua ettim. ‘Beni bulan kişi üzülmesin,’ dedim. Yine de Allah seni karşıma çıkardı.”
Emir’in gözleri doldu: “Seni aramadığım yer kalmadı. Bir daha kaybolmana izin vermem, Hacer teyze.” Kadın gülümsedi; gözleri doluydu: “Evladım, ben kaybolmam ki. Sadece arada bir ‘bulunmaya’ ihtiyaç duyarım.”
O an iki insanın hikâyesi yeniden birleşti. Bu kez bir otel odasında değil, sokakta bir tencere çorbanın buharında. Emir anladı: Bazı insanlar hayatına tesadüfen girmez; eksik kalan duaların cevabı olarak gelir.
Emir gönüllülerin arasından sıyrılıp Hacer’in yanına oturdu. Etraflarında onlarca kişi vardı ama sanki bütün şehir susmuştu. “Beni neden bırakıp gittin?” diye sordu. Hacer gülümsedi: “Bir gece sıcak yatakta uyudum ya, ‘Allah razı olsun,’ dedim. Daha fazlasını istemeyeyim. Çünkü insan iyiliğe alışırsa utanır.” Emir başını salladı: “Ben utanmadım. Yalnızken senin gibi birini tanımak bana iyi geldi.” Kadın yavaşça döndü: “Yalnız mıydın sen de?” Bu soru Emir’i hem ısıttı hem üşüttü; içindeki boşluğu sanki biri yokluyordu. “Yalnızdım,” dedi. “Ama artık değilim.”
Bir süre sonra Hacer öksürmeye başladı; önce hafif, sonra şiddetli. Emir telaşlandı, omzuna elini koydu: “Teyze, iyi misin?” “Bir şeyim yok. Hava serin sadece.” Ama Emir, moraran dudaklara, titreyen ellere bakınca inanmadı. “Seni böyle bırakamam.” Arabaya bindiklerinde Hacer itiraz etti: “Evladım, nereye? Hastane masrafları çoktur.” “Masrafı düşünme. Annem de hastaneye giderken aynı şeyi söylemişti. O zaman param vardı, zamanım yoktu. Şimdi ikisi de var; bu kez hiçbirini kaçırmam.”
Acil servis kalabalıktı. Emir tüm işlemleri üstlendi. Hemşire tansiyonu ölçtü: “Çok düşük. Vücut aşırı yorgun. Dinlenmesi, iyi beslenmesi gerek.” Serum takılırken Hacer gözlerini kapadı; Emir sandalyeye oturdu. İçini tuhaf bir huzur kapladı. Fark etti: Bütün hayatını rakamlarla, dosyalarla doldurmuştu. Şimdi bir yabancının yanında oturmak onu ilk kez insan yapıyordu. Hemşire, “Refakatçi kalacak mı?” diye sordu. “Ben kalırım,” dedi Emir düşünmeden.
Gece ilerledikçe hastane sessizleşti; koridorlarda ayak sesleri, arada cihazların bip sesi… Emir, Hacer’in elini tuttu; kadının nefesi düzene girdi. Sabah doktor: “Durumu iyi ama dinlenmesi şart. Yarın taburcu olabilir.” Emir başını salladı: “Gerekirse özel bakıcı tutarım. En iyi oda olsun.” Doktor şaşırdı: “Yakını mısınız?” “Evet,” dedi Emir tereddütsüz. “Ailedenim.”
Öğleden sonra Hacer özel odaya alındı. Pencere kenarında dışarıdaki ağaçları izlerken Emir içeri girdi. “Evladım,” dedi Hacer, gülümseyerek, “ben burayı hak etmedim.” “Öyle deme. Yıllarca kimseye yük olmamaya çalışmışsın. Şimdi başkası seninle ilgilensin. Bu hak etmek değil; sadece sıra sende.”
“Yıllarca çocuklarıma yük olmayayım diye sokakta yaşadım,” dedi Hacer. “Bazen düşünüyorum da, belki de Allah beni onların değil, senin kalbine bıraktı.” Emir’in boğazı düğümlendi; omzuna elini koydu: “Belki de ben de annemin duasıyla seni buldum.”
O gece Emir, telefonundaki takvime baktı: Yarın 20:00 yatırımcı yemeği. Bir an sonra sildi. Kendi kendine gülümsedi: “Bazı yemekler başka sofralarda yenmeli.”
Hacer hastanede üçüncü gününü doldurdu. Emir her sabah uğruyor, kahvaltısını birlikte yapıyor, ofise kısa uğrayıp geri dönüyordu. Hemşireler artık onları tanımıştı: “Günün ilham kaynağı geldi,” diyorlardı. Doktor nihayet: “Testler gayet iyi. Biraz vitamin, düzenli yemek, dinlenme yeter. Yarın sabah taburcu.” Hacer bir an sevinip bir an duraksadı: “Taburcu olunca nereye gideceğim, evladım?” Emir hiç tereddüt etmedi: “Orası belli. Artık sokak değil.”
O gün şehir dışında küçük, sıcak bir ev baktı: Tek katlı, bahçeli, duvarları beyaza boyalı; kapının önünde limon ağacı, verandada iki sandalye… Tam annesinin hayal edebileceği türden. Emlakçı, “Burası uzun süredir boş,” dedi. Emir cevapladı: “Artık dolu sayılır.”
Akşam hastaneye döndüğünde Hacer dua okuyordu. “Yarın,” dedi Emir, “küçük ama sıcacık bir yere gideceğiz.” Hacer şaşkın: “Senin evin olacak,” dedi Emir. “Artık anahtarla açacağın bir kapın.” Hacer’in gözleri doldu. Emir diz çöküp ellerini tuttu: “Her sabah kapını çalacağım; çayını içmek, hâlini sormak için.” Hacer alçak sesle: “Allah razı olsun evladım. Ben senin annenin duasıymışım belli.”
Ertesi sabah taburcu oldular. Rüzgâr hafif esiyordu. Yolda Hacer fısıldadı: “Senin annen iyi bir kadındı değil mi?” Emir gülümsedi: “Evet. Ama galiba o gidince iyiliği bana emanet bıraktı.”
Yarım saat sonra, şehirden uzak sessiz bir sokakta, beyaz evin önündeydiler. Limon ağacından rüzgârın getirdiği koku yayılıyordu. Emir anahtarı uzattı: “Hadi, kendi kapını aç.” Hacer titreyen elleriyle çevirdi. Deterjan ve taze boya kokusu… İçeride sade eşyalar, temiz bir yatak, beyaz perdeler, küçük bir masa, yeni kıyafetler. Hacer bir an durdu, sonra adım atarken fısıldadı: “Bu kadar sessiz bir mutluluğu unuttuğumu şimdi fark ettim.”
Emir mutfaktan iki çay getirdi: “Artık bu evde çay kokusu hiç eksik olmasın.” Hacer bardağı alırken dudakları titredi: “Sen benim oğlum olsaydın, daha fazlasını yapamazdın.” Emir başını eğdi: “Belki de oldum, teyze. Kan bağı değil, gönül bağı bizimki.”
Akşam olurken Emir ayağa kalktı: “Şimdi gideyim; yarın kahvaltıya gelirim. Fırından sıcak simit de alırım.” Hacer elini tuttu: “Gelirken bir de gülümsemeni getir. Bu evde o eksik kalmasın.” Emir güldü: “Anlaştık.” Arabaya bindiğinde içini garip bir huzur kapladı. Aynadan geriye baktı; Hacer kapıda el sallıyordu. “Bazı kapılar insanın kalbinde açılıyor,” dedi kendi kendine. “Anahtarı ise iyilik.”
Ertesi sabah, beyaz perdelerin arasından güneş sızdı. Hacer küçük radyoda kısık bir türkü buldu. Musluğu açınca suyun sesi eve taze bir sabah gibi doldu. Limon ağacının kokusu hem çocukluğuna hem bugüne bağladı onu. Kapı çaldı. Emir, “Anlaştığımız gibi,” diyerek simit ve peynirle belirdi. Küçük masaya oturdular. Emir perdelerin düzgünlüğüne, tezgâha bırakılmış ıslak bezin tertibine baktı: “Evi yaşamışsın,” dedi. Hacer mahcup gülümsedi: “İnsan yaşadığı yere bakınca kendini topluyor.”
Kahvaltıdan sonra Emir bir not defteri çıkardı: “Bazı düzenlemeler yaptım. Haftada iki gün hemşire uğrayacak; tansiyon, ilaç, beslenme… Şu market her hafta temel ihtiyaçları getirir. Bir de bu,” diyerek cüzdan boy kart uzattı. “Kapının arkasına asalım: Benim numaram, şoförüm, hemşire, eczane…” Hacer kartı mushaf sayfası gibi özenle aldı: “Bunca şeyi adım adım düşünmüşsün. Allah gönlünden eksiltmesin.”
Öğleden sonra pazara yürüdüler. Tezgahtaki kadın Hacer’e dikkatle baktı: “Hanım teyze, yeni taşındın galiba?” Hacer başını eğip gülümsedi: “Evet, şükür.” Emir bir şey demedi. Kadının dünyasına benliğini koymadan yanında durmayı öğrendiğini fark etti.
Akşamüstü döndüklerinde kapının önünde zayıf bir erkek bekliyordu; yüzünde tanışıklıkla tedirginlik arasında gidip gelen bir ifade. Hacer’in adım ritmi bozuldu; dudakları titredi: “Selim…” Sesinde öfke değil, sızı vardı. Adam gözlerini kaçırdı. Verandadaki iki sandalyeye kısa bir bakış attı. Hacer kapıyı açarken Emir geride kaldı.
İçeride Selim odanın düzenine baktı: temiz yatak, beyaz perdeler, taze boya… “Mahallede duydum,” dedi kısık sesle. “Sana biri sahip çıkmış.” “Biri,” dediği sanki bir yabancıydı; sözcüğün içinde teşekkürden çok gecikmişlik vardı. Hacer ayakta kaldı; dizlerinin titremesini saklayacak yer yoktu. Selim, az konuşan biriydi. “Uzak kaldım,” dedi, “kırgınlığına değecek bir sebep yok… yalnızca korktum. Kendi dertlerim…” Cümle masanın kenarında, ovuşturduğu parmaklarının arasında asılı kaldı. Emir konuşmadı; sessizlik çayın üstünden buhar olup kalktı.
Hacer oğlunun yüzünü izledi. Zamanın bıraktığı iz, kendi yüzündeki çizgiler kadar derindi. “Ben seni aramadım,” dedi Selim. “Çünkü arayacak yüzüm kalmadığını sandım. Sonra bir gün biri kapımı çaldı: ‘Annen yeni bir eve yerleşmiş,’ dedi. Utandım… ama geldim.” Hacer gözlerini kaçırmadı: “Geldiğine sevindim,” dedi. “Geç gelen günah değildir. Yeter ki içinde hile olmasın.” Selim başını eğdi: “Yok, ana.” Bir an tereddütle Emir’e baktı: “Beyefendi… size ne diyeceğimi…” Emir eliyle durdurdu: “Bir şey demen gerekmiyor. Ben borç aramıyorum, hikâyenizi, helalliğinizi bilmem. Ben sadece Hacer teyzenin yanındayım. Kapı size de açık olur; ama anahtarın yerini anneniz söyler.”
Hacer’in gözlerinde hem gurur hem kaygı vardı. Oğluna döndü: “Ben burada kalacağım, Selim. Geldiğin gibi gitme. Ara sıra uğra. Kapı çal.” Selim başını salladı: “Uğrarım.” Çay bitti. Vedalaşırken fısıldadı: “Bugün aramızdaki sessizliğin külfetini cebime koyup gidiyorum. Hafif değilmiş.” Kapı kapandı. Ev, Hacer’in derin nefesiyle yeniden genişledi. Akşam Emir verandada otururken Hacer yanına geldi: “Bugün bir kapı daha açıldı sanki. İnsanın evlatla imtihanı dilinde başlayıp kalbinde bitiyor.” Emir limon ağacına bakıp gülümsedi: “Bazen de kalpte başlıyor, dilde susuyor.”
Ertesi gün hemşire kontrole geldi; ölçümler iyiye gidiyordu. Hacer göğsündeki sıkışmaların azaldığını söyledi. Emir fark etti: Yaptığı yardımın ağırlığı, paranın karşılığından değil; verdiği zamandan, dikkat ve sabırdan geliyordu. İnsan verdikçe çoğalıyordu.
Öğleden sonra mutfakta küçük bir hazırlık yaptılar. Hacer çekmeceden sakladığı birkaç malzeme çıkardı: biraz tarçın, bir parça vanilya, un. “Fakir mutfağın nimeti,” dedi gülerek. Fırından çıkan tepsi mutfağı sardı; tarçın, vanilya, sıcak hamur… Emir bir parça aldı; gözleri doldu: “Bazen insan doymak için değil, hatırlamak için yer.”
Akşamüstü kapı çaldı. Bu kez komşu kadınlar küçük bir tepsiyle geldiler: sarma, kurabiye, çay. “Mahalleye hoş geldin,” dediler. Hacer sevinçle tepsiyi aldı: “Hoş bulduk.” Kadınlardan biri Emir’e döndü: “Siz oğlusunuz.” Emir ile Hacer göz göze geldi. Emir cevap vermeden Hacer konuştu: “Kan değil; kalp.” Kadınlar gülümsedi: “Kalp evlattır,” dedi biri. “Hoş geldiniz.”
Gün batarken veranda yine iki sandalyeyle şefkatliydi. Limon ağacı akşam rüzgârında usul usul sallanıyordu. Hacer sessizliği bozdu: “Evladım, bir isteğim var.” “Söyle teyze.” “Evime bir kapı çıngırağı almak istiyorum. Kapı çalındığında ‘geldim’ diyen bir ses olsun.” Emir güldü: “Yarın alırız. Hatta küçük bir paspas da: Üzerinde ‘Misafir kalbe hoş gelir’ yazsın.” Hacer’in gözleri parladı: “Yazsın ki bu ev gelenin ayakkabısından önce yorgunluğunu çıkarsın.”
Gece inerken Emir ayağa kalktı: “Yarın erken geleceğim; çıngırak bakarız, eksikleri tamamlarız.” Hacer başını salladı. Emir arabaya yürürken Hacer’in eşikte oturup onu izlediğini gördü. Göz göze geldiler; söze gerek yoktu. Biri kalacak, diğeri gelmeye devam edecekti.
Ertesi sabah şehir sessiz bir sevinçle uyanmış gibiydi. Emir erkenden yola çıktı; elinde iki şey vardı: küçük bir kutu ve üzerinde “Misafir kalbe hoş gelir” yazan paspas. Evin önünde limon ağacının altında bir masa, iki çay bardağı ve Hacer onu bekliyordu. “Geç kaldın,” dedi Hacer gülümseyerek. Emir saate baktı: “9.” “Ben 6’da uyandım, evladım. Bana göre geç.” Gülüştüler.
Emir kutuyu uzattı: “İlk dileğini gerçekleştirelim.” Hacer kutuyu açtı; pirinçten zarif bir kapı çıngırağı. “Ne kadar güzel… Sesi nasıl?” Emir çiviyi çakarken, “Bakalım,” dedi. Çıngırak yerini bulunca hafifçe sallandı; ince, berrak bir ses evin içine yayıldı. Hacer gözlerini kapadı: “Duydun mu? Bu ses ‘yalnızlık bitti’ diyor.”
Öğleye kadar evin küçük işleri tamamlandı. Hacer her hareketi gurur ve dua ile izledi. “İnsanın gençliğinde nefesi çok ama kıymeti az olur,” dedi. “Yaşlandıkça nefes azalır ama her biri şükre dönüşür.” Emir başını kaldırdı: “Sen konuşurken insanın içi ferahlıyor; sanki evin duvarları dinliyor.” Hacer gülümsedi: “Ev dinler. Yeter ki içinde yalan konuşulmasın.”
Öğleden sonra kapı çaldı—çıngırak ilk kez gerçek anlamıyla yankılandı. Hacer heyecanla kapıya koştu. İki kadın ve küçük bir kız… Ellerinde poşetler, yüzlerinde utangaç tebessüm. “Komşu olduk, bir uğrayalım dedik.” Küçük kız kutuyu uzattı: “Annem yaptı, siz de tadın.” Hacer elini kızın başına koydu: “Adın ne, güzel kız?” “Elif.” “Ne güzel.” Kadınlar içeri geçti; Emir çay koydu, masa kuruldu. Kısa evin içinde kahkaha, sohbet ve tarçın kokusu birbirine karıştı. Hacer uzun zamandır duymadığı bir ses tonuyla güldü; yüzündeki kırışıklar bir anda gençlik izine döndü. Emir düşündü: Paranın satın alamadığı tek şey, kalabalık içinde insan sıcaklığıydı; o sıcaklık bu evde yeniden yanıyordu.
Akşam üzeri kadınlar vedalaştı; kapı kapandı, çıngırak bir kez daha çınladı. Hacer başını yana eğdi: “Bak evladım, her gidiş bir geliş çağrısıdır. Bu ev kim gelirse dua ile karşılayacak.” Emir başını salladı: “Ben her gün gelirim.” Hacer: “Her gün değil; bazen de kendi hayatına git. Benim hikâyem senin içinizde büyüsün.” Emir, kadının dinginliğine hayran kaldı.
Bir hafta geçti; Emir işe döndü. Toplantılara giriyor ama her akşam aynı saatte evi düşünüyordu. Telefonu eline alıyor, Hacer yazmadığı hâlde ekrana bakıyordu. Bir akşam dayanamadı; arabasına atlayıp kapıya geldi. Çıngırağın sesi duyuldu; bu kez içeriden dua sesi. Hacer namazını bitirip başını kaldırdı: “Hoş geldin, evladım.” “İyisin değil mi?” “İyiyim. Hatta ilk defa bu kadar huzurluyum. Ama biraz yoruluyorum, o kadar.” “Diler sen hemşireyi sıklaştıralım.” “Gerek yok. Kalbim düzenli atıyor. Bazen geçmiş ağır geliyor ama sen geldikçe hafifliyor.”
Emir masadaki radyoyu açtı; narin bir keman sesi odaya yayıldı. Dışarıda rüzgâr, içeride müzik. Zaman bile oturup bekliyordu sanki. Bir ay geçti; ev sessiz ama huzurlu bir düzene oturdu. Komşular düzenli uğruyor, Hacer her sabah limon ağacına su veriyordu. Bir akşam Emir geldi; Hacer dua kitabıyla sandalyede. Çıngırak çaldı; Hacer başını kaldırdı: “Sen geldin. Biliyordum.” “Nereden bildin?” “Çıngırağın sesi değişti; sevincine karıştı.”
O gece Emir yeni açılacak yardım vakfının adını söyledi: “Hacer Vakfı.” Hacer şaşırdı: “Benim adımı mı koydun?” “Evet. Bana yardım etmeyi sen öğrettin. İyiliği kalıcı kılmak için bir isim gerek; sen o isimsin.” Hacer’in gözlerinden yaşlar süzüldü: “Demek ki bir ömürlük yoksulluk, bir damlalık duaya dönüşebiliyormuş.”
Aylar geçti; ev artık mahallede herkesin bildiği bir yer olmuştu. Kapısı hiç boş kalmıyordu; kimi çay içmeye, kimi dertleşmeye geliyordu. Çıngırağın sesi sokağın en tanıdık melodisi hâline geldi. Bir sabah Emir kapıya geldi; çıngırak çaldı ama içeriden ses gelmedi. İçini bir endişe kapladı; içeri girdi. Hacer kanepeye uzanmış, elinde dua kitabı, yüzünde tebessümle uyuyordu. Yaklaşıp nabzını yokladı; kalbi atıyordu, derin bir uykudaydı. Kadın gözlerini araladı, fısıldadı: “Evladım, rüyamda anneni gördüm. Gülüyordu. ‘Benim emanetim yerini bulmuş,’ dedi.” Emir gözyaşlarını tutamadı. Hacer: “Elini bırakma, ama korkma da. Ben ölürsem bile çıngırağın sesi seni bulur.”
Birkaç hafta sonra Hacer teyze tamamen toparlandı. Doktor: “Kalbi yaşına göre güçlü.” Emir biliyordu: Onun kalbini güçlü kılan ilaç değil, şefkatin sesi, çıngırağın yankısıydı.
O yaz Hacer Vakfı resmen açıldı. İlk yardım kolileri, yaşlılara sıcak yemekler, barınma desteği… Vakfın logosunda küçük bir çıngırak, altında şu cümle: “Kapı çalarsa aç.”
Bir yıl sonra, aynı verandada yine iki sandalye yan yanaydı. Limon ağacı büyümüş, dallarında minik sarı meyveler belirmişti. Hacer çayını yudumlarken gülümsedi: “Evladım, limon da insan gibi; güneş görünce meyve veriyor.” Emir başını salladı: “İyilik de öyle, teyze.”
Hacer başını hafifçe yana eğdi: “Sen artık oğlum değilsin; bir dua oldun. Ben ölünce bu evi kapatma. Kapı hep açık kalsın. Çıngırağın sesi eksilmesin.” Emir’in gözleri doldu: “Söz.” Hacer eliyle gökyüzünü işaret etti: “Bak evladım… Bazen dua gökten inmez. Birinin kapını çalmasıyla gelir.” Emir o cümleyi kalbine kazıdı.
Rüzgâr limon ağacının yapraklarını salladı; çıngırağın sesi bir kez daha çınladı. O ses, yalnızca bir evin değil; iki kalbin, bir mahallenin, küçük bir vakfın ve büyük bir iyiliğin hikâyesini kapatıp başka kapılarda yeniden açan sesti. Ve Emir anladı: Bazı kapılar insanın kalbinde açılır; anahtarı ise hep aynı kelimedir—iyilik.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





