Balıkçı Oğlundan Süleyman’ın “Kardeşi”ne: İbrahim Paşa’nın Gücü, Kibri ve Yıkım Gecesi
Sarayda Ramazan gecelerinin kendine özgü bir sessizliği vardır.
Huzur değil—asla huzur değil—yalnızca her adımı bir hüküm gibi duyuran bir sükût.
Ramazan’ın on beşinci gecesinde, **Mart 1536’da**, Topkapı’nın koridorlarında yürürken sanki kendi gençliğime doğru yürüyordum. Koridorlar mum ve sıcak ekmek kokuyordu. Fener ışığı, gözünü kırpmadan nice sırrın geçip gittiği çinilerin üstünde titriyordu.
Davet beklenmedik gelmişti.
“Sultanın mesajı şöyle diyordu: ‘İftara gel. Sadece ikimiz. Eski günlerdeki gibi.’”
Eski günlerdeki gibi.
O sözler herhangi bir hançerden daha keskindi; çünkü bir hatırayı taşıyordu: Manisa akşamları, genç bir şehzadenin gülüşü, benim kemanımın karanlığa şarkı söyleyişi… O, gözlerini yarı kapatıp dinlerdi; sanki müzik kaderi ehlileştirebilirmiş gibi.
Süleyman beni karşıladığında gülümsedi—yorgun, dikkatli—sanki bir imparatorluğun içinde insan kalmayı yeniden hatırlamaya çalışan bir adam gibi.
“Bu gece,” dedi, “bana Sultan deme.”
Boğazım düğümlendi. Aramızdaki ayazın bir tas çorbayla, ortak bir duayla eriyeceğine inanmak istedim.
Baş başa yedik. Omuz omuza namaz kıldık. Öfkesinden daha çok korktuğum bir yumuşaklıkla pişmanlıkları sordu.
Sonra elini koluma koydu.
“Bu gece burada kal,” dedi. “Kardeşler gibi.”
Çok hızlı başımı salladım. Umut, bilge bir adamı bile pervasızlaştırabilir.
Daha sonra, bana verdikleri odada yalnız kalınca, onlarca yıldır görmediğim bir denizi düşündüm—ve rüzgârın içinde kaybolan ikiz kardeşimin sesini.
Sonra, gece yarısından sonra, kapı çalmadan açıldı.
Üç kişi içeri girdi.
Ne bağırış vardı. Ne çelik. Sadece ip, gölgeler ve çoktan verilmiş bir kararın soğuk, kusursuz işleyişi.
İşte o an anladım: Saray gürültüyle öldürmez.
Saray sessizlikle öldürür.
Ben **1493’te Parga’da** doğdum; Yunanistan’ın batı kıyısında küçük bir liman kasabası… Beyaz evler, sürüklenmekten korkar gibi mavi suya tutunurdu. O zamanlar, sıradan mutluluğa inanan bir yerdi: şafakta onarılan ağlar, akşam paylaşılan ekmek, mutfaklardan dua gibi yükselen şarkılar.
Babam **Manolis**’ti; elleri sert, kalbi yumuşak bir balıkçı. İlk soluk ışıkla denize açılırdı; teknesi denizi bir söz gibi yarardı. Gün batımında yorgun bir gülümsemeyle dönerdi; getirdiği balık kadar onuru da vardı.
Annem **Elena**’nın sesi, yoksulluğu sıcaklığa çevirebilirdi. Geceleri eski Bizans ilahileri söylerdi; o ses, duvarları daha kalın, daha güvenli yapardı sanki. Bazen babam Odysseia’dan hikâyeler anlatır, dünya hâlâ maceralardan ibaretmiş gibi gülerdi; vergilerden ve korkudan değil.
Ve sonra **Niko** vardı—ikizim.
Dalgaların ritmiyle uyur, özgürlük diye çığlık atan martılarla uyanırdık. Dar sokaklarda koşar, limanın taş merdivenlerinde oynar, denizin bize ait olduğuna inanırdık. Fakirdik, evet; ama aile zenginlik gibi hissettirdiği için gülümseyebilen türden bir fakirlikti bu.
Komşumuz, savaşlardan kalma hikâyelerini bitiremeden topallayan ihtiyar Dimitri şöyle derdi: “Deniz özgürlüktür çocuklar. Ama bazen özgürlük bir bedel ister.”
Altı yaşında bunu anlamazdım. Sadece parmaklarımdaki tuz tadını ve kardeşimin omzunun benimkine değmesini bilirdim.
Sonra **1499’un sonbaharı** geldi—gökyüzünün kül rengi olduğu bir gün.
Suyun kenarında oynarken üç geminin yaklaştığını hatırlıyorum. Hilalli sancaklar. Güçlü kürekler. Önce merak ettim, korkmadım—ta ki yetişkinlerin yüzlerine bakıp fırtınalardan daha karanlık bir şey görene kadar.
Çaresizlik.
Askerler devşirme için gelmişti—Hristiyan çocuklar alınacak, dönüştürülecek, eğitilecek, imparatorluğun içine katılacaktı.
Altı yaşında sistemi anlamıyordum.
Sadece babamın dizlerinin yere çarpmasını ve ağlayışının sesini anlıyordum—onu ilk kez kırılmış görüyordum.
O gün, trajedimin tohumu ekildi: sadece ayrılık değil, dünyanın kalbinin yarısını alıp buna “görev” diyebileceği gerçeği.
İstanbul yolculuğu, onlarca çocukla bir geminin karanlık ambarında **on beş gün** sürdü. Kimi sesi kesilene kadar ağladı. Kimi taş gibi sustu. Ben ikinci türdendim. Gözyaşlarımı kimsenin göremediği gecelere sakladım.
Bir arkadaş edindim—**Konstantin**. Selanik’ten alınmıştı, benden iki yaş büyüktü. Kulağıma fısıldadı: “Korkma. İstanbul güzelmiş. Büyük adamlar olacağız.”
Büyük adamlar.
Büyüklüğün bedelini henüz bilmiyorduk.
İstanbul’a varınca şehir yaşayan bir canavar gibiydi: kubbeler ve duman, bağıran pazarlar, bitmeyen kalabalık. Öylesine küçüktüm ki kaybolup gidebilirdim.
Bizi Bakırköy yakınlarındaki bir köle pazarına götürdüler. Alıcılar bizi alet gibi inceledi. Dişler, kollar, duruş… sorular sanki hayvan bakar gibiydi.
“Ne biliyor?”
“Yunanca konuşuyor. Okuyabiliyor. Zeki görünüyor.”
“Kaç yaşında?”
“Altı.”
“Küçük ama eğitilir.”
Öğleden akşama kadar bekledim; aç, sersem, çocukların birer birer başka hayatlara kayboluşunu izledim.
Sonra **Mihrişah Hatun** göründü.
Elli yaşlarında, kibirsiz bir asaletle; zengin giyimli ama gösterişsiz. Bana bir eşya gibi bakmadı. Bana bir çocuk gibi baktı.
“Adın ne?” diye sordu yumuşakça.
“Teo,” diye fısıldadım.
“Korkma,” dedi. “Sana zarar vermeyeceğim.”
Ailemi özleyip özlemediğimi sordu. Gözlerim kendiliğinden doldu.
“Oğlumu özlüyorum,” diye itiraf etti. “Öldü. Belki… belki sen bir yarayı doldurursun.”
Sözlerinde acı vardı, ama tuhaf bir merhamet de.
Beni satın aldı—bir ganimet gibi değil, ikinci bir şans gibi.
Fatih’te, Boğaz’a bakan yüksek bir evde yaşardı. Mermer zeminler. Dokuma halılar. Benim gibi bir çocuk için fazla “temiz” bir ışık.
Ve o evde, gemilerden beri unuttuğum bir şeyi yeniden hissettim:
İlgi.
Bana Türkçe, Arapça, Farsça öğretti. “Diller senin kılıcın olacak,” dedi. “Bilgi kalkanın. Zayıf olan ezilir. Sen güçlü olacaksın.”
En önemlisi, bana kemanı öğretti.
“Müzik ruhu besler,” dedi, parmaklarımı yönlendirirken. “Bir gün kapılar açacak. Kalplere dokunmanın en iyi yolu müziktir.”
Ahlakı da öğretti—sessizce, inatla.
“İyilik olmadan güç, zulme dönüşür,” diye uyardı. “Güç olmadan iyilik ise çaresizliğe.”
On altı yaşındayken beni saraya sunmaya karar verdi. Gözlerinde gurur ve keder vardı.
“Dikkatli ol,” diye fısıldadı giderken. “Güç insanı değiştirir. Kendini değiştirtme.”
Söz verdim.
Ve nice söz gibi, fark etmeden, yavaş yavaş kırıldı.
**Yavuz Sultan Selim**’in karşısına titreyerek çıktım. Şöhreti, sesi gelmeden odayı doldurmuştu. Divanda, etten bir fırtına gibi oturuyordu.
Çalmamı söylediler.
Kemanı kaldırırken ellerim titriyordu. Melodiye her şeyi döktüm—Parga’nın dalgalarını, annemin sesini, babamın gözyaşlarını, Niko’nun rüzgârda kaybolan çığlığını. Alkış için değil, yasımın hâlâ güvendiği tek dil olduğu için çaldım.
Bitirdiğimde Selim sıcaklık göstermeden konuştu.
“Bunu oğluma götürün,” diye emretti. “Yoldaşı olsun.”
O emir, daha sonra tattığım hiçbir zaferin değiştiremediği kadar hayatımı değiştirdi.
Manisa’ya gittim ve **Şehzade Süleyman**’la tanıştım; benim yaşımdan—on altı—ama şakır şakır bağırmaya ihtiyaç duymayan bir otorite taşıyordu. Uzun boylu, açık saçlı, mavi gözlü… bakışı aynı anda hem yumuşak hem keskin olabiliyordu.
Bana baktı, hafif eğlenir gibi sordu: “Yeni arkadaşım sen misin?”
“Evet, efendim,” dedim, eğilerek.
Güldü. “Efendi değil. Ben Süleyman’ım.”
Sonra bana yeni bir isim verdi; yeni bir deri gibi.
“Artık senin adın İbrahim,” dedi. “Yeni din, yeni isim, yeni hayat.”
Ve sonra içimi ısıtan, ama sonumu da hazırlayan kelime geldi.
“Sen benim kardeşim olacaksın.”
Niko’yu düşündüm. Kader bir kardeşi almış, teraziyi dengelemek için bana bir kardeş daha vermiş gibi tuhaf bir rahatlık hissettim.
Manisa’da birlikte büyüdük. Tarih, coğrafya, matematik, din, edebiyat okuduk. Ata bindik. Ava çıktık. Geceleri keman çalardım; o dinlerdi, sanki ses hırsın gürültüsünü susturabilirmiş gibi.
Bir gün bana dedi ki: “İbrahim, sarayda herkes benden bir şey isteyecek—rütbe, para, yakınlık. Ama sen… sen yalnızca dostluk istiyorsun.”
“Evet,” dedim. “Dostluk her şeyden kıymetli.”
Başını salladı. “Bunu unutma. Bazı adamlar unutur.”
**1520’de** haber geldi: Selim ölmüştü. Süleyman Sultan olacaktı.
İstanbul yolunda insanlar her kasabada toplanıp onu selamladı. Yaşlılarla konuştu, çocukların başını okşadı, dinledi. Genç görünüyordu—yalnızca yirmi altı—ama gözlerinde bir hâkimin ciddiyeti vardı.
“Hazır mıyım?” diye sordu bana alçak sesle. “Bu yük için?”
“Hazırsınız,” dedim. “Çünkü ben yanınızdayım. Çünkü Allah yanınızda.”
Benim daha çok korkmam gereken bir cümleyle cevap verdi:
“Sen yalnızca yanımda değilsin. Sen benim gücümün yarısısın.”
Saray kapıları açıldı. Çocukluk bitti.
Ve tarih, bir daha çıkmayan bir mürekkeple yazmaya başladı.
İstanbul’da Süleyman beni **Has Oda’nın başına** getirdi—şüphelerini, uykusuzluklarını, bir Sultan’ın bile tavana bakıp sıradan bir adam gibi nefes alışını görecek kadar yakına.
Sonra seferler geldi: **Belgrad (1521)**, **Rodos (1522)**. Onu şehzadeden hükümdara dönüşürken izledim; kuşatmada sabırlı, diplomaside dikkatli, güçlü ama bir merhameti hâlâ kaybetmemiş.
Rodos’tan sonra aklımı aşan kararı verdi:
**1523’te**, yaklaşık otuz yaşımdayken, beni **Sadrazam** yaptı—öylesine ani bir yükselişti ki saray şaşkına döndü.
Sadrazam odasında oturdum ve imparatorluğun nabzını ellerimin içinden akıyor gibi hissettim. Emirler mührümle çıkıyordu. Adamlar kapımda bekliyordu. İçimde bir şey büyümeye başladı—başta sessizce.
Kibir her zaman bir kükreme değildir.
Bazen “Bunu hak ediyorsun” diyen yumuşak bir sestir.
Mısır’da isyan ve karmaşadan sonra düzen kurmam için gönderildim. Şikâyetleri dinledim, idareyi onardım, hayatı istikrara kavuşturdum. Döndüğümde Süleyman beni kucakladı.
“Sen benim mucizemsin,” dedi.
Övgü tatlıdır. Fazla tatlı.
Sonra **Mohaç (1526)** geldi—Avrupa’yı titreten bir zafer ve kalbimi sarhoş eden bir an. Kendimi yalnızca imparatorluğun hizmetkârı değil, onu şekillendiren akıl gibi hayal etmeye başladım.
Macaristan’dan **heykeller ve sanat eserleri** getirdim—medeniyetin simgeleri, diye düşündüm. Sergilettim, zaferimi öven kitabeler yazdırdım. Halk mırıldandı. Ulema kaşlarını çattı. Asker “put” diye fısıldadı.
Süleyman beni nazikçe uyardı: “Rahatsızlar.”
Ben, vizyon kılığına girmiş bir küstahlıkla cevap verdim: “Alışırlar.”
Gücün beni değiştirdiğine dair ilk açık kanıt buydu.
Sonra **1534’te**, Safevilere karşı sefere—**Irakeyn Seferi**’ne—çıkarken Süleyman bana muazzam yetki verdi. Beratın kelimeleri şarap gibi tadı olan bir zehir gibiydi:
Sultandan sonra ikinci.
Öyle davranmaya başladım.
Tecrübeli defterdar **İskender Çelebi** bana denge olsun diye görevlendirildi. Varlığı beni rahatsız ediyordu. Neden beni denetlesinler? Ben Sultan’ın kardeşi değil miydim?
Tebriz’de ölümcül hatayı yaptım: “Serasker İbrahim” diye değil, **“Serasker Sultan İbrahim”** diye imza attım.
İskender itiraz etti: “Sultan bir tanedir.”
Ben patladım: “Ben Sultan’ın temsilcisiyim. Yetkisi bende.”
Bu yalnızca kibir değildi. Altı yaşında alınmanın, satılmanın, her zaman kendini ispat etme zorunluluğunun doğurduğu eski bir açlıktı. Dünyanın bana “sen buraya aitsin” demesini istiyordum.
Süleyman sonra beni karşısına aldığında—“Ben seni Sultan yapmadım”—içimde bir şey çatladı.
Ama geri çekilmek yerine daha da ileri gittim.
İskender’in idamını istedim. Süleyman kabul etti.
Ve ben o onayda, soğuk bir mecburiyeti sadakat sandım.
Kazandığımı düşündüm.
Oysa gerçekte, bir dostun bir tehdide dönüştüğü çizgiyi geçmişim.
İstanbul’a döndüğümüzde saray bir kez daha değişmişti.
**Hürrem Sultan**, yeni bir çekim merkezinin ortasındaydı—zeki, sabırlı, kararlı. Ben, Süleyman’ın büyük oğlu, birçok kişiye göre doğal varis olan **Şehzade Mustafa**’yı destekliyordum. Hürrem ise geleceği kendi oğulları için istiyordu.
Benimle açıkça savaşmadı.
Fısıltılarla savaştı.
“İbrahim fazla güçlendi,” derdi.
“Kendine ‘Sultan’ diyor.”
“Mustafa’yı destekliyor—sen ölünce ne olacak?”
Şüphe en iyi sessiz odalarda büyür.
Sonra trajedi vurdu: Hürrem’in sevgili oğlu **Şehzade Mehmed** hastalıktan öldü (çiçek, derlerdi). Yas, suçlamaya dönüştü. Hürrem’in acısı bir hedef buldu.
“Oğlumu zehirledi,” diye fısıldadı.
Ben kendimi savundum; sarayın çarpık mantığında savunma bile delil oldu.
Süleyman’ın gözleri değişti.
Öfke değil—daha kötüsü: mesafe.
Divanda benimle daha az konuştu. Daha az paylaştı. Daha az sordu. Bir zamanlar “kardeşim” diyen adam, beni çözülmesi gereken bir mesele gibi ölçmeye başladı.
Ve sonra davet geldi: **15 Mart 1536**, iftar—sadece ikimiz.
Yedik. Namaz kıldık. Manisa’yı hatırladık. İskender’i, heykelleri, unvanı, pişmanlıkları sordu.
Gerçekten alçalamadım. Kibir zırhım olmuştu ve onu çıkarmayı bilmiyordum.
Geceyi kalmamı istedi.
Gece yarısından sonra adamlar girdi.
Ne kan. Ne gösteri.
Sadece Osmanlı saray siyasetinin son perdesi: **ipek urganla boğma**, sessiz ve tamamlanmış.
Ertesi sabah saray “ani hastalık” dedi.
Ama herkes biliyordu.
Ve kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemedi.
Görkemli hayatım, sessiz bir mezara indirildi—**Makbul** (gözde) ve **Maktul** (öldürülen) diye anıldım.
Aynı adam.
İki isim.
Tek bir düşüş.
Tarih yükselişimi bir efsane gibi anlatır: Parga’dan yoksul bir balıkçı çocuğunun imparatorluğun ikinci adamı oluşunu, ordular yönetmesini, siyaset şekillendirmesini, Osmanlı gücünün zirvesinde Süleyman’ın yanında duruşunu.
Ama tarih, bunun bedeliyle daha az ilgilenir.
Bir babanın ikizleri arasında seçime zorlanışında fazla durmaz.
Gemi ambarının karanlığında kardeşinin adını boğazı acıyana kadar fısıldayan bir çocuğun yanında uzun süre kalmaz.
Unvanlara ve zaferlere hayran olur; geri kalanına “gerekli” der.
Sarayda “gerekli” bir din gibidir. Dostlukları feda etmeyi öğretir, suçluluğu protokolün altına gömmeyi öğretir, cinayete “düzen” demeyi öğretir.
Derler ki Süleyman, ölümümden sonra değişti—daha suskun, daha ağır. Çünkü ben yalnızca sadrazamı değildim. Onun gençliğiydim, gizli kahkahasıydım, taht yüzünü sertleştirmeden önce onu tanıyan son kişiydim.
Ve şüphe—bir kere nefes almayı öğrenince—durmaz.
On üç yıl sonra aynı gölge **Şehzade Mustafa**’nın üzerine de düşecekti. Aynı korku. Aynı mantık. Aynı trajik kesinlik.
Taş ve ipekle yazılmış Osmanlı dersi şudur:
İmparatorluklar muhteşem olabilir.
Ama insan kalbine nadiren merhametlidirler.
İmparatorluğun tavanına dokunacak kadar yükseldim.
Sonra geldiğim zemini unuttum.
Ve Ramazan’ın sessizliğinde, güç alacağını tahsil etti.
News
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş
Bir Cihan İmparatorluğunun Kibri ve Bir Uç Beyliğinin Sessiz Stratejisi: Maltepe’de Batan Güneş Mermer korkuluklara yaslanmış, Boğaz’ın karşı yakasındaki puslu…
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası
Medine’de Bırakılan Son Sancak: Çekirge Tavalarıyla Kutsal Toprakları Savunan Paşanın Vedası Bölüm 1: Kapalı Kalan Oda ve Açılan Sandık 1918…
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur
Kuzeyin Soğuk Sularındaki Paslı Yemin: Tek Bir Top Atamadan Batan Çelikten Gurur Kuzeyin soğuk, acı rüzgârları arasında, Almanların gururu olması…
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar
Tahtın Gölgesi ve Kanlı İhanet: Sultan Murad’ın Yetim Kaldığı O Acı İlkbahar Bursa’da, yeşillikler içindeki ulu şehirde, 1421 senesinin o…
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini
Yetim Gözlerden İktidarın Zirvesine: Caterina’nın Taç Takan Dört Duvar Arasındaki Sessiz Yemini Floransa’nın görkemli Palazzo Medici-Riccardi Sarayı, 13 Nisan 1519…
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu
Erzurum’un Kilit Taşı: Aziziye Gecesi, Bir Ananın Satarla Ödediği Şeref Borcu “Yavrumu Allah’a emanet edip mutfaktaki satırı aldım ve tabyalara…
End of content
No more pages to load





