Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi

Samet Bey, çevresinde her zaman bir korku çemberiyle yürürdü. Yurt dışında eğitim görmüş, iki yabancı dile hakim, üç büyük fabrikanın sahibi bir adam olarak, gücün sadece bağırmakla ve aşağı bakmakla korunabileceğine inanırdı. Fabrikanın koridorlarında yürüdüğünde topuk sesleri birer tehdit gibi yankılanır, girdiği her odada oksijen azalır, insanlar istem dışı omuzlarını içeri çekerdi. Samet Bey’in odasından yükselen her bağırtı, birinin istifasına ya da birinin onurunun sessizce kırılmasına işaretti.

“Neden bu iş böyle?” diye sorardı Samet Bey. Yanıt beklemezdi aslında. Karşısındaki yönetici, finansçı ya da mühendis kim olursa olsun, reflex olarak “Haklısınız Samet Bey,” derdi. “Hemen ilgileniyorum efendim.” Samet Bey için insan yönetmek, onları kendilerinden soğutmak ve sessizce boyun eğdirmekti. Tazminat meselesini sevmezdi; “Gururu varsa zaten istemez,” diyerek adaletsizliği bir erdem gibi pazarlardı kendi içinde.

Bir gün, fabrikanın bodrum katındaki ana deponun su tesisatı ve eski sistemleri için dışarıdan bir usta çağrıldı. Samet Bey, o gün her zamankinden daha öfkeliydi. İşlerin istediği gibi gitmediği bir sabahın hıncını çıkaracak bir yer arıyordu. Bodrum kata indiğinde, paslı boruların arasında çalışan, yüzü isi pası içinde, saçlarına kır düşmüş bir usta gördü. Usta, yere çökmüş, elindeki anahtarla boğuşuyordu.

Samet Bey, ustanın yüzüne bile bakmadan söze girdi: “Neden böyle bu?” diye bağırdı. “Bunu kim yaptı? Burası fabrika, böyle çalışma olur mu? Ben buraya dünya kadar yatırım yaptım!” Sesi beton duvarlarda çarpıp geri dönüyordu ama yerdeki adamda en ufak bir irkilme yaratmıyordu. Usta, vidasını sıkmaya devam etti. Sonra yavaşça başını kaldırdı.

“Olması gerektiği için böyle,” dedi usta. Sesi ne alçaktı ne de yüksek. Sadece sakindi. “Yanlış olan parça değil, bu sistem en baştan işlemez kurulmuş. Temeli yanlış atmışlar, üzerine ne koysan eğreti durur.”

Samet Bey bir an durakladı. “Nasıl yani?” dedi, sesi ilk kez titreyerek. Aslında o da içten içe bu sistemin bozuk olduğunu biliyordu ama kimse bunu onun yüzüne söyleyememişti. Usta hafifçe gülümsedi. “Bu sistem vitrin değildir evlat,” dedi, Samet Bey’e ‘evlat’ diyerek. “Bu sistem gücü taşır. Eğer güç dengeli dağılmazsa, en tepedeki taş en önce düşer.”

O an, koca fabrikanın sahibi Samet Bey, bir ustanın önünde küçüldü. Yanındaki finansçılar, müdürler hayretler içindeydi. Samet Bey gibi insanlar, ters konuşarak güç kazandıklarını sanırlar; çünkü karşılarındakiler genellikle muhtaçtır ya da sessiz kalmayı seçmişlerdir. Patronluk bir tabela asmakla olurdu belki ama ustalık bambaşka bir şeydi. Ustalık, onay beklememekti. Ustalık, sesini yükseltmeden gerçeği masaya bırakmaktı.

Samet Bey o gün odasına döndüğünde, o gürleyen sesinden eser kalmamıştı. Pencereden dışarı bakarken ustanın sözlerini düşündü: “Güç dengeli dağılmazsa, en tepedeki taş en önce düşer.” Hayatı boyunca herkesin sesini kıstığı o adam, ilk kez kendi sesini kısmak zorunda kalmıştı. O gün otorite el değiştirdi. Odada bağıran adam gitmiş, yerine cümlelerini tartan biri gelmişti.

İşte hayatta şunu unutmamak gerekir: Eğer işini gerçekten biliyorsan, kimliğinin adresi olmasa bile, karşındaki ne kadar büyük olursa olsun, o sesini kısmak zorunda kalacaktır. Usta kelimesi ‘üstat’tan gelir; yani efendi. Gerçek efendiler, girdikleri odada havayı değiştiren, bağırmayan ama sarsılmayan o sessiz ustalardır. Sayıları azdır, ama temeli onlar tutar.

Bu hikâye, bizzat gözlemlediğim o ustanın sessiz zaferidir. Çünkü gerçek kahramanlar, rütbeleriyle değil, sükunetleriyle konuşurlar.