Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı

Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan muhteşem zaferleri yazmayı sever. Kaleleri döven topların gücünü, surların fethini anlatır. Ama Osmanlı’nın kaderi sadece o tozlu karalarda değil, uçsuz bucaksız, mavinin binbir tonunu barındıran o engin denizlerde de çizildi. İmparatorluğun kalbi sadece İstanbul’da değil, okyanusların tuzlu sularında da çarpıyordu.

Onlar, bu sınırsız maviliğin, ölümle yaşam arasındaki o ince çizgideki gözü pek bekçileriydi. Onlar, Avrupalıların titreyerek andığı Barbaros’un askerleri idi. Onlar, Leventler idi.

Bir Levent, sıradan bir asker değildi. Zırh giymezdi. Çünkü denizde zırh, sizi koruyan bir kalkan değil, dibe çeken, soğuk bir tabuttu. Okyanus, bu gerçeği onlara acımasızca öğretmişti.

Ayakkabı giymezlerdi. Çünkü kanla, suyla, yağla ıslanmış kaygan bir güvertede hayatta kalmanın tek yolu, tahtayı tırnaklarınla, çıplak ayak tabanınla hissetmekti. Dengelerini kurmanın, her sallanışa cevap vermenin sırrı, karayla bağlarını tamamen koparmaktı.

Leventler, sadece düşmanla değil; dalgayla, öfkeyle esen rüzgârla ve sürekli sallanan o güverteyle de savaşmak zorundaydı. Peki, Anadolu’nun en ücra köylerinden, bozkırlarından çıkan bu gençler nasıl oldu da Akdeniz’in en korkulan savaş makinelerine, en seçkin piyadelerine dönüştü? Bu sorunun cevabı, onların acımasız eğitimlerinde, katı disiplinlerinde ve taşıdıkları yataganın sırrında gizliydi.


Yıl 1535. Preveze açıklarındayız. İspanyol ve Venedik donanmalarından oluşan devasa bir Haçlı filosu, Osmanlı kadırgalarına doğru ağır adımlarla yaklaşıyordu. Zırhları ışıldayan, kendilerinden emin şövalyeler, gemilerin güvertesinde durmuş, zaferden emindi.

Ancak karşılarında gördükleri manzara, en tecrübeli Avrupalı kaptanları bile şaşkınlığa sevk etti.

Osmanlı gemilerinin güverteleri, neredeyse yarı çıplak, göğüsleri açıkta, yalınayak adamlarla doluydu. Silahlarını sallayarak, korkusuzca bağırarak Haçlı donanmasına meydan okuyorlardı. Sanki ölüm, onlar için bir son değil de, bir başlangıçtı.

İspanyol amiral, hayretle sordu: “Bunlar kim?”

Tecrübeli Venedikli bir kaptan, sesinde gizleyemediği bir ürpertiyle cevap verdi: “Levend-i Rum. Allah korusun, bunlarla karşılaşmayalım.”

İspanyol amiral, bu manzaraya gülerek karşılık verdi: “Yarı çıplak, yalınayak adamlardan mı korkuyorsunuz?”

Venedikli kaptan, ciddiyetini koruyarak, adeta bir kehanette bulundu: “Benimle alay etmeden önce onları savaşta görün. O zaman anlarsınız.”

İşte bu sahne, Osmanlı deniz gücünün kalbiydi. O kalbin adı: Leventler.


Levent kelimesi Arapçadan gelir: Levend, yani delikanlı, genç, cesur yiğit anlamına gelirdi. Ama Osmanlı denizcilik jargonunda bu kelime, özel ve seçkin bir anlam kazanmıştı. Leventler, Osmanlı donanmasının piyade askerleri, gemilerde savaşan, düşman gemisine bordalayıp atlayan elit savaşçılardı.

Onlar, Yeniçeri Ocağı’ndan değildi. Devşirme sistemiyle alınmış gayrimüslim çocuklar da değillerdi. Tam tersine, Leventler Türk gönüllüleriydi.

Levent olmak için Müslüman ve Türk olmak şarttı. Bu, onları devşirmelerden oluşan Yeniçeri Ocağı’ndan ayıran en büyük farktı. Anadolu’nun köylerinden, kasabalarından gelen bu gençler, aileleri tarafından büyük bir gururla donanmaya gönderilirdi. Çünkü Levent olmak şeref demekti.

Levend-i Rum kavramı ise, coğrafi bir özel anlam taşırdı. Buradaki Rum kelimesi, Anadolu’yu, yani Osmanlı topraklarını ifade ederdi. Arap ve Kuzey Afrika’dan gelen denizciler de vardı, ama donanmanın asıl ve korkulan gücünü Anadolu Türkleri oluşturuyordu.


Peki, bir Anadolu genci, neden o dar köyünü bırakıp, ailesinden ayrılıp, ölümcül denizlere açılırdı? Bu kararın arkasında, dört temel neden yatıyordu:

    Şan ve Şöhret: Levent olmak, toplumda saygınlık kazanmak demekti. Seferden dönen bir Levent, köyünde bir kahraman gibi karşılanır, hikâyeleri anlatılır, adına türküler yakılırdı. Genç kızlar, cesaretlerinin ve maceralarının çekiciliği yüzünden onlara hayran olurdu.

    Ganimet ve Zenginlik: Deniz seferleri, büyük ganimetler vaat ederdi. Yağmalanan düşman gemilerinden ele geçirilen değerli eşyalar, Leventler arasında pay edilirdi. Bir seferden dönen Levent’in cebi genellikle altınla dolardı. Fakir bir köylü genci, birkaç başarılı seferin ardından toprak sahibi olabilir, ev yapabilirdi.

    Macera Tutkusu: Anadolu bozkırlarında büyüyen gençlerin dünyası dardı. Deniz ise özgürlük demekti. Yeni yerler görmek, farklı kültürlerle tanışmak, o sınırsız maviyle buluşmak… Bu karşı konulmaz çekicilik, gençleri denizlere çekerdi.

    Gaza ve Cihad Duygusu: Osmanlı, İslam’ın koruyucusu olarak görülürdü. Haçlı donanmalarına karşı savaşmak, dinî bir görev sayılırdı. Denizde şehit olmak ise, inanılan en kutsal mertebeye, cennete giden yol olarak kabul edilirdi. Bu güçlü inanç, Leventlere inanılmaz bir cesaret ve pervasızlık veriyordu.


Ancak Levent olmak, sadece istemekle olmazdı. Deniz, zayıfı ve korkağı anında dışlardı. Bu yüzden, Donanma-yı Hümayun’a katılacak adaylar, çok sıkı bir seçim sürecine tabi tutulurdu.

Adaylar, İstanbul, Gelibolu, İzmir ve Sinop gibi büyük liman şehirlerinde toplanır, yüzlerce genç arasından sadece en iyileri seçilirdi.

İlk Kriter: Fiziksel Güç ve Dayanıklılık. Zayıf, hasta veya narin gençler hemen elenirdi. Levent’in vücudu, gemideki zorlu hayata ve ağır işlere dayanıklı olmak zorundaydı. Komutanlar, kas yapısını, kolların ve bacakların gücünü titizlikle kontrol ederdi.

İkinci Kriter: Denge ve Koordinasyon. Gemide hayatta kalmanın ilk kuralı, sürekli sallanan zeminde ayakta kalabilmekti. Adaylar, dar tahtalar üzerinde yürütülür, hızlı dönüşler yapmaları ve dengeyi kaybetmeden zıplamaları istenirdi. Yalınayak olmanın sırrı da burada gizliydi. Ayakkabı, kanlı ve ıslak güvertede kaymaya neden olurdu; oysa çıplak ayak, tahtayı hissederek daha iyi tutunur, dengeyi sağlamayı kolaylaştırırdı.

Üçüncü Kriter: Korkusuzluk ve Deniz Tutmasına Direnç. Denizin sürekli dalgalanmasına, mide bulandırıcı hareketlerine dayanamayan Levent olamazdı. Komutanlar, adayları gemiye alır, bilerek dalgalı havada açığa çıkarırdı. Kusan, rengi atan, korkan… hepsi elenir, köylerine geri gönderilirdi.

Dördüncü Kriter: Karakter Analizi ve İtaat. Gemide disiplin hayati önemdeydi. Asi, kavgacı ve itaatsiz olanlar istenmezdi. Komutanlar, adayların geçmişini araştırır, köylerinden referanslar toplar, güvenilir ve sadık olanları tercih ederdi.


Gelibolu Limanı, 1540 yılı. Sabahın erken saatleriydi ama iskelede büyük bir kalabalık toplanmıştı. Ailelerin gururlu bakışları altında yüzlerce genç, kaderini bekliyordu.

Kimi Anadolu’nun bozkır köylerinden gelmiş, haftalarca yol yürümüş, belki de denizi ilk kez görüyordu. Kimiyse denizci kasabalarında büyümüş, denizi tanıyan ama savaşını bilmeyen delikanlılardı.

Seçim komitesinin başında, Kaptan-ı Derya’nın yardımcısı, yüzünde sayısız savaşın izlerini taşıyan, denizde 40 yıl geçirmiş tecrübeli bir reis vardı. Gözleri, tek bir bakışla bir gencin gücünü ve ruhunu tartabilirdi.

İlk test: Mermer Kaldırma.

İskele kenarına, farklı ağırlıklarda mermer bloklar konulmuştu. En hafifi 20, en ağırı 100 kiloydu. Herkesten, en az 50 kiloyu kaldırması ve onu belirli bir mesafeye taşıması beklenirdi. Gemide ağır top mermilerini, barut fıçılarını taşımak zorunluydu.

Bazı gençler taşı kaldırır, ancak birkaç adım sonra yorgunluktan bırakırdı. Komutanın tok sesi duyulurdu: “Yeterli değil. Bir sonraki.”

Kimi gençler ise, taşı sanki tüy gibi omuzlar, rahatça yürürdü. İşte bunlar aranan adaylardı: Güçlü, dayanıklı, çelik gibi vücutlu.

Fiziksel testin bir diğer bölümü güreşti. Dar alanda, göğüs göğüse dövüşmek deniz savaşının kaçınılmaz bir parçasıydı. Adaylar eşleştirilir, yere düşen elenirdi. Bu test, sadece gücü değil, cesareti ve atikliği de ölçerdi. Tereddüt eden, saldırmaktan çekinen, ne kadar güçlü olursa olsun elenirdi; çünkü denizde tereddüt ölüm demekti.


Fiziksel gücü geçenler, denge testine geçerdi ki, asıl zorluk burada başlardı.

Komutanlar, iki iskele direği arasına 30 cm genişliğinde, 10 metre uzunluğunda kalın bir tahta asmıştı. Tahta, denizin üzerinde sallanıyordu. Adaylar, bu tahta üzerinde yürümeliydi. Üstelik eğitmenler, tahtayı hafifçe sallayarak dalgaları simüle ediyordu.

İlk adımda birçok aday paniklerdi. Yükseklik korkusu, düşme korkusu, su korkusu… hepsi bir araya geliyordu. Ayaklar titrer, eller terlerdi. Kimi, ilk adımda dengeyi kaybedip soğuk sulara düşerdi.

Komutan acımasızdı: “Çık sudan, git köyüne. Deniz sana göre değil.”

Ancak bazıları, yavaş, kararlı adımlarla ilerlerdi. Gözlerini tahtanın ucuna sabitlemiş, nefeslerini kontrol ediyorlardı. Adım adım, metre metre… Sonunda karşıya ulaşırlardı.

Ama test bitmemişti. Geri dönmeleri gerekiyordu. Bu sefer eğitmenler, tahtayı daha şiddetli, gerçek dalga gibi sallıyordu. Gitmeyi başaranlar bile dönüşte zorlanır, dengeyi kaybederdi. Komutanlar, notlarını alırdı: “İyi başladı, ama bitirme dayanıklılığı yok.”

En zorlu denge testi, yükseklik ve denge kombinasyonuydu. İskeledeki 5 metrelik direğe tırmanmaları istenirdi. Ancak direk, kaygan zeytinyağıyla yağlanmıştı. Adaylar sadece elleriyle tırmanmalıydı. Sırık sallanıyor, rüzgâr esiyordu. Bu test, adayın korku eşiğini ölçerdi.

Bazıları yarıda bırakır, pes ederdi. Ama kimileri, dişlerini sıkarak, kaslarını zorlayarak santim santim tırmanırdı. Direğin tepesine ulaştığında attığı zafer çığlığı, aşağıdaki kalabalık tarafından coşkuyla alkışlanırdı. İşte bunlar, gerçek Levent adaylarıydı.


Son aşama, karakter ve cesaret testi idi. Adaylar, kasıtlı olarak dalgalı bir günde tekneyle açığa çıkarılırdı. Deniz tutanlar elenir, geri kalanlar test edilirdi.

Komutanlar emri verirdi: “Teknenin kenarına çık, dışarı bak.”

Aday, teknenin kenarında sallanan dengeyi koruyarak durmalıydı. Aşağıdaki çalkantılı denize bakmak, düşme riskine rağmen ayakta kalmak bir korku testiydi. Korkudan geri çekilenler elenirdi.

Duranlara ise son görev verilirdi: “Şimdi sudan bir şey alacaksın.” Denize atılan ipin ucunu, eğilip çekmeliydi. Denge kaybedilirse suya düşmek kesindi. Bu test, hem fiziksel dengeyi hem de korku kontrolünü ölçerdi.

Tüm testler bittikten sonra, komutanlar her adayın notlarını tartışır, son listeyi hazırlardı. Rüşvet teklif eden varlıklı aile çocukları, yeteneksizlerse elenirdi. Yırtık elbiseli, fakir ama yetenekli bir genç ise, hemen seçilirdi. Çünkü deniz parayı değil, cesareti sorardı.

50 kişilik liste iskeleye asıldığında, seçilenler sevinçle zıplar, elenenler üzüntüyle dönerdi. Seçilenler, o an gemiye götürülürdü.

Artık asıl eğitim başlıyordu. Çünkü Gelibolu’daki seçim sadece bir başlangıçtı. Gerçek zorluk, açık denizdeki o kadırganın güvertesinde onları bekliyordu.


1542 yılı, açık deniz. Yeni seçilmiş 50 Levent adayı, ilk kez gerçek bir Osmanlı kadırgasının güvertesine adım attı. Gemi limandan yeni ayrılmış, küreklerin ritmik sesi, yelkenlerin şakırtısı arasında süzülüyordu.

Ancak ilk şok, gemi hareketlendiğinde yaşandı. Gemi sağa, sola, öne doğru sallandı. Adayların çoğu dengeyi kaybedip yere kapaklandı. Bazıları hemen kusmaya başladı.

Baş eğitmen, kırık burunlu, güneşten yanmış tenli bir adamdı. Sesi, rüzgârı delecek kadar gürdü: “Ayağa kalkın! Burası annenizizin kucağı değil. Düşenin yeri yok gemide!

Adaylar zorlukla kalktı, ama gemi yine sallandı. Yine düştüler.

Eğitmen bağırdı: “Dizlerinizi bükün! Vücudunuzu esnetin! Gemiyle birlikte hareket edin. Tahtaya direnirseniz düşersiniz.”

İlk ders buydu: Denize karşı direnme, denizle birlikte hareket et. Vücutlarının geminin bir uzantısı olmasını öğrenmek zorundaydılar.

Eğitim, geminin her santimini tanımakla devam etti. Gündüzden akşama geminin her köşesinde dolaştılar. Sancak, iskele, yarım ay, küpeşte… her kelimeyi ezberlediler. Geceleri uyku yoktu, sadece bir battaniye ve sert bir güverte vardı. Çoğu, ev hasretinden sessizce ağladı.

Fakat sabah olduğunda, eğitim acımasızca devam etti: Soğuk deniz suyuyla yıkanma, hızlı kahvaltı ve direk tırmanma.

Osmanlı kadırgalarının yaklaşık 15 metrelik direklerine tırmanmak, bir maymun çevikliği isterdi. Halatlar, hayat ipleriydi. İlk günlerde çoğu aday yarı yolda kalır, elleri kanardı. Eğitmen acımazdı: “Savaşta düşman beklemez! Hızlı tırmanın!”

Bir ay sonra, aynı Leventler saniyeler içinde tepeye çıkabiliyordu. Eller nasırlaşmış, kollar çelikleşmişti.

Nişancılık eğitimi ise en teknik olandı. Sallanan gemiden, karşıdaki sallanan gemiye nişan almak, karadaki nişancılıktan tamamen farklı bir bilim gerektirirdi. Leventlere ok ve tüfek eğitimi verildi.

Eğitmen, bir sırrı öğretti: “Geminin yukarı kalktığı anda atış yap. Aşağı inerken atarsan hedefine az varır. Rüzgârı hesapla, mesafeyi gözle değil, tecrübeyle ölç.”

Bu hesaplamalar, yüzlerce denemeden sonra ancak içgüdüsel hale gelebilirdi. Oklar denize düşer, tüfekler isabet etmezdi. Ama her gün saatlerce süren pratikle, Leventler dalganın ritmini öğrenir, ne zaman nefes alıp ne zaman ateş edeceklerini hissederlerdi.

Güverte savaşı eğitimi en sert olanıydı. Dar alan, kaygan zemin, kalabalık… burada kılıç kullanmanın kuralları değişirdi.

Adaylara ahşap yataganlar verildi. Yatagan, Levent’in sembolüydü. Eğri, keskin ve kısaydı. Eğri kılıç, kesme gücünü artırır, kısa oluşu ise dar güvertede hızlı ve ölümcül vuruşlar yapmaya imkân tanırdı.

Eğitmen: “Yataganı bileğinizle kontrol edin, kol gücüyle değil. Hızlı salla, tek hamlede kes. Dar alanda büyük hareketler yapmayın.”

Eğitim, sadece kılıç sallamakla sınırlı değildi; dirsek, diz, kafa… her şey bir silahtı. Sokak dövüşü taktikleri öğretilirdi: “Düşmanı itekle, dengesini boz, sonra vur. Savaşta nezaket yok. Hayatta kalmak, vahşet gerektirir.”


1545 yılı, İstanbul Tersanesi. Yeni mezun Leventler, resmî kıyafetlerini alıyorlardı. Ancak bu, Yeniçeri töreni gibi gösterişli değildi; tam tersine, sade ve pratikti.

Levent kıyafeti, görünüşten çok işlevselliği ön planda tutardı:

Göğsü Bağrı Açık Yelek: Pamuklu veya keten kumaştan. Göğüs kısmı genişçe açıktı. Sıcak deniz ikliminde vücudu serin tutar ve hareket özgürlüğü sağlardı. Bu açık göğüs, aynı zamanda psikolojik bir etki yaratırdı: Düşman, vücudunu bile korumayan, bronzlaşmış, kaslı adamları görünce, ölümden korkmadıklarını düşünürdü.

Şalvar: Bol, rahat, dizlerin altına kadar uzanan, koyu renkli (kan lekesini belli etmesin diye) kumaş. Su çekmez, hızlı kurur ve bacak hareketlerini kısıtlamazdı.

Kuşak: Deri veya kumaştan geniş kuşaklar, bele sıkıca sarılırdı. Hem kemer, hem silah tutucu, hem de hançer ve küçük eşyalar için saklama yeriydi. Her Levent, kuşağını kendine göre özelleştirirdi.

Ve tabii ki, ayakkabı yoktu. Leventler, gemide daima yalınayak savaşırdı. Zaten eğitim bunu vücutlarına işlemişti.

Silah seçiminde ise yatagan her şey demekti. Eğri, keskin, 60-80 cm uzunluğundaki bu kılıç, dar güvertede kesme gücüyle rakipsizdi. Yanında her zaman bir hançer taşırlardı; yatagan düşerse son çare…

Leventlerin görünümü, sadece kıyafetten ibaret değildi. Sürekli güneş altında çalışmaktan bronzlaşmış tenleri, güçlü kasları ve yüzlerindeki kesik izleri onların hikayesini anlatırdı. İzler, her biri bir savaşı hatırlatan madalyalar gibiydi.

Bazı Leventlerin sol kulağına küpe takma geleneği vardı. Altın veya gümüş küpe, bir tür sigortaydı: Eğer denizde ölürsen, küpeyi bulan kişi, o parayla cenaze masraflarını karşılardı. Aynı zamanda bir şans tılsımı ve denize ait olmanın sembolüydü.

Leventler, kendilerine özgü bir onur ve görev anlayışıyla büyüdüler. Onların fedakarlığı ve disiplini, Osmanlı’nın denizlerdeki gücünün kaynağıydı. Onlar, ne bir Yeniçeri’ydi ne de bir sipahi. Onlar, denizin yeminli piyadeleriydi. Onların ruhu, imparatorluğun denizlerdeki geleceğini şekillendirdi.