
Ankara’nın merkezinde, bir cuma öğleden sonrası. Şehrin seçkin semtlerinden Çankaya’da yaşamaya alışkın, başarılı bir iş insanı olan Ahmet Karagül, beş yaşındaki oğlu Yusuf’la birlikte yoğun trafikten kaçmak için kentin yoksul bir bölgesine sapmak zorunda kalır. Dar sokaklar; evsizler, seyyar satıcılar ve çöp yığınları arasında oynayan çocuklarla doludur. Bahar güneşi, yoksulluğun her ayrıntısını acımasızca görünür kılar. Yusuf’un burnuna kebap ve yanık yağ kokuları karışırken, küçük çocuk ansızın kaldırımdaki eski bir şilteyi işaret eder: Çöp torbaları arasında büzülmüş uyuyan iki erkek çocuğu… ve Yusuf şaşkınlıkla fısıldar: “Baba, bu çocuklar bana benziyor.” Ahmet bakışlarını kaçırsa da, gözleri onlara düştüğü anda kanı donar. Karşısındaki iki çocuk, oğlu Yusuf’un adeta canlı birer kopyasıdır. Ahmet’in dünyası, geri dönüşsüz biçimde çatlayacaktır.
Yusuf, babasının uyarılarını umursamadan çocuklara koşar. Ahmet peşinden gider; hem oğlunun bu manzaraya vereceği tepkiden hem de semtin tehlikelerinden kaygılıdır. Uyuyan çocuklardan biri gözlerini araladığında, Yusuf’unkiyle aynı badem biçimli, aynı parlak yeşil gözler ortaya çıkar. Kardeşini de uykudan uyandırır. İki çocuk titrek, ürkek ve kirlidir; çıplak, yaralı ayakları, yırtık giysileri vardır. Yusuf çocuksu bir içtenlikle elini uzatır: “Benim adım Yusuf, sizin adınız ne?” Açık tenli olanı kısık sesle yanıtlar: “Ben İlyas, bu da kardeşim Tarık.” Ahmet’in dizleri titrer, yakındaki tuğla duvara yaslanmak zorunda kalır. Üç çocuğun yüz hatları, ifadeleri ve küçük jestleri bile birbirinin aynıdır: Gerginken sağ kulak ardını aynı biçimde kaşıma, konuşmadan önce alt dudağın aynı noktayı ısırması… Tesadüf olamayacak kadar ürpertici bir benzerliktir bu.
Ahmet, yaşlarını ve hikâyelerini öğrenir. İlyas beş yaşında olduklarını söyler; Yusuf’la tıpatıp yaşıttır. “Teyzem Melike, artık bakamayacağını söyledi; sabah bizi buraya getirdi. Birinin gelip yardım edeceğini söyledi, ama dönmedi.” “Melike” adı Ahmet’in zihninde yabancı bir çınlama yaratır; merhum eşi Nilüfer’in kız kardeşinin adıdır bu. İlyas ve Tarık, üç gündür sokakta olduklarını sayarak anlatır. “Annemiz doğumda ölmüş, babamız bizi istememiş” der Tarık, teyzesinin sözlerini tekrarlar gibi. Ahmet’in göğsüne buz gibi bir anı saplanır: Beş yıl önce Nilüfer, uzun ve kanlı bir doğumun ardından hayatını kaybetmiş; Ahmet eve yalnızca Yusuf’la dönmüştür. İki çocuğun yüzlerinde Nilüfer’den Yusuf’a geçen o küçük çene çukuru bile vardır; saçlarındaki dalga bile aynıdır.
Yusuf, çantasından bir paket bisküvi çıkarır; üç çocuk paylaşır. “Teşekkür ederiz” dediklerinde sesleri tek bir seste birleşir; Ahmet, Yusuf’un ilk kelimelerini, ilk gülüşünü, ağlayışını hatırlar. Üç çocuk aynı ritimde nefes alıp verir. “Nerede kaldınız teyzenizle?” diye sorar Ahmet. “Karadeniz mahallesinde; ev küçüktü, kira sıkıntısı vardı.” Çocukların isimleri bile Ahmet’i deler geçer: Nilüfer, bir zamanlar ikinci bir erkek çocuk olursa “İlyas” ve “Tarık” adlarını koymak istediğini not defterine yazmıştır. Ahmet’in zihninde parçalar yerine oturmaya başlar. “Anneniz nasıldı?” “Hiç tanımadık; güzel olduğunu söylerdi teyzem” der İlyas. Yusuf, kendi annesini hiç tanımadığını söylerken, üç çocuk bakışlarında sözsüz bir anlaşmayla kenetlenir.
Ahmet, çocukları eve davet eder. İlyas ve Tarık ürkekçe “Bize kötülük yapmayacak mısınız?” diye sorar. Yusuf araya girer: “Babam çok iyi biridir.” Ahmet, “Size asla zarar vermeyeceğim” der, gözleri dolu. Çocuklar, bütün eşyalarının kirli bir naylon poşete sığdığını gösterir. Araca bindiklerinde Ahmet dikiz aynasından üçüne bakar; gülüşleri, merakları, soruş biçimleri bile aynıdır. “Hangi hastanede doğdunuz?” diye sorar. “Özel Gül Hastanesi” der Tarık; Nilüfer’in öldüğü ve Yusuf’un doğduğu yer. Direksiyonda Ahmet’in elleri beyazlar. Artık biliyordur: Bu iki çocuk da onun çocuklarıdır.
Eve vardıklarında, yıllardır evde çalışan Emine Hanım üç “Yusuf” görünce şaşkınlıkla geri çekilir. Çocuklar sıcak banyoyla karşılanır, ardından sofraya otururlar: Çorba, pide, dolmalar… İlyas ve Tarık minnetle, yavaşça yer; sofradaki zarafetleri, sokak çocukları için beklenmedik derecede iyidir. “Teyzem temiz yememizi söylerdi” der Tarık. Ahmet’in gözleri doludur. O sırada Ahmet, aile doktoru Orhan’ı arar; DNA testi için gelir. Avukatı Barış’la da konuşur; hukuki süreçleri başlatmaktan söz eder.
Doktor Orhan gece eve gelir. Üç çocuğu görünce dizleri titrer; irislerden çene hattına kadar her ayrıntıyı tıbbi bir merakla inceler. Ağız içi sürüntüyle örnek alır; sonuçlar hızlandırılmış biçimde iki güne çıkacaktır. Çalışma odasında, Ahmet’in yüreğini burkan bir ihtimal konuşulur: Özel Gül Hastanesi’nde o gece “olağan dışı” bir şeyler olmuş olabilir. Eski başhekim Selim emekli olmuş, ekip dağılmıştır. “Belki üçüz değillerdi; belki başka bir şey oldu…” Orhan, genetik etik dışılıklardan söz eder; Ahmet’in içini buz kesen bir şüphe örter. Aynı gece, Ahmet çocukları izlerken kendi kendine söz verir: Ne olursa olsun, onları koruyacaktır.
Sabah, üç çocuğun aynı pozisyonda uyuduğunu, aynı ritimde nefes aldıklarını görür. Bahçede koştururken davranışlarının kusursuz senkronu dikkat çeker. Yusuf, “Rüyalarımda onları duyardım; ‘Bizi bul’ derlerdi” deyince Ahmet’in tüyleri ürperir; Nilüfer’in hamileyken “Üç ayrı ses duyuyorum” dediği geceleri anımsar. O sırada Doktor Orhan’dan mesaj gelir: “Nilüfer’in kayıtlarına ulaştım; inanılmaz şeyler öğrendim.” Ahmet’in içinde korku ve öfke birlikte kabarır.
Öğleden sonra avukat Barış gelir. Ahmet’in anlattıklarını duyunca, hukuki durumun çetrefilli olduğunu söyler: İlyas ve Tarık’ın resmi doğum kayıtları yoktur; önce varlıkları ve soy bağı ispat edilmelidir. Melike bulunmalıdır; tanıklar, belgeler toparlanmalıdır. Tam o anda Doktor Orhan, elinde dosyalarla tekrar gelir: Nilüfer’in dosyasında sayfalar eksik, bazı imzalar sahte görünmektedir. Bir formda “Genetik modifikasyon araştırma onayı” başlığı vardır. Notlarda bir isim belirir: Prof. Dr. Nuri Yılmaz. Üç yıl önce etik dışı deney iddialarıyla üniversiteden ayrılmış, şimdi Bodrum’da özel bir klinikte çalıştığı söylenir.
Orhan, dehşet verici bir teori dile getirir: Nilüfer normalde yalnızca Yusuf’a hamileyken, rutin kontroller sırasında müdahaleyle iki embriyo daha rahmine yerleştirilmiş olabilir. “Süperfetasyon” benzeri, doğal yollarla imkânsıza yakın, tıbbi müdahaleyle mümkün bir durum… Ahmet’in dünyası başına yıkılır: “Organ bağışçısı kardeşler mi? Genetik kusursuzluk için tasarlanmış çocuklar mı?” Orhan, “DNA’yı bekleyelim” dese de, tablo giderek netleşir.
Kısa süre sonra Ahmet’in annesi Sevim Hanım, haber verip ertesi gün gelmek istediğini yazar. Avukat ve doktor, Ahmet’e zor sorular sorar: “Ailenin bağlantıları? Büyük paralar? Nüfuz?” Ahmet, dayısı Turgut’un Sağlık Bakanlığı’ndaki konumunu, ailedeki kalp hastalığı geçmişini anımsar; Yusuf’ta da genetik bir sorun olduğuna dair eski endişeler yeniden canlanır. Ahmet, “Anneme soracağım” der; aynı anda çocukların güvenliğini almak için avukatına talimat verir.
Gece ilerlerken yeni belgeler ortaya çıkar: Nilüfer’in hamileliğinin yedinci ayında “Triple embriyo transferi başarılı” notu, bazı sahte imzalar… Hemşire Ayşe, o gece üç bebeğin doğduğunu, sonrasında özel bir toplantı yapıldığını hatırladığını söyler. Melike’nin ölümü de “şüpheli”dir; otopsi hızlı, kullanılan madde klinik kaynaklı olabilir. Ahmet’in zihninde komplo resmen şekle bürünür.
Ertesi gün Sevim Hanım villaya geldiğinde, bahçede üç çocuğu görünce elindeki çantayı düşürür. Salonda, Ahmet’le yüzleşirler. Sevim, titreyen sesiyle itiraf eder: Yusuf’un kalbinde genetik sorun olabileceğine inandırılmışlar; Prof. Nuri’nin yönlendirmesiyle “aileyi kurtarmak” adına iki “iyileştirilmiş” kardeşi planlamışlar. Nilüfer’e sadece “vitamin enjeksiyonu” dendiğini, embriyo transferinin sedasyon altında yapıldığını söyler. Ama Nilüfer ölür; kaosta “ya hepsini alıp büyütmek ya da yalnızca Yusuf’la yola devam etmek” gibi korkunç bir seçenek dayatılır. Sevim, Melike’ye para verip çocukları ona teslim ettiklerini açıklar. Melike ise bir yıl önce “aşırı doz” gerekçesiyle ölmüştür. Ahmet, annesini evden kovar.
Hemen ardından Doktor Orhan’dan DNA sonuçları gelir. Gerçek, Ahmet’in kalbini paramparça eder: Üçü de Nilüfer’in rahminde büyümüştür; Yusuf tam biyolojik oğludur; İlyas ve Tarık ise Ahmet ve Nilüfer’in genetiğini büyük oranda taşımakla birlikte, laboratuvarda “başka kaynaklardan ek genlerle” modifiye edilmiştir. Genetik hastalıklara direnç, güçlü bağışıklık, yüksek bilişsel kapasite… Etik bir felaket. Bu çocuklar, yalnızca potansiyel organ bağışçıları değil, “aile mirasını mükemmelleştirme” projesinin ürünleridir.
Barış, sağlık bakanlığı soruşturmasının başlatıldığını, Yılmaz’ın kliniği ve sahte imzalarla ilgili belgeleri gösterir. O sırada bahçe kapısında yeni araçlar: Sevim ve Turgut geri dönmüştür; ardından Prof. Yılmaz iki adamıyla ortaya çıkar. Yılmaz, “Deneklerimi geri istiyorum” sözleriyle Ahmet’in öfkesini alevlendirir. “Onlar çocuk!” diye haykıran Ahmet, adamların önüne dikilir. Barış, polislerle birlikte mahkeme kararını bildirir: “Çocuklar devlet korumasında; size yaklaşmanız yasak.” Sağlık Bakanlığı soruşturma evrakları gösterildiğinde Yılmaz’ın yüzündeki kendinden emin ifade söner. Polis, Yılmaz ve Turgut’u gözaltına alırken Sevim çöküp ağlar; Turgut, “Bilim için fedakârlık” diye mırıldansa da, gerçek yerini bulur. Ele geçirilen laboratuvar notlarında “telepatik iletişim potansiyeli” gibi akıl almaz hedefler bile yazılıdır. Barış, “Bu dosyalar mühürlü kalacak; çocuklar sıradan çocuklar gibi büyüyecek” der. Ahmet, artık tek bir kararın arkasında dimdik durmaktadır: “Onlar benim çocuklarım; kimse onlara deney muamelesi yapamayacak.”
Ahmet, çocukları korumak için şehri terk etmeye karar verir. Anneannesi Narin Hanım, dağdaki gizli çiftlik evinin anahtarını getirir; orada güvende olacaklardır. Gece yarısı neredeyse bir hesaplaşma kapıda patlayacakken, polislerin gelişi, mahkeme kararı ve soruşturma belgeleri fırtınayı bastırır. Ahmet, üç çocuğuyla birlikte yola çıkar.
Karadeniz’in yemyeşil eteklerindeki taş çiftlik evinde iki ay geçer. Göl kenarında oynayan üç oğlunu seyreden Ahmet, içindeki fırtınaların dindiğini hisseder. Doktor Orhan düzenli kontrol yapar; “Onlar için normal olan” tüm değerler normaldir. Çocukların benzersiz bağı açıktır: Aynı rüyalar, duyguları sezme, senkron hareketler. Orhan, bilimin açıklayamadığı bu bağın zamanla belirginleşebileceğini söyler; Ahmet ise tek bir yanıt verir: “Onlar sadece çocuk; benim çocuklarım.”
Barış, evlat edinme ve velayet sürecini tamamlar; İlyas ve Tarık resmi olarak Ahmet’in çocukları olur. Ankara’daki dava ilerler; Turgut beş yıl hapis cezası alır; Prof. Yılmaz yurt dışına kaçar ve uluslararası arananlar listesine girer. Sevim, gözyaşlarıyla affını ister; ilişkiler kırılganca da olsa onarılmaya başlar. Yıllar akıp gider; sonbaharın rüzgârı taş evin pencerelerini titrettiğinde, on yaşına basmış üç çocuk okuldan zaferlerle döner: İlyas matematik olimpiyatı birincisi; Tarık şiir yarışması ödüllüsü; Yusuf satranç şampiyonu. Ama Ahmet’in en büyük gururu, onların merhametli, dürüst ve sevgi dolu çocuklar oluşudur.
Bahçe kapısından aynı anda “Baba!” diye bağırarak içeri koştuklarında Ahmet kitabını bırakıp onlara sarılır. Gülüşleri aynı, gözleri aynı, sevgileri aynı… Genetik olarak “mükemmelleştirilmiş” olsalar da, Ahmet’in gözünde sadece sevgiye ve korunmaya muhtaç üç küçük çocukturlar. Geçmişin karanlığı geride kalmış, geleceğin ışığı onların üzerine doğmuştur. Ahmet, kayıp yılları telafi etmeye kararlıdır; artık tek bir gerçeği vardır: “Aile, kanla yazılmaktan çok, sevgiyle kurulur.”
News
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
End of content
No more pages to load






