Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti

Patlama…

Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra gecenin içine yayılan bir uğultu oldu.

Yunan kampı yanıyordu.

Karanlık, alev, duman… Sanki gökyüzü bile nefes alamıyordu. Çadırlar birer birer tutuşuyor, ipler kopuyor, direkler devriliyordu. Koşan ayak sesleri, birbirine çarpan metal parçaları, “Yardım edin!” diye kırılan sesler…

“Yaralılar var!”

“Su! Su getirin!”

Ama su, o an hiçbir şeye yetişemiyordu.

Bir an, bütün düzen çökmüş gibiydi.

Kaos… tam kaos.

O kargaşanın ortasında General Konstantinos yerdeydi.

Sırt üstü yatıyordu. Yaralı değildi. Ama hareket edemiyordu. Sanki bedeni değil, aklı tutulmuştu.

Gözleri açıktı.

Gökyüzüne bakıyordu ama görmüyordu.

Sadece düşünüyordu.

Tek kelime, tek soru:

Nasıl?

Yanına Binbaşı Dimitris diz çöktü. Dizleri çamura, yüzü dumana bulandı.

— Efendim…?

Sesi çatladı.

— Efendim yaralı mısınız?

Konstantinos’un dudakları kımıldadı. Kelime, sanki boğazından değil de taşın içinden çıkıyordu.

— İmkânsızdı… efendim. Bu… bu imkânsızdı.

Dimitris etrafına baktı.

Alev, duman, çığlık…

— Efendim kalkmalısınız. Burası güvenli değil.

Ama Konstantinos hareket etmedi.

Sadece tekrar etti:

— İmkânsızdı…

O an ben de orada olsaydım, belki aynı kelimeyi söylerdim. Çünkü insan bazen gözünün gördüğünü bile inkâr eder; inkâr, aklın kendini koruma biçimidir.

Ama o gecenin acı tarafı şuydu: Gözler yalan söylemüyordu.

Türkler gelmişti.

Ve kimse, “imkânsız” denen yerin içinden çıkıp geleceklerine inanmamıştı.

On iki saat önce…

Gündüzdü.

Aynı kamp, aynı insanlar, aynı yer.

Ama her şey tamamen farklıydı.

Güneş parlıyordu.

Askerler yemek yiyordu.

Çadırlar temizdi.

“Normal” bir gün gibiydi; savaşın içinde bile insan bazen normal günlere tutunur.

Komuta çadırında Konstantinos haritaya bakıyordu. Yanında üç subay: Yarbay Andreas, Binbaşı Dimitris, Yüzbaşı Nikos.

Konstantinos parmağını haritada gezdirdi.

— Pozisyonumuz mükemmel, Andreas.

Andreas başıyla onayladı.

Konstantinos’un parmağı, sanki bir duvar çiziyordu:

— Kuzeyimizde dağlar… Güneyimizde nehir… Doğuda hendekler…

Nikos devam etti:

— Batıda da bataklık.

Konstantinos başını salladı.

— Kesinlikle. Türkler buraya ulaşamaz. Coğrafya izin vermez.

Dimitris de ekledi, sanki rahatlamak ister gibi:

— Tam olarak.

Andreas gülümsedi.

— Doğa bizim en güçlü müttefikimiz.

Konstantinos geriye yaslandı. Elinde bir fincan kahve vardı.

Kahvenin sıcaklığı, insanın içini bir anlığına aldatır; sanki dünya düzenliymiş gibi.

— Kaç gündür buradayız? diye sordu.

Nikos hemen cevapladı:

— On yedi gün efendim.

— Ve tek bir Türk saldırısı?

— Hiç, efendim.

Konstantinos kahvesinden bir yudum aldı.

— Çünkü biliyorlar… burası alınamaz.

Subaylar başlarını salladı.

— Kesinlikle efendim.

O an, çadırın içindeki hava “eminlik” kokuyordu.

Fakat eminliğin gizli bir zehri vardır: İnsan, tedbiri unutur.

Altı saat önce…

Öğleden sonra güneş batmaya başlamıştı.

Keşif devriyesi döndü.

Çavuş Petros komuta çadırına koştu. Nefes nefeseydi.

— Efendim!

Konstantinos başını kaldırdı.

— Evet, Petros?

Petros bir an tereddüt etti; bazen bir asker, kumandanın huzurunda kelimeyi doğru seçmek ister.

— Türk hareketi var efendim.

Çadırın içindeki kaşlar kalktı.

— Nerede?

Petros boğazını temizledi.

— Batıda… efendim.

— Batıda mı?

Andreas kaşlarını çattı.

— Bataklıkta mı?

— Evet efendim.

Bir sessizlik oldu.

Sonra hafif, küçümseyen gülüşler…

Nikos güldü:

— Bataklıktan mı? Ciddiler mi?

Petros başını salladı.

— Görünüşe göre efendim… askerler gördü. Hareket var.

Konstantinos kalemi bıraktı.

— Kaç kişi?

Petros yüzünü buruşturdu.

— Tam bilemiyoruz efendim… ama çok görünüyor.

Andreas ayağa kalktı.

— Efendim bu mantıklı değil. Bataklık geçilemez. Topraklar yumuşak. Batarsınız.

Konstantinos, sakin bir sesle:

— Biliyorum.

Sonra omuz silkti.

— O zaman ne yapıyorlar? Muhtemelen yanılma.

Petros’a döndü:

— Emin misin? Türk askerleri gördün mü?

Petros, dürüstçe:

— Kesin değilim efendim. Uzaktaydılar ama hareket vardı.

Konstantinos derin nefes aldı.

— Bir devriye daha gönder. Kontrol etsinler. Ama endişelenmeyin beyler… bataklıktan ordu geçemez.

— Anlaşıldı efendim.

Petros çıktı.

Subaylar yerlerine oturdular.

Fakat artık aynı rahatlık yoktu.

İçlerine, adını koyamadıkları bir “gariplik” düşmüştü.

Çünkü savaşta bazen en tehlikeli şey top sesi değil; insanın içindeki o küçük “ya doğruysa?” sorusudur.

Üç saat önce…

Güneş batmıştı.

İkinci devriye döndü.

Bu sefer üç asker geldi. Hepsi çamurlu, hepsi yorgun, hepsi endişeliydi.

Komuta çadırına girdiklerinde Konstantinos ayağa fırladı.

— Ne gördünüz?

Askerlerden biri, Stavros, yutkundu.

— Efendim… Türkler bataklıktalar.

— Kaç kişi?

— Çok efendim… Yüzlerce, belki binlerce.

Andreas öne eğildi.

— Devam et.

Stavros’un sesi titredi.

— Efendim… bir şeyler taşıyorlar. Büyük şeyler. Tahta platformlar üzerinde.

Çadırın içindeki hava değişti.

Dimitris kaşlarını çattı.

— Platformlar mı?

— Evet efendim. Geniş tahtalar bataklık üzerine koyuyorlar. Üzerinde yürüyorlar.

Konstantinos dondu.

Sanki bir harita çizgisi, bir anda canlı olmuştu.

— Bekle… Ne?

— Tahta platformlar efendim… Ağırlığı dağıtıyorlar. Batmıyorlar.

Andreas yavaşça oturdu.

— Bu… bu imkânsız.

Stavros ısrar etti:

— Gördük efendim. Kendi gözlerimizle. Yavaş yavaş ama ilerliyorlar.

Konstantinos alnını ovdu. Başı ağrıyordu.

— Ne kadar yakınlar?

— Şu anda… yaklaşık üç kilometre efendim.

Nikos ayağa fırladı.

— Üç kilometre mi?

— Evet efendim. Hızları yavaş. Çok yavaş ama durmadan ilerliyorlar.

Konstantinos haritaya baktı. Parmağıyla bataklığı işaret etti.

Eğer üç kilometre…

Eğer yavaş ama durmadan…

Dimitris hesapladı.

— Altı… sekiz saat efendim.

Konstantinos saatine baktı.

20.30…

Sekiz saat sonra…

04.30…

Şafaktan önce.

Konstantinos’un dudaklarından bir fısıltı döküldü:

— Hayır…

Andreas yanına geldi.

— Efendim ne yapacağız?

Konstantinos bir süre cevap vermedi.

Savaşın o anı vardır; insanın aklı, bir yel değirmeni gibi dönmeye başlar.

Sonra nihayet konuştu:

— Batıya takviye gönderin. Şimdi… hemen.

— Kaç kişi efendim?

— İki yüz asker. Toplarla pozisyon alacaklar. Bataklığın kenarında…

Durdu.

— Türkler çıktığında ateş edecekler.

Subaylar dışarı koştu.

Konstantinos tek kaldı.

Haritaya baktı.

“İmkânsız” dediği bataklığa baktı.

Ve içinden, sessizce tekrar etti:

— Olamaz… olamaz…

Ama savaş, “olamaz” kelimesini sevmez.

Savaş, gerçeği dayatır.

Şimdi yeniden gece…

Alev, duman, kaos.

Konstantinos yerdeydi.

Dimitris yanında.

— Efendim… kalkın lütfen.

Konstantinos yavaşça döndü. Dimitris’e baktı.

Gözleri boştu.

— Yaptılar, dedi.

— Efendim?

— Yaptılar… gerçekten yaptılar.

Uzakta bir çığlık yükseldi:

— Türkler! Türkler geliyor!

Dimitris başını çevirdi.

Karanlıkta siluetler gördü.

Yürüyen siluetler…

Türk askerleri.

Yüzlercesi.

Sessizce, kararlıca.

Ve arkalarında… nasıl getirdiler, nasıl taşıdılar, nasıl geçtiler?

Cevap yoktu.

Sadece gerçek vardı:

Geldiler.

İmkânsız olanı yaptılar.

Ve şimdi Yunan kampı yanıyordu.

Dimitris Konstantinos’u kaldırdı.

— Zorla da olsa efendim… gitmeliyiz. Şimdi.

Konstantinos ayakları üzerinde sallandı. Etrafına baktı.

Çadırlar yanıyordu.

Askerler kaçışıyordu.

Türkler ilerliyordu.

Sessiz… ama ölümcül bir düzen içinde.

— Nereye? diye fısıldadı Konstantinos.

— Doğuya efendim. Hendeklere. Orası hâlâ güvenli.

Konstantinos acı acı güldü.

— Güvenli mi, Dimitris? Hiçbir yer güvenli değil. Anlamıyor musun? Hiçbir yer…

Ama Dimitris onu sürükledi.

Dumana, karanlığa, kaosa…

Bu gecenin “nasıl”ı, aslında on saat önce başlamıştı.

Öğleden sonra…

Yunan mühendis çadırında Albay Georgios haritaya bakıyordu. Yanında iki mühendis vardı.

— Bataklığın derinliği? diye sordu Georgios.

Mühendis Kostas cevap verdi:

— Değişken efendim. Bazı yerlerde otuz santim, bazı yerlerde iki metre. Taşıma kapasitesi… sıfır.

Diğeri ekledi:

— Yumuşak toprak, çamur. Ağır şey batar. Bir adam yavaşça yürürse belki geçer ama ağır yük taşırsa batar.

— Top? diye sordu Georgios.

Kostas güldü.

— Top mu efendim? İmkânsız. Bir top en az sekiz yüz kilo. Bataklık beş metrede boğar.

Georgios başını salladı.

— Demek Türkler oradan geçemez.

— Kesinlikle geçemez efendim.

Georgios haritayı katladı.

— O zaman endişe gereksiz.

Çadırdan çıktı.

Güneş parlıyordu.

Her şey normaldi.

Her şey güvendeydi.

Ama aynı anda, beş kilometre batıda, bataklığın kenarında Türk kampında başka bir harita açılmıştı.

Türk kampında Yüzbaşı Kemal, subaylarıyla toplantıdaydı.

— Kaç platform hazır? diye sordu.

Teymen Hasan cevapladı:

— Üç tane efendim. Boyutları iki metreye bir metre. Kalınlık on beş santim. Her biri yaklaşık kırk kilo.

Kemal başını salladı.

— Test ettiniz mi?

— Evet efendim. Dört adam taşıyabiliyor. Ağırlık dağılıyor, batmıyor.

— Peki top?

Hasan tereddüt etti.

— Top için altı platform gerekiyor efendim. Yan yana geniş yüzey… ağırlık dağıtıyor.

— Test edildi mi?

— Evet efendim. Bir deneme yaptık. Çalıştı.

Kemal’in bakışı sertleşti.

— Emin misin?

— Evet efendim. Ama… top platformun üzerinde otuz saniye durdu. Batmadı.

Kemal kaşlarını çattı.

— Sadece otuz saniye mi?

Hasan yutkundu.

— Evet efendim. Daha fazla kalırsa yavaşça batmaya başlıyor.

Kemal düşündü.

— Demek platformlar hareket etmeli. Durmamalı.

— Evet efendim. Sürekli hareket.

Bir başka subay, Teymen Osman, hesapları söyledi:

— Bataklığın tamamını geçmek… altmış yedi saat.

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra Kemal net konuştu:

— Bu gece başlıyoruz. Saat yirmi bir. Ay yok. Karanlık tam olacak. Yunanlılar görmeyecek.

Ve bir cümleyi daha, fısıltıyla söyledi:

— Sessizlik… tek ses, her şeyi bitirir.

Subaylar aynı ciddiyetle cevap verdi:

— Evet efendim.

Akşam…

Bataklığın kenarı karanlıktı.

Sadece yıldızlar…

Türk askerleri sıralanmıştı.

Sessizce.

Disiplinle.

Her birinin elinde bir platform.

Kemal önlerinde durdu. Çok alçak sesle konuştu:

— Askerler… bu gece tarih yazacağız.

Durdu.

— Yunanlılar “imkânsız” diyor. “Bataklık geçilemez” diyor.

Bir an nefes aldı.

— Biz göstereceğiz: Mümkün.

Bataklığa baktı.

— İlk grup… hazır mısınız?

— Hazırız efendim.

— İlerleyin.

İlk on asker platformları aldı. Bataklığa girdi.

Yavaşça platform koydu.

Üzerine bastı.

Tuttu.

İkinci platformu koydu.

Oraya geçti.

Birinciyi topladı.

Öne taşıdı.

Tekrar koydu.

Yavaş…

Çok yavaş…

Ama ilerliyorlardı.

Kemal nefesini tuttu.

Bir metre.

İki metre.

Beş metre.

On metre.

Çalışıyordu.

Hasan yanına geldi.

— Efendim… başarıyorlar.

— Evet, dedi Kemal. Ama bu sadece başlangıç. Asıl mesele üç kilometre.

Hasan, inançla:

— Başaracaklar efendim. Türk askeri her şeyi başarır.

Kemal gülümsedi.

— Umarım Hasan… umarım.

Gece yarısı bataklığın ortası…

Karanlık, soğuk, ıslak.

Platform geç… topla… taşı… koy… geç.

Tekrar.

Tekrar.

Tekrar.

Yorucuydu.

Eller titriyordu.

Bacaklar ağrıyordu.

Ama kimse durmadı.

Kimse şikâyet etmedi.

Bir asker kaydı, suya düştü. Arkadaşları hemen yakaladı, çıkardı.

Sessizce devam ettiler.

Aynı gece Yunan kampında Konstantinos, “rahat” bir uykuya dalmıştı. Çünkü ona öğretilen bilgi, haritadaki çizgi, mühendis raporu, hepsi tek ağızdan şunu söylüyordu:

İmkânsız.

Oysa beş yüz metre ötede, bataklıkta Türkler ilerliyordu.

Platform platform…

Adım adım…

Sessizce…

Kararlı bir sabırla.

Sabah 03.00…

Bataklığın son kısmı.

Son iki yüz metre.

Kemal öndeydi.

Toplar için altı platform yan yana kondu. Platformlar eğildi ama tuttu.

Kemal fısıldadı:

— Hızlı… durmayın.

Top sallandı, neredeyse düşecekti.

Askerler tuttu.

İlerlediler.

03.45…

Son platform.

Son adım.

Kemal kuru toprağa çıktı.

Geri döndü.

Baktı.

Birer birer, bütün birlik çıkıyordu.

Platformlarla…

Toplarla…

Başardılar.

İmkânsız olanı başardılar.

Hasan yanına geldi:

— Efendim… yaptık.

Kemal başını salladı.

— Evet Hasan… yaptık.

Öne baktı.

Beş yüz metre uzakta Yunan kampı…

Işıklar yanıyordu.

Çadırlar görünüyordu.

Ve hiçbir şeyden haberleri yoktu.

Kemal emretti:

— Topları hazırlayın. Nişan alın. Beş dakika içinde…

Saatine baktı.

03.50.

— Ateş.

İlk top patladı.

Ve sonra patlama…

Çadırlar devrildi.

Ateş başladı.

Kaos başladı.

Bataklık gecesi, o an “kampa” taşındı.

Sabah 06.00…

Güneş doğdu.

Yunan kampı artık kamp değildi.

Harabe…

Yanmış çadırlar.

Dağılmış askerler.

Konstantinos hendekteydi.

Yaşıyordu ama içi sanki ölmüştü.

Yanında elli asker.

Dün dört yüzdü.

Bugün elli.

Dimitris yanına oturdu.

— Efendim… sabah oldu.

Konstantinos başını kaldırmadı.

— Biliyorum… Türkler geri çekildi. Gittiler.

Dimitris bekledi.

— Efendim… geri dönmeliyiz. Hasar değerlendirmesi…

Konstantinos nihayet baktı. Gözleri kızarıktı.

— Neden Dimitris? Neden geri dönelim? Kaybımızı saymak için mi?

Bir an durdu.

— Ben zaten biliyorum. Her şeyi kaybettik.

Sesindeki titrek sertlik, bir komutanın değil, bir insanın kırılışıydı.

— Gitme emri vereceğim. Rapor yazacağım… ve…

Sesi kırıldı.

— Kariyerim bitecek.

Uzun bir sessizlik.

Sonra Konstantinos yavaşça ayağa kalktı.

— Ama önce… bir şey bilmem lazım.

Dimitris’in boğazı düğümlendi.

— Nedir efendim?

Konstantinos döndü.

— Nasıl… Nasıl yaptılar?

Saatler sonra bataklığın kenarı…

Konstantinos, Dimitris ve on asker incelemeye gelmişti.

Bataklık sakin, durgun, tehlikeli duruyordu.

Dimitris fısıldadı:

— Buradan geçtiler…

Konstantinos başını salladı.

— İmkânsız…

Ama bir asker bağırdı:

— Efendim! Burada bir şey var!

Koştular.

Suda yüzen geniş bir tahta parçası…

Konstantinos eğildi, yakaladı, çıkardı.

Ağırdı.

Islaktı.

İki metre uzunluk, bir metre genişlik.

Dimitris kenarlarını inceledi.

— Bu… bir platform efendim. Düzgün kesilmiş. Birleşme yerleri var. Ve burada… halat izleri.

Konstantinos’un bakışı sertleşti.

— Platform mu?

— Evet efendim. Sanırım bunu kullandılar. Suya koydular. Üzerine bastılar. Ağırlık dağıldı.

Konstantinos tahtaya baktı, sonra bataklığa, sonra tekrar tahtaya.

— Peki top?

Dimitris düşündü.

— Birden fazla platform… yan yana… geniş yüzey.

Konstantinos hâlâ inanmamak ister gibi:

— Ama top çok ağır. Batması lazım.

Dimitris’in gözleri bir anda parladı.

— Evet efendim… eğer durursa. Ama eğer… sürekli hareket ederse…

Konstantinos dondu.

— Duraksız hareket…

— Evet efendim. Platform koy, geç, topla, öne taşı… tekrar koy.

Dimitris bataklığa bakıp hesapladı.

— Üç kilometre… altmış yedi saat efendim.

Konstantinos yutkundu.

— Geceleyin… karanlıkta… sessizce…

Başını eğdi.

— Ve biz… hiçbir şey duymadık.

O an, Konstantinos’un yüzünde bir kelime dolaştı:

Deha. Saf deha.

Ama bu hayranlık, acıyı azaltmadı.

Daha da derinleştirdi.

Çünkü deha, karşı tarafta olunca insanın gururunu değil, hatasını büyütür.

Konstantinos platformu yere bıraktı, oturdu.

Başını ellerinin arasına aldı.

Dimitris yanına çömeldi.

— Efendim… biz “imkânsız” dedik. Onlar “nasıl yaparız?” dedi.

Konstantinos başını kaldırdı.

Gözlerinde acı vardı.

— Biz coğrafyayı engel gördük. Onlar çözüm aradı… ve buldu.

Dimitris, teselli etmek ister gibi:

— Efendim bu sizin hatanız değil… kimse bunu tahmin edemezdi.

Konstantinos birden bağırdı; ama bu bağırış öfke değil, vicdanın taşmasıydı.

— Hayır! Bizim hatamız. Benim hatam!

Ayağa fırladı.

— Mühendislerim “imkânsız” dedi. Ben inandım. Sorgulamadım. Alternatif aramadım.

Yumruklarını sıktı.

— Keşif raporu geldi… güldüm. Dikkate almadım.

Sesi kırıldı.

— Ve şimdi askerlerim… kamp yandı… pozisyon kaybedildi.

Bir asker çekingen konuştu:

— Efendim… biz bilmiyorduk ki…

Konstantinos döndü.

— Bilmemiz gerekiyordu. Bizim işimiz bu: düşünmek, tahmin etmek, hazır olmak.

Derin nefes aldı.

— Ama biz yapmadık. Çünkü emindik… kendimizden fazla emindik.

Bataklık, artık “imkânsız” değildi.

Sadece zordu.

Ve o zorluğu biri kanıtlamıştı.

Üç gün sonra…

Geçici karargâh, on kilometre güneyde.

Konstantinos masadaydı. Önünde kâğıt, kalem.

Başlık atmıştı:

Resmî Rapor — 18 Kasım 1921 — Bataklık Cephesi

Yazmaya başladı.

Durdu.

Sildi.

Tekrar başladı.

Nasıl yazacaktı?

“Türkler imkânsız olanı yaptı” mı diyecekti?

“Biz aptal olduk” mu?

Dimitris içeri girdi. Kayıp raporunu bıraktı.

Konstantinos açtı.

Okudu.

Yüzü soldu.

— 347 ölü…

— Evet efendim.

— 128 yaralı…

— Evet.

— Dört top kaybedildi…

— Evet efendim.

Cephane… yarısı yanmıştı.

İletişim kesikti.

Onarım için bir hafta gerekiyordu.

Konstantinos dosyayı kapattı.

Bir gece…

Sadece bir gece…

Ve her şey gitmişti.

Konstantinos kalemi aldı.

— Atina’ya rapor göndereceğim. Gerçeği yazacağım.

Dimitris’in sesi ürkekti:

— Efendim… emin misiniz?

Konstantinos keskin baktı.

— Yalan yazmayacağım. Gerçeği yazacağım. Acı da olsa.

Ve yazdı:

“Türk birlikleri tahmin edilemeyen bir rota kullanarak pozisyonumuza saldırdı. Saldırı rotası Batı Bataklığı. Askerî danışmanlarımız bu rotayı imkânsız olarak değerlendirmişti. Yanıldık.”

Durdu.

Kalemi titriyordu.

Devam etti:

“Türkler ahşap platformlar kullandı. Her platform 2’ye 1 metre. Bataklığa yerleştirildiklerinde ağırlık dağıttı. Tahminimize göre 300–400 platform kullandılar. Sürekli hareket ettirdiler. Platformu koy, geç, topla, tekrar koy… Bu şekilde 3 kilometre geçtiler. Toplarını parçalayıp hafif parçalar hâlinde taşıdılar. Karşıda tekrar birleştirdiler. 7 saat sürdü. Biz hiçbir şey duymadık.”

En zor kısmı sona sakladı.

“Bu başarısızlığın sorumlusu benim. Uyarılar aldım, dikkate almadım. Keşif raporları geldi. Önlem almadım. Coğrafyaya güvendim. İnsan zekâsını küçümsedim. Türkler bu hatayı kullandı ve kazandı.”

İmzaladı:

General Konstantinos Papadopulos

Mühürledi.

Dimitris’e uzattı:

— Gönder. Şimdi.

Dimitris çıktı.

Konstantinos pencereden dışarı baktı.

Askerler yeni kampı kuruyordu.

Ama gözlerinde bir şey eksikti:

Güven.

Moral.

Umut.

Hepsi bataklık gecesinde, alevle birlikte uçup gitmişti.

Beş gün sonra…

Atina, Savaş Bakanlığı. Büyük toplantı odası.

General Metaksas raporu okudu. Masaya bıraktı.

— Beyler… bu felaket.

Bir general sordu:

— Bataklıktan mı? Gerçekten mi?

— Rapor öyle diyor, dedi Metaksas.

Başka biri mırıldandı:

— Konstantinos uzman bir komutan. Nasıl böyle bir hata yapar?

Metaksas, raporu tekrar eline aldı.

— “İmkânsız” diye düşündü. Hepimiz düşündük.

Uzun bir sessizlik.

Sonra Metaksas ayağa kalktı.

Haritaya yürüdü.

— Belki sorun sadece Konstantinos değil. Belki bizim düşünce şeklimiz.

Parmağını haritaya vurdu.

— Biz “imkânsız” diyoruz. Türkler “nasıl yaparım?” diyor.

Döndü.

— Biz coğrafyaya güveniyoruz. Onlar yaratıcı çözüm buluyor. Bu fark… bizi kaybettiriyor.

Sessizlik derinleşti.

Metaksas raporu kaldırdı.

— Bu rapor tüm komutanlara gönderilecek. Okumalılar. Öğrenmeliler. Ve öğrenecekleri şey şu: Asla “imkânsız” deme. Özellikle düşman için.

İki hafta sonra Türk kampı…

Kemal terfi almıştı.

Şimdi Binbaşı Kemal subaylarıyla oturuyordu.

Hasan sordu:

— Efendim… doğru mu? Yunanlılar pozisyon değiştirdi.

Kemal başını salladı.

— Evet. Geri çekildiler.

Teymen Osman güldü:

— Demek korkuyorlar.

Kemal, ciddi bir bakışla:

— Yunanlılar aptal değil. Sadece hazırlıksız yakalandılar. Bir daha aynı hatayı yapmayacaklar.

Hasan başını eğdi.

— Demek bataklık taktiği bir daha işe yaramaz.

— Hayır, dedi Kemal. Bir kez işe yarar. İkinci kez beklerler.

Durdu.

— Her seferinde yeni bir şey gerekir.

Ve ekledi:

— Bu yüzden kazanıyoruz.

Aynı gün Konstantinos Atina’ya geri çağrıldı.

Soruşturma odasında üç generalin karşısındaydı. Ortada Metaksas.

— Konstantinos… raporunuzu okuduk.

— Evet efendim. Dürüst bir rapor.

Metaksas öne eğildi.

— Tekrar olsa ne yapardınız?

Konstantinos düşündü.

— Her uyarıyı ciddiye alırdım. Her raporu araştırırdım. Hiçbir rotaya “imkânsız” demezdim. Düşmanı asla küçümsemezdim.

Metaksas başını salladı.

— Ceza olarak üç ay görevden uzaklaşacaksınız.

Konstantinos başını eğdi.

— Anladım efendim.

Metaksas devam etti:

— Üç ay sonra döneceksiniz. Yeni göreviniz: taktik eğitim merkezi.

Konstantinos’un gözleri büyüdü.

— Efendim?

— Hatalarınızdan öğrendiniz, dedi Metaksas. Şimdi başkalarına öğretin. Aynı hatayı yapmasınlar.

Konstantinos yutkundu.

— Anlatacağım efendim. Herkes bilmeli. Bir daha kimse yapmamalı.

O gece Konstantinos otel odasında yalnızdı.

Pencereden Atina’nın ışıklarına baktı.

Şehir normaldi.

Ama o artık normal değildi.

Bataklık gecesi onu değiştirmişti.

Bir komutan olarak, bir insan olarak “imkânsız” kelimesini artık ağzına alamıyordu.

Çünkü görmüştü:

Hiçbir şey imkânsız değil.

Sadece hayal gücü, cesaret ve bazen… tahta platformlar gerekir.

Altı ay sonra…

Atina Taktik Eğitim Merkezi.

Sınıfta otuz genç subay.

Konstantinos öndeydi. Tahtada bir harita: bataklık haritası.

— Beyler, dedi. Bugün size bir hikâye anlatacağım. Kendi hikâyem.

Haritaya döndü.

— 18 Kasım 1921. Ben bu pozisyondaydım. Kuzey dağlar… güney nehir… doğu hendekler… batı…

Durdu.

— Batı: bataklık.

Sınıfa döndü.

— Mükemmel pozisyon. Savunması kolay, saldırısı zor.

Bir subay sordu:

— Peki ne oldu efendim?

Konstantinos’un bakışı uzadı.

— Bir kelime oldu.

— Kelime mi?

— Evet. Tek bir kelime.

Tahtaya büyük harflerle yazdı:

İMKÂNSIZ

— Bu kelime, dedi, 347 askerimin hayatına mal oldu.

Sınıfın içinde ağır bir sessizlik çöktü.

Konstantinos, platformları anlattı.

Sürekli hareketi…

Topların parçalanmasını…

Yedi saati…

Tam sessizliği…

Ve saldırıyı…

Subaylar not aldı.

Birisi sordu:

— Efendim… siz tahmin edemediniz mi?

Konstantinos durdu.

— Hayır, dedi. Çünkü “imkânsız” dedim.

Tahtayı sildi.

— Ders nedir?

Bir subay:

— Asla imkânsız demeyeceğiz.

Konstantinos başını salladı.

— Daha derin.

Başka bir subay:

— Düşmanı küçümsemeyeceğiz.

— Yaklaştınız, dedi Konstantinos. Ama yeterli değil.

Sınıfa baktı.

— Ders şu: Düşman sizin bildiğiniz kurallarla oynamak zorunda değil. O yeni kurallar yaratabilir. Siz hazır değilseniz… kaybedersiniz.

Ders bittikten sonra bir genç subay yaklaştı:

— Efendim… o gece siz ne hissettiniz?

Konstantinos’un gözleri uzaklara kaydı.

Uzun bir sessizlik.

— Hiçlik… dedi. Tam hiçlik. Eğitimim, deneyimim… o gece işe yaramadı.

Durdu.

— En kötüsü… askerlerimin gözleri bana bakıyordu. “Nasıl oldu?” diye soruyorlardı. Ben cevap veremiyordum.

Subay başını eğdi.

— Anlıyorum efendim.

Konstantinos omzuna dokundu.

— Umarım. Çünkü bir gün sen de komutan olacaksın. O gün bu dersi hatırla.

Aynı yıllarda uzakta, Ankara’da…

Binbaşı Kemal artık Yarbay Kemal olmuştu.

Askerî akademide konuşuyordu.

— Bataklık operasyonu… 1921’in en kritik operasyonlarından biriydi.

Öğrenciler dinliyordu.

Kemal devam etti:

— En zor kısım platformlar değildi.

Bir öğrenci sordu:

— Neydi efendim?

Kemal cevap verdi:

— Sessizlik. Yedi saat karanlıkta… bir ses çıkarırsan ölürsün. Askerlerim hiç ses çıkarmadı.

Durdu.

— Çünkü Türk askeri disiplinlidir. Ve çünkü imkânsız diye bir şey yok. Sadece zor var.

Yıllar geçti.

On yıl sonra Konstantinos emekli oldu.

Atina’da küçük bir evde yaşadı.

Bir gün eski arkadaşı Georgios geldi.

Çay içtiler.

Georgios sordu:

— Bataklık hikâyeni herkes biliyor değil mi?

Konstantinos başını salladı.

— Evet… hepsine anlattım.

— Zor olmalı.

Konstantinos çayını yudumladı.

— İlk zamanlar zordu. Sonra alıştım. Çünkü gerekliydi.

Georgios merakla:

— O geceyi düşünüyor musun?

Konstantinos pencereden dışarı baktı.

Uzun bir sessizlik.

— Her gün, dedi. Her gün düşünüyorum. 347 asker… yüzleri, isimleri, aileleri…

Sesi kısıldı.

— Eğer dinleseydim… belki yaşarlardı.

Sonra, en çok düşündüğü şeyi söyledi:

— O kelime… imkânsız. Ne kadar kolay söylüyoruz. Ne kadar hızlı inanıyoruz. Ve ne kadar pahalıya mal oluyor.

Konstantinos yetmiş iki yaşında hastanedeydi.

Eski öğrencisi Andreas geldi.

— General… hocam… sizi görmek istedim.

Konstantinos zayıf bir gülümseme gösterdi.

— Hoş geldin.

Andreas anlatmaya başladı:

— Geçen hafta sınırda bir durum oldu. Danışmanlarım “imkânsız” dedi. O rotadan gelemezler, dediler.

Konstantinos dikkatle dinledi.

Andreas gülümsedi.

— Ben “kontrol edin, hazırlık yapın” dedim. Çünkü bataklık dersini hatırladım. Geldiler… ama biz hazırdık. Kaybetmedik.

Konstantinos’un gözleri doldu.

Elini uzattı.

Andreas tuttu.

— Teşekkür ederim hocam. O ders… hayatımı kurtardı.

Konstantinos başını salladı.

— 347 asker öldü… ama dersleri yaşıyor. Seninle, başkalarıyla… Belki… belki bu yeterli.

Konstantinos 1952’de öldü.

Cenazesinde iki yüzden fazla kişi vardı.

Eski öğrencileri…

Komutanlar…

Askerler…

Konuşmalar yapıldı:

“Dürüst bir generaldi. Hatalarından öğrendi. Başkalarına öğretti.”

Ama kimse tam olarak anlatamadı.

O sabah bataklığın kenarında platformu elinde tutarken, “Nasıl?” diye fısıldadığı o anı…

Bunu yalnız Dimitris biliyordu.

Ve Dimitris hiç konuşmadı.

Çünkü bazı şeyler kelimelere sığmaz.

Sadece insanın içinde kalır.

Bugün o bataklık hâlâ orada.

Sakin.

Durgun.

Bazen yerel rehberler turistleri götürür:

“Buradan Türkler geçti platformlarla.”

“Gerçek mi?”

“Evet. Yedi saat. Yunanlılar hiç duymadı.”

“İnanılmaz…”

Evet.

Oldu.

Tarih kaydetti.

Ama kaydetmediği şeyler de var:

Konstantinos’un her sabah uyanınca hatırladığı ağırlık…

Her derste sesinin titrediği yer…

Her genç komutana bakarken içinden geçen dua:

“Lütfen aynı hatayı yapma.”

Belki de o bataklığın üzerinde esen rüzgâr hâlâ fısıldıyordur:

“İmkânsız demeyin… asla.”