“Bana bir çocuk ver, seni özgür bırakacağım”… Ama bir gece, kadın delicesine aşık oldu…

Meksika’nın kuzeyinde, sıcak nefesi kesen ve toprak acımasız güneş altında çatlayan bir yerde, Vega Çiftliği daha iyi zamanların bir kalıntısı olarak yükselir. Santa Esperanza, toz ve rüzgar arasında kaybolmuş bu köşe, acı veren sırların ve her şeyi değiştirebilecek vaatlerin tanığıdır. Sessizliğin sözlerden ağır olduğu, yaraların kimsenin sormaya cesaret edemediği hikâyeler anlattığı bir yer.

Isabela de la Vega, düşkünleşmiş bir ailenin son varisi, taş koridordan ufka bakıyor. Yorgun bakışları, yüksek elmacık kemikleri ve aceleyle toplanmış saçları yılların fedakârlığının yansımasıdır. Kırk yaşında, hayat ona çocuk vermemiş, harabe bir çiftlik, borçlar ve dolduramadığı bir boşluk bırakmıştır. Bej keten bluzu yamalı dikişlerle dolu, elleri hastalara bakmaktan ve sessiz gecelerde nöbet tutmaktan titriyor. Annelik için görünmez saat karnına vuruyor, anne olma arzusu içini kemiriyor; vahşi, zincirlenmiş bir hayvan gibi.

Avluda, güneşin çekiç gibi indiği yerde Mateo toprağı kazıyor. Esmer teni terden parlıyor, geniş omuzları ve taş gibi kolları ağır işlerle şekillenmiş. Sırtında kökler gibi uzanan yaralar, yılların köleliğinin sessiz tanıkları. Her darbe bir yarık açıyor, her yarık küçük bir umut. Sessizce çalışıyor, direnmesini öğrenmiş birinin onuruyla.

Isabela uzaktan Mateo’yu izliyor. Onun bir köleden fazlası olduğunu, güneşe ve kırbaça meydan okuyabilen tek adam olduğunu biliyor. Kendi hayatının parmaklarının arasından kayıp gittiğini ve toprağın, tıpkı beden gibi, beklemediğini biliyor. Taş basamaklardan iniyor, avluyu geçiyor ve onun önünde duruyor.

—Dur, diyor.

Mateo bakışlarını kaldırıyor, koyu gözleriyle, dünyayı taşıyan biri gibi soluyarak. Kazmayı kenara bırakıyor, bakışlarını indirmiyor ama meydan da okumuyor.

—Hanımefendi, bana eşlik edin, diyor.

Birlikte yürüyorlar, susuz nar ağacının, köle odalarının, gölgeli kapının yanından geçiyorlar. Mutfağa giriyorlar, hava daha serin. Masada, toprak bir sürahide ılık su. Isabela ona bir bardak dolduruyor, elleri bir anlığına birbirine değiyor. Bir titreme, bir sessizlik.

Isabela cesaretini topluyor, kalbi dudaklarında atıyor. Mateo’nun yaralarını görüyor ve ne kadar düştüğünü, kırılmamak için kaç kez ayağa kalktığını düşünüyor. Bugün susmayacak.

—Beni dinlemeni istiyorum, diyor, sesi içeriden çözülse de dışarıdan kararlı—. Kimse bilmemeli.

Mateo başını sallıyor, bardak elinde titriyor.

—Aldatıldım. İtaatkâr oldum. Kız, kardeş, dul oldum. Ama anne olamadım.

Doktor lafı dolandırmadan söyledi: Eğer çocuk istiyorsan, şimdi olmalı. Yarın değil, başka bir kış değil. Şimdi.

—Neden bana söylüyorsun? —diyor Mateo, saygısızlık değil, onur için soruyor.

—Çünkü sen güçlüsün. Çünkü kanın güneşe ve kırbaça direndi. Çünkü bana zarar vermeyeceğine güveniyorum.

Sessizlik ağırlaşıyor. Dışarıda güneş havayı titretiyor. Isabela masanın kenarını sıkıyor, söyleyeceklerinin zalimce ve adaletsiz olduğunu biliyor, ama pamuk tarlasında adalet nadiren doğar. Bir çocuk arzusu, ona hayatta kalma olmuş.

—Bana bir çocuk ver, sana özgürlüğünü vereceğim.

Sözler havada asılı kalıyor, ağır ve inkâr edilemez. Mateo derin nefes alıyor, ilk tepki yangın: aşağılanma, öfke, gurur. Çenesini sıkıyor, yaraları yanıyor. Özgürlük. Kelime onu yaralıyor ve çağırıyor. Yıllardır hayalini kurmuş, kırılmamak için yıllardır kaçınmış. Annesinin alçak sesle şarkı söylediğini, yağmurdan sonra nemli toprağı, bir zamanlar kendisine ait olan ve elinden alınan bir adı hatırlıyor.

—Özgürlük —diyor sonunda, diliyle tadıyormuş gibi.

—Benim seçme özgürlüğüm, senin gitme özgürlüğün —diyor Isabela—. Yasal olacak, imzalı, kilisede mühürlü. Sana belgeler, para, yeni bir başlangıç vereceğim.

Mateo uzun uzun bakıyor, korkusuzca, şehvetle değil, çok gece görmüş adamların sakinliğiyle.

—Ya yapamazsam? —diye soruyor, sesi ince bir ip gibi.

—Deneyeceğiz, saygıyla, sessizlikle, şiddet olmadan. Ben karar veririm, ben üstlenirim.

Mateo yumruklarını sıkıyor, onuru kükreyerek. Bir damızlık gibi muamele görmek, bedene indirgenmek. Ama aynı zamanda zincirsiz bir yaşamın aralanan kapısı. Isabela’ya bakıyor ve yaralı bir kadın görüyor, zalim bir tiran değil. Sesinde çatlaklar, dürüst bir titreme var. Ama teklifin arkasında bir gölge de var, büyük evden izleyen bir güç. Mateo bunu hissediyor, adını bilmiyor ama var olduğunu biliyor.

—Bir şartım var —diyor sonunda—. Eğer çocuk olursa, sadece benim olmayacak, sadece senin olmayacak, bizim olacak. İnsanlar bizi reddetse de, beni kovsalar da, öldürseler de, isterim ki doğarsa babasının onu istediğini bilsin.

Isabela’nın gözleri yanıyor, ağlamamak için dudağını ısırıyor.

—Bizim —tekrarlıyor, ve kelime göğsünde bir ışık çatlağı açıyor.

Akşam oluyor, güneş yavaşça iniyor, kırmızı. Avluda, uzun bir gölge duvarı bir kehanet gibi geçiyor. Uzakta bir başçavuşun sesi dünyada dışarıda hayatın hâlâ zor olduğunu hatırlatıyor. İçeride, mutfakta, iki insan bakışla bir anlaşma yapıyor. Eller birbirine değmiyor, öpücük yok, sadece geri dönüşü olmayan bir adımın kesinliği var.

Isabela son sessizliği bozuyor.

—Bu gece değil. Yarın anlamanı istiyorum ki sana emretmiyorum, rica ediyor ve saygı gösteriyorum.

Mateo kazmayı alıyor. Gitmeden önce başını hafifçe eğiyor, teslimiyet değil, tanıma.

—Yarın —diyor, güneşe çıkıyor, tarlaya dönüyor.

Her kazma darbesi farklı geliyor, belki de yıllardır ilk kez gelecek kelimesi acımasız bir şaka gibi değil.

Isabela yalnız kalıyor, elini karnına koyuyor, kısa bir dua mırıldanıyor; kendisi için değil, istediği çocuk için, kaderini bağlamak üzere olduğu adam için ve henüz görünmeyen, Mateo’nun yaralarında gizlenen, derinin altında atan ve ortaya çıktığında herkesin yolunu değiştirecek o karanlık gerçeği için.

Kuyu yeniden gıcırdıyor, akşam serinliyor. Dünya bir an için mümkün görünüyor.

Ertesi sabah bakır renginde bir gökyüzüyle başlar. Sıcaklık dayanılmaz olacak gibi. Horozların ötüşü, odun arabalarının gıcırtısıyla karışır. Vega Çiftliği, yorgun hayvanların solukları ve sert başçavuş emirleriyle uyanır. Ama Isabela’nın içinde uyanan şey rutin değil, göğsünde düğüm olmuş bir histir.

Geceyi uykusuz geçirdi, geniş ama boş odasında bir o yana bir bu yana yürüdü. Aynada artık genç olmayan ama yenilmemiş bir kadın görür. Derin göz altı halkaları, kurumuş dudaklar, hayatla işlenmiş bir ten. Karnını bir yara gibi okşar. Hiç vaftiz törenlerinde söylenmemiş isimleri, hiç doğmamış çocukların adlarını fısıldar. O yokluk en büyük sessizliğidir.

Isabela bir çocuk istemişti, kapris için değil, çünkü başka her şey elinden alınmıştı. Onu isteyen erkekler onu kullanmış, kırık vaatlerle bırakıp gitmişti. Gençliği şuruplar, dualar ve hasta ebeveynlerinin başında geçen nöbetlerle tükenmişti. Nihayet yalnız kaldığında ise artık çok geçti. Ya da öyle sanıyordu, ta ki dün geceye kadar. Şimdi Mateo ile yaptığı anlaşma içini yakıyor. Bir sınırı aştı ya da nihayet kurtuluşunun kapısını açtı.

Mateo ise uyumamıştı. Diğer kölelerin yorgun horultularıyla dolu tahta barakaya dönmüştü. Hava ter, nemli odun ve eski deri kokuyordu. Sert bir karyolaya uzandı, tavandaki delikten ay ışığı süzülüyordu. Zihninde tek bir kelime yankılanıyordu: özgürlük. Gerçekleşmeyeceğine inandığı bir hayali arzulamak zehir gibiydi. Ama şimdi ellerinde bir fırsat var, acı ve aşağılanma dolu bir fırsat. Evet, ama yine de fırsat. İçindeki mücadele acımasızdı. Bir bedene, bir tohuma indirgenmek, hayvan yerine konmak ve aynı anda zincirlerden kurtulma, kendi adına sahip olma ihtimali.

Mısır öğütürken şarkı söyleyen annesini, uzak topraklarda özgür olan erkeklerden bahseden babasını düşünür. Bir gün kendi çocuklarının kırbaçsız bir gökyüzünde koştuğu bir gelecek hayal eder.

Gün ilerler, güneş yükselir, başçavuşlar gözetler. Isabela çiftlikte yavaş adımlarla dolaşır, hizmetçilere selam verir, hesapları gözden geçirir, boş ahırları izler. Her şey yıkık bir tiyatro gibidir. Erkek kardeşi don Esteban hâlâ şehirdeki yolculuğundan dönmemiştir ve bu yokluk Isabela’ya korkmadan nefes alma cesareti verir, ama yakında hesap soracağını bilir.

Galeride durur, Mateo’yu çalışırken izler. Sırtından ter akar, kasları gerginleşir. Her kazma darbesi bir davul gibi yankılanır. Zaman durmuş gibi hareketsiz kalır. Utanç ve hayranlık karışımı hisseder. Yaptığı tekliften utanır, ama o adamın, görünmez zincirlere rağmen, dimdik duruşuna hayran olur; bugüne dek onu isteyen beylerde hiç görmediği bir onur.

Dinlenme saatinde onu çağırır. Mateo terini koluyla siler ve yaklaşır. Sessizce bakışırlar, sorulmaya cesaret edilemeyen sorularla dolu bir sessizlik.

—Düşündün mü? —diye sorar nihayet, alçak sesle.

Mateo çenesini sıkar.

—Düşündüm, hanımefendi, bütün gece.

Rüzgar gömleğini hafifçe hareket ettirir. Mateo’nun gözleri Isabela’nın gözlerine kilitlenir. Meydan okuma yok, ama kararlılık var.

—Teklifi kabul ediyorum —sesi derin, tereddütsüz—, ama bir şartla. O çocuk utanç verici bir sır olmayacak. O kadar benim olacak ki, sizin de olacak. Sadece kanınızın gölgesi olmayacağım.

Isabela dizlerinin titrediğini hisseder. Bu kadar net bir cevap beklemiyordu. Yalvarmaya, boyun eğen bir evete ya da kibirli bir hayıra hazırlanmıştı. Ama Mateo masaya yeni bir şey koyuyor: onur. Para istemiyor, toprak istemiyor. O çocuğun anısında bir yer istiyor.

Yavaşça başını sallar, dudakları titrer.

—Söz veriyorum —diye fısıldar—. O utanç çocuğu olmayacak, umut çocuğu olacak.

İkisi de sessiz kalır. Dışarıda tarla sıcakta çatırdar. Bir karga alçaktan uçar, uğursuz gibi. Ama içlerinde farklı bir şey filizlenmeye başlar. Henüz aşk değil, henüz şefkat değil, ama beklenmedik bir saygı.

Isabela döner, galeriye doğru yürür. Mateo tarlaya geri döner, ama havada basit kelimelerle mühürlenen, kader kadar güçlü bir anlaşma asılı kalır.
O gün hacienda’da işler olağan gibi devam eder. Isabela, galeriye geri döndükten sonra kendini bir süre yalnız bırakır. Düşüncelerinin ağırlığı omuzlarında, elleri titrer. Kütüphaneye gider, eski kitapların tozunu siler, ama hiçbir satır ona huzur vermez. Her kelime, kendi hikayesinin eksik bir parçası gibi gelir.

Mateo, tarlada çalışmaya devam eder. Her hareketinde yeni bir amaç, yeni bir güç vardır. Diğer köleler onun sessizliğini fark ederler. Fısıldaşmalar başlar. “Hanımefendiyle ne konuştu?” “Ona ne teklif edildi?” Ama Mateo cevap vermez. İçindeki umut, korku ve gurur arasında bir savaş sürer.

Öğle vakti, hacienda’nın mutfağından taze ekmek kokusu yayılır. Isabela, aşçı kadına yardım etmeye çalışır ama elleri beceriksizdir. Gençliğinde mutfakta geçirdiği zamanları hatırlar; annesinin ona öğrettiği tarifleri, babasının masadaki kahkahalarını. O günler bir rüya gibi uzaktır artık.

Akşamüstü, hacienda’ya bir haberci gelir. Don Esteban’ın dönüşü ertelenmiştir; şehirdeki işlerinde gecikme olmuştur. Isabela, bir an için rahatlar. Kardeşinin yokluğunda kararlarını sorgulayan kimse yoktur. Bu kısa özgürlük ona cesaret verir.

Güneş batarken, Mateo barakaya döner. Diğer köleler günün yorgunluğuyla sessizce dinlenirler. Mateo ise, o gece Isabela’nın odasına çağrılacağını bilir. Kalbi hızlı çarpar; korku ve umut bir aradadır. Odaya gittiğinde, Isabela pencere kenarında bekler. Dışarıda cırcır böcekleri şarkı söyler.

—Hazır mısın? —diye sorar Isabela, sesi titrek ama kararlı.

Mateo başını sallar, gözlerinde ateş yanar.

—Hazırım.

O gece, hacienda’daki duvarlar eski sırları, yeni umutları ve iki insanın kaderini sessizce saklar. Ay ışığı odanın köşelerine düşer, geçmişin gölgelerini ve geleceğin belirsizliğini aydınlatır.

İkisinin de hayatı, o andan itibaren geri dönülmez biçimde değişecektir.

O gece, Mateo ve Isabela arasında sessiz bir anlaşma doğar. Geçmişin zincirleriyle bağlı iki insan, özgürlük hayalini ilk kez bu kadar yakın hisseder. Isabela, Mateo’ya hacienda’dan kaçmayı teklif eder. Planları cesur ve tehlikelidir; ama başka bir yol yoktur.

Ertesi gün, Mateo ve Isabela gizlice hazırlık yapar. Isabela, eski bir haritada kaçış rotasını belirler; Mateo ise diğer kölelerle fısıltı halinde konuşur, kimlerin güvenebileceğini tartar. Her saat, her dakika, yakalanma korkusuyla geçer.

Sonunda, bir gece yarısı, hacienda’nın arka kapısından sessizce ayrılırlar. Ay ışığı altında, tarlaların arasından geçerler. Isabela’nın kalbi hızlı çarpar; Mateo’nun adımları kararlı ve sessizdir. Arkalarında bıraktıkları hayat, artık sadece bir anı olacaktır.

Kaçışları kolay olmaz. Birkaç kez neredeyse yakalanacak gibi olurlar, ama cesaretleri onları ileriye taşır. Günlerce yürürler, açlık ve yorgunlukla mücadele ederler. Sonunda, sınırı geçip özgür bir kasabaya ulaşırlar.

Yeni bir hayat başlar. Mateo, özgür bir adam olarak çalışmaya başlar; Isabela ise kendi kimliğini yeniden keşfeder. Geçmişin acıları, geleceğin umutlarıyla yer değiştirir. Aralarındaki bağ, artık korkudan değil, sevgi ve ortak mücadeleden doğmuştur.

Yıllar sonra, hacienda de la Vega sadece bir anı olarak kalır. Mateo ve Isabela, birlikte kurdukları hayatlarında, özgürlüğün ve sevginin değerini hiç unutmazlar.

Ve böylece, iki farklı dünyadan gelen iki insan, kaderlerini kendi elleriyle yazmış olur.