Bayraksız Kılınan Namazın Sırrı: Bir Kalenin Burcunda İndirilen Sancak, Bir Milletin Namusu Olunca…
18 Ekim 1918: Sessizliğin Ardındaki Çöküş
Cihan Harbi’nin gürültüsü, Filistin ve Suriye cephelerinde üst üste gelen bozgunlarla acı bir fısıltıya dönmüştü. Osmanlı Devleti, Çanakkale’de geçilmezliğini kanıtlamış, Kafkasya’da Nuri Paşa komutasındaki İslam Ordusu’nun Bakü’ye, Ali İhsan Sabis’in birliklerinin Tebriz’e kadar ilerlemesiyle doğu cephesinde bir diriliş göstermişti. Ancak bu şanlı direniş, güneydeki kayıpların ve müttefik Almanya’nın savaştan çekilmesinin gölgesinde kalmaya mahkûmdu.
O kutlu Kut’ül Amare zaferinde esir alınan İngiliz General Townshend’ın, şimdi 18 Ekim 1918’de gizlice Midilli’ye gönderilmesi, yaklaşan acı sonun sessiz habercisiydi.
Çok geçmeden, Bahriye Nâzırı Rauf Orbay, Ege’nin serin sularında demirleyen Limni Adası’na hareket etti. 30 Ekim günü, Mondros Mütarekesi imzalandı. Bu sadece bir ateşkes değil, bir asırlık imparatorluğun can damarına saplanan zehirli bir hançerdi.
Mütareke, ülkenin en stratejik noktalarının işgalini, ordunun terhisini, silah ve cephanenin teslimini emrediyordu. Ama bütün maddeler arasında en tehlikelisi, en sinsi olanı, 7. maddeydi. Bu madde, İtilaf Devletleri’nin kendi güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum ortaya çıkarsa, istedikleri stratejik bölgeyi işgal edebilecekleri hükmünü içeriyordu.
İşte bu madde, Anadolu’nun güneyindeki vilayetler için yaklaşan felaketin ve zilletin habercisiydi.
22 Şubat 1919: Maraş’ta İlk Kara Ayak İzi
Mondros’un imzalanmasının ardından, Osmanlı topraklarının İtilaf Devletlerince nasıl paylaşılacağını gösteren gizli Sykes-Picot Anlaşması’nın deşifre olmasıyla, güneyin kaderi mühürlendi. Irak İngiliz, Musul’un da içinde bulunduğu Suriye bölgesi ise Fransız güdümüne bırakılacaktı.
Güney cephesinde İngiliz işgali, Kilis ve Antep’le başlamıştı. Maraş’ta ise tedirginlik bir sis gibi çökmüştü. İngilizler, 1919 Şubat ortalarında Maraş’a doğru ilerlemeden önce, bölgedeki askeri birliklerin ve silahların Ceyhan Nehri’nin batısına çekilmesini talep etti. Güvenlik için deniyordu, ama herkes bunun, Maraş’ı savunmasız bırakmak için atılan ilk adım olduğunu biliyordu.
Halk, İngilizlerin ilerleyişine engel olmak için Aksu Köprüsü’nü tahrip etmeye çalıştı. Ancak nafileydi. İngiliz Süvari Alayı, 22 Şubat 1919’da Maraş’a girdi.
Maraş, stratejik olarak önemliydi. Ancak İngiliz işgalinin arkasındaki en büyük etken, bölgede önemli bir nüfusa sahip olan Ermenilerin kendilerine vaat edilen “Büyük Ermenistan” hayaliyle işgal ordularını coşkuyla karşılamasıydı.
İtilaf kuvvetlerinin kurmak istediği Ermenistan projesi, yüzlerce yıl Türk idaresinde barış içinde yaşamış olan bu topraklara ait kadim halkları birbirine düşürme gayesinden başka bir şey değildi.
İngiliz ordusu karargâhını, Amerikan Koleji olarak kullanılan binada kurdu. Maraş Mutasarrıfı Ata Bey, İngiliz yetkililerle görüştüğünde, işgal gerekçesinin haksızlığını soylu bir dille dile getirdi: “Burada asayişi bozacak vaka-i âdiye bile olmaz. İşgal için bir sebep göremiyorum. Ancak misafir olarak geldiyseniz, başımızın üstünde yeriniz var.”
O güne dek sakin olan Maraş’ta, işgalle birlikte huzursuzluk başladı. Ermeni grupların, Müslüman ahaliyi hedef alan taşkınlıkları günden güne artıyordu. Amaç, Mondros’un 7. maddesinde yer alan asayişsizlik ortamını oluşturarak, işgal güçlerinin kalıcılığını sağlamaktı.
Şeyh Ali Sezai Efendi’nin Veciz Savunması
Ermenilerin şikâyetlerinin artması üzerine, İngiliz işgal güçlerinin komutanı Max Adrio, Ermeni ve Türk toplumunun ileri gelenlerini karargâhında topladı.
Şikâyetlerin dile getirilmesinin ardından söz alan Şeyh Ali Sezai Efendi, engin bilgeliği ve Osmanlı terbiyesiyle o iddiaların yalan olduğunu ispatladı.
“Efendim,” dedi, sesi titremez, vakar doluydu. “Siz diyorsunuz ki, Müslümanlar Ermenilerin mallarını zorla ellerinden aldı. Bunlar doğru değildir. Bakın Maraş’a… En güzel bağlar, en güzel konaklar, en güzel araziler Ermenilerin elindedir. Bu nasıl zorla mal almaktır?”
Şeyh Efendi’nin bu kuvvetli savunması, iddiaları çürüttü. Ermeniler, İngilizlerden bekledikleri sınırsız desteği bulamamıştı. Üstelik resmi binalarda hâlen şanlı Türk bayrağı dalgalanıyordu.
İngiliz işgal kuvvetlerinin siyasi komiseri, Mısırlı Yüzbaşı Hasan Rufai de, asılsız şikâyetlerde bulunan Ermenilere, hükümet dairelerini adres gösteriyordu: “Biz buraya sadece emniyet ve asayişi temin için geldik. Müracaat merciiniz hükümet daireleridir. Şikâyetlerinizi bu dairelere bildiriniz.”
Dahası, kentteki İngiliz birliklerinin büyük ölçüde Hintli ve Afrikalı Müslümanlardan oluşması, işgalin nefret olayına dönüşmesini engelliyordu. İngilizler, daha tecrübeli ve ihtiyatlıydılar. Yaklaşık 8,5 ay süren bu İngiliz işgali döneminde, şükür ki büyük bir hadise yaşanmadı. Ancak bir acı gerçek vardı: Türklerin koruması altındaki silah deposu İngilizlerin eline geçmiş ve silahlar kullanılamaz hâle getirilmişti. Maraş savunmasız kalmıştı.
29 Ekim 1919: İşgalci Değişimi ve Protesto
Ancak huzurlu günler geride kalmak üzereydi. İngiltere ve Fransa arasındaki emperyalist rekabet ve pazarlıklar, Maraş’ı daha zor günlerin beklediğini gösteriyordu.
Uzun yıllardır bölgedeki petrol kaynaklarının peşinde olan İngilizler, Fransızlara avantaj sağlayacak Sykes-Picot Anlaşması’na sadık kalma niyetinde değildi. 15 Eylül 1919’da imzalanan Suriye İtilafnâmesi ile taraflar yeni bir işgal planı üzerinde uzlaştı. Anlaşmaya göre İngilizler, Antep, Maraş ve Urfa’yı Fransızlara devredecek; buna karşılık Fransa da Musul üzerindeki haklarından vazgeçecekti. Bölgenin halkı hiçe sayılarak, petrol ve pamuk üzerinden bir pazar kuruluyordu.
Bu anlaşmanın duyurulmasından sonra Maraş’ta olası bir Fransız işgaline karşı protesto gösterileri düzenlendi. Halk, Fransızların daha önce işgal ettikleri Çukurova’da uyguladığı baskıları biliyordu.
Takvim yaprakları 29 Ekim 1919’u gösterdiğinde, Fransız öncü kuvvetleri Yüzbaşı Joli komutasında Maraş’a geldi. Ertesi gün, Deffenzen komutasındaki 1000 Fransız ve 500 Cezayirli asker kente giriş yaptı. Daha da kötüsü, yüzlerce Ermeni milis, Fransız üniforması giyerek işgale katılmıştı. Bunlar, Cihan Harbi’nde İtilaf kuvvetleri yanında savaşması için eğitilmiş ve Maraş’a bir kurtarıcı edasıyla dönenlerdi.
Müslüman ahali, işgali derin bir sessizlikle protesto ederken, Maraş’taki Ermeni nüfus, Fransızları sevinç gösterileriyle karşıladı. Bandolar, ikramlar… Maraş halkının kucağına bastığı bu Ermeniler, Fransız efendilerini görünce, birer eşkıya olmaya başlamışlardı.
Bu durum, Maraş’ta milli bir direnişin hızla yayılmasına neden olacak, Türk’ün namusuna uzanan el, bir milletin şahlanışını başlatacaktı.
31 Ekim 1919: Sütçü İmam ve Namus Çığlığı
Fransız işgali altındaki Maraş’ta halkı nelerin beklediği, çok geçmeden ortaya çıktı. İşgalden henüz bir gün sonra, Türkleri hedef alan taşkınlıklar artmaya başladı. Hükümet binaları önündeki Türk askerleri taciz ediliyor, posta görevlileri saldırıya uğruyordu.
Aynı gün, Maraş’taki direnişin fitilini de ateşleyecek o meşum hadise yaşandı.
Uzun Oluk Hamamı’ndan çıkıp evlerine gitmekte olan kadınları gören, Fransız üniforması giydirilmiş bir grup Ermeni milis, “Burası artık Türklerin değil, Fransız memleketinde böyle gezilmez!” diyerek kadınların peçelerini açmaya yeltendi.
Siyah çarşaflı, yüzünde duvağı olan Müslüman hanımlara yapılan bu alçakça saldırı, sadece bir taciz değil, bir namus davasıydı. Bir milletin şerefine, dinine ve asırlık değerlerine yapılan bir hakaretti.
Hamamın yanındaki Keleci’nin Kahvesi’nde bulunan Maraşlılar, taşkınlık yapan Ermenileri uyardı. Ancak dinleyen olmadı. Bunun üzerine kadınları işgalcilerin elinden almak isteyen Çakmakçı Said ve Gaffar Kabuloğlu Osman, dipçik darbeleri ve kurşunlarla yaralandı.
Tam o esnada, hemen karşıda sütçülük yapan, asıl adı İmam olan (mesleği değil, adı İmam) ve Kuvâ-yi Milliye’den olan bir yiğit, bu densizliğe daha fazla dayanamadı.
Sütçü İmam, elindeki silahını, Çakmakçı Said’i vuran askere doğru doğrulttu ve tetiği çekti. Sıkılan bu kurşun, Maraş’ta direnişin fiilen başladığı anlamına geliyordu.
O dönemde silah kullanmak, örf ve idareye aykırıydı. Fransızlar gelir gelmez sıkıyönetim ilan etmiş, kimde silah bulunursa idam edileceği maddesini koymuştu. Bu yüzden Sütçü İmam, eylemini gerçekleştirdikten sonra şehirden Dalbantoğlu Bekir’den bir at alarak Bertiz’e doğru gitti ve savaşın sonuna kadar geri dönmedi.
Ama onun vurduğu o kurşun, Fransızların Ermenileri şımartmasının ve Türkleri öldürmesinin artık karşılıksız kalmayacağının ilanıydı. Halk harekete geçmişti.
27 Kasım 1919: İndirilen Bayrak, Yükselen İrade
Sütçü İmam olayından sonra kentteki baskı iyice artmıştı. Ancak Maraş’ın kaderini belirleyecek bir başka olay, 1919 Kasım’ının sonunda yaşandı.
27 Kasım günü, Fransız işgal yönetiminin valisi Daniel André, Ermeni toplumunun ileri gelenlerinden Agop Hırlakyan’ın evinde düzenlenen baloya katılmıştı. Agop Hırlakyan, Osmanlı döneminde Maraş’ın neredeyse tüm müteahhitlik işlerini alan, toprağının üçte birine sahip olan, Marsilya’da bile fabrikası bulunan zengin ve nüfuzlu bir isimdi. Hatta daha önce 1895-1896 isyanında, İngiltere ve Fransa’dan getirdiği binlerce tüfeği teröristlerin eline veren de oydu. Ancak Osmanlı, bu adamları ‘Millete Sadıka’ diye bağrına basmıştı.
Vali Daniel André, Hırlakyan’ın torunlarından, müstakbel Ermenistan prensesi olarak adlandırılan Helena’ya dans teklif etti.
Genç kızın cevabı, bir provokasyonun başlangıcı oluyordu: “Sizinle dans edemeyeceğim için üzgünüm. Çünkü kendimi hâlen esaret ve zillet içinde yaşayan bir kadın olarak görüyorum. Kalesinde Türk bayrağı dalgalanan bir memlekette, Fransızlığın hâkim olduğunu ve bizim hürriyet içinde yaşadığımızı nasıl düşünebiliyorsunuz?”
Bu sözler, Vali André’yi hiddetlendirdi. Emir verdi: Kaledeki Türk bayrağı indirilecek ve yerine Fransız bayrağı çekilecekti.
Ertesi sabah, Maraş halkı için kara bir günün başlangıcıydı.
Maraşlılar o Cuma günü, asırlardır kalede dalgalanan şanlı Türk bayrağının yerinde olmadığını gördüler. Bu, sadece bir bayrağın indirilmesi değildi. Bu, esaretin, zilletin ilanıydı. Bir milletin namusuna el uzatıldıktan sonra, şimdi bayrağı da indirilerek varlığı inkâr ediliyordu.
28 Kasım 1919: Bayraksız Kılınmaz Namaz!
O gün, Avukat Mehmet Ali Kısakürek, kaleme sarıldı ve şehrin muhtelif yerlerine dağıtılmak üzere, “Âlem-i İslam’a Hitap” adlı bir beyanname yazdı:
“Ey Millet-i Necîbe-i Osmaniye! 1300 küsur seneden beri Hazreti Allah’ı ve Peygamber-i Zişân’ı hizmetinle razı ettiğin bir din ölüyor! Ecdadının kanı pahasına fethettiği bir kal’anın burcundaki al sancağın bugün Fransızlar tarafından indirildi. Bunu yerine koyacak İslam gayreti hiç mi yok? Sen mütevekkilen Allah’a kendi mevcudiyetini gösterecek olursan, değil bir avuç Fransız kuvveti, bütün Fransız milleti dahi seni kıramaz. Buna emin ol ve yürü!”
Beyanname, halkı galeyana getiren, imanı tutuşturan bir çağrıydı. Türk kanının ve cesaretinin düşmana karşı duracak gücü olduğunu haykırıyordu.
Maraşlılar bu çağrıya sessiz kalmadı. Halk, Cuma vakti kalenin hemen altındaki Ulu Camii’nde toplandı. Ezan okunduktan sonra cemaat arasında, “Bayraksız namaz kılınmaz!” çığlıkları yükselmeye başladı.
O esnada cami imamı Rıdvan Hoca da kürsüye çıktı ve beyannamenin haklılığını tasdik etti:
“Aziz cemaat! Kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir millet hürriyetini kaybetmiş sayılır. Hürriyet olmayan bir yerde de Cuma namazı kılmak caiz değildir!“
Bu fetva, bardağı taşıran son damlaydı. Maraşlılar, topluca kaleye hücum ettiler. Silahları yoktu belki ama yüreklerinde vatan sevgisi vardı. İndirilen şanlı al sancağı yeniden göndere çektiler ve Cuma namazını orada, yeniden dalgalanan bayrağın altında eda ettiler.
Tarihe “Bayrak Olayı” olarak geçen bu hadise, Maraş’taki işgalin sürdürülemez olduğunu ortaya koyuyordu. Bu olaydan sonra Fransız komutanın yeri değiştirildi ve Fransızlar, Maraş’ta hâkim olma ümitlerini kaybetmeye başladılar.
21 Ocak 1920: Teşkilatlanma ve Harp İlanı
Bayrak olayından bir gün sonra toplanan Maraş’ın ileri gelenleri, Sivas Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin resmen kurulmasına karar verdi. Cemiyetin başına eski polis komiseri Arslan Bey getirildi.
Maraş’taki direniş artık başıboş bir çete savaşı değil, teşkilatlı bir savunma hareketine dönüşmüştü. Maraş, 10 ayrı semte bölündü, alt birimler oluşturuldu. Cemiyetin şiarı şuydu: “Önce teşkilat, sonra neşriyat.”
Halk, bu teşkilatın içerisinde şerefli görevini alarak bir savunma harekâtına girmişti. Lideri vardı, iç düzeni vardı, silahı vardı. Hatta Kuvâ-yi Milliye tarafından Sivas’tan 1000 sandık Rus mühimmatı gönderilmişti.
Mustafa Kemal Paşa da Sivas’tan Yüzbaşı Kılıç Ali Bey ve Süvari Yüzbaşısı Yörük Selim Bey’i görevlendirdi. Kılıç Ali Bey, karargâhını Pazarcık’ta kurup Fransızların Antep’ten Maraş’a takviye ulaştırmasına engel olacak, Yörük Selim Bey ise Göksun’da teşkilatlanarak Fransızların İç Anadolu’ya ilerlemesini kesecekti.
Cemiyet üyelerinin teşkilatlanmasından sonra, 21 Ocak 1920 günü Maraş’ta sokak çatışmaları başladı. Çatışmanın fitilini ateşleyen, Fransızlar tarafından atılan kurşunla bir Türk jandarmasının yaralanması oldu.
Hemen ardından hükümet binasına ilerleyen Fransız birliklerine direnişçiler ateş açtı. Bu ateşin ardından, önceden kararlaştırılan parola gereğince her mahallede birer el silah atıldı. Artık Maraşlılar için 7’den 70’e silaha sarılma vakti gelmişti.
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Arslan Bey, tüm halkı direnmeye çağıran bildiriyi yayınladı: “Arkadaşlar, harp başlamıştır. Allah’ın inayeti, Peygamberin ruhaniyeti, din kardeşlerimizin fedakârlığıyla her şey göze alınmıştır. Vatanımız tek kişi kalana kadar düşmana teslim olunmayacaktır. Gayret bizden, yardım Allah’tan.”
22 Gün 22 Gece: Et ve Kemikten Örülen Duvar
22 gün süren bu destansı direniş sırasında, Türklerin yaşadığı mahalleler, Ahir Dağı’na konuşlanan Fransızlar tarafından topa tutuldu. Fransızların top ve tüfekleri güçlüydü. Şehir tahrip ediliyor, yanıyor, yıkılıyordu. O dönemin ahşap ve topraktan yapılı binaları, ufak bir mermide bile büyük hasar görüyordu. Şehrin aşağı yukarı üçte ikisi harabeye dönmüştü. Pek çok cami de top atışlarının hedefi oldu. Şeyh Turan Camii’nin minaresindeki top mermisi izi, o günlerin şahididir.
Ancak bu ağır bombardımana rağmen Maraşlılar yılmadı.
Direnişçilere gıda, silah ve malzeme yardımını kolaylaştırmak için evlerin avlu duvarları yıkılarak geçitler açıldı. Pek çok kişi, düşmanın konuşlandığı binaların tahrip olması için kendi evini ateşe vererek büyük yangınların çıkmasını sağladı. Bu, vatan sevgisinin, mal sevgisinin önüne geçtiği en büyük fedakârlık örneğiydi.
Sokak çatışmalarında bir destan yazılırken, Maraş’a ulaşan yollar da tutulmuştu. Fransız birliklerinin takviye alması önlenmişti. Türkoğlu ilçesinde bulunan Bababurnu mevkiinde, Muallim Hayrullah komutasındaki çeteler, etten bir duvar örerek düşmanın ilerlemesine engel oldu.
Ne var ki, çatışmada yaralanan Muallim Hayrullah, kentteki Alman Hastanesi’nde tedavi gördükten sonra, hain bir zehirle şehit edildi.
Yardım alamayan, kışın dondurucu soğuğu ve eriyen moralleriyle sarsılan Fransızlar için çekilmekten başka çare kalmamıştı. Savaşın masrafları ve maliyeti, Fransa’ya olumsuz etki ediyor, Paris’ten gelen talimatlar geri çekilmeyi zorunlu kılıyordu.
11 Şubat’ta, Fransız birlikleri, gece karanlığında sessiz sedasız kenti terk etti. Giderken, arkalarında bıraktıkları Ermenilerin istikbalini bile düşünmediler.
12 Şubat, Maraş’ın Kurtuluş Günü olarak tarihe kazındı.
Sonuç ve Miras
Maraş’ın da içinde bulunduğu Güney Cephesi’ndeki bu destansı direniş, Sakarya Meydan Muharebesi’nin hemen ardından, Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşması’yla nihai olarak son buldu. Bölgeyi anavatandan koparma girişimi, bölge halkının ortaya koyduğu iman ve irade sayesinde başarısızlığa mahkûm oldu.
Cumhuriyetin ilanının ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi, 5 Nisan 1925 günü, milli mücadeledeki fedakârlığından ötürü Maraş’ı İstiklal Madalyası’yla ödüllendirdi. 7 Şubat 1973’te ise kentin adı Kahramanmaraş olarak değiştirildi.
Kahramanmaraş’ın göğsündeki İstiklal Madalyası, bugün kente gelenleri o destansı mücadelenin, o bayraksız namazın ve Sütçü İmam’ın kurşununun bir simgesi olarak gururla karşılıyor. Bu, bir milletin namusunu ve onurunu canı pahasına koruduğu, kıyamete dek unutulmayacak bir ders ve bir mirastır.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





