
İzmir’in üzerine çöken fırtına, sadece gökyüzünü değil, Defne’nin içindeki çaresizliği de haykırıyordu. Türkiye’nin en köklü ve zengin ailelerinden birinin varisi olan Defne, lüksün ve zoraki bir nişanın getirdiği prangaları geride bırakalı çok olmamıştı. O an, iğreti pembe bir gece elbisesiyle, 30 katlı bir gökdelenin çatısındaydı. Tenine yapışan ıslak kumaş, utancının fiziksel bir yansıması gibiydi. Çıplak ayaklarının altındaki ıslak beton kaygandı, ama rüzgar bile göğsündeki boşluktan daha soğuk değildi. Aşağıda, kentin umursamaz ışıkları parlıyordu; onun çığlığını duymayan, umursamayan bir dünya.
Kendini boşluğa bırakmadan hemen önce, bir ses onu durdurdu.
“Dur.”
Bu, ne bir tehdit ne de bir yargılama, sadece yorgun bir ricaydı. Defne döndü. Karşısında, baştan aşağı ıslanmış, kucağında kırmızı bir örtüye sarılı bebek tutan bir adam duruyordu. Adam yavaşça, temkinle yaklaştı. Defne, adamın gözlerinde kendi çaresizliğinin kaba bir yansımasını gördü. O an, elinde tuttuğu kişinin, kaderinin akışını değiştirecek olan bekar baba Emir olduğunu bilmiyordu.
Emir, karısını sekiz ay önce kaybetmenin yasını taşıdığını fısıldadı. Şimdi küçük kızı Elif’i tek başına büyütmeye çalışıyordu. Defne’yi uzaklaştırmaya çalıştı, ama Emir’in sözleri, Defne’nin zırhında oluşan tüm çatlakları buldu. Adam acıma değil, ham ve dürüst bir anlayış sunuyordu. Bazı günlerin nasıl dayanılmaz olduğunu anlattı. Yeterli olmaktan nasıl korktuğunu. Ama Elif’in, yaşamak istemediği anlarda bile onu hayata bağlayan tek çapa olduğunu söyledi.
Defne, Emir’in kollarındaki bebeğin kımıldadığını gördü. Çocuğun masum bakışları, karanlığın içindeki bir şeyi kırdı. Vücudu, zihninden önce tepki verdi. Elini uzattı. Emir, onu umutsuz bir güçle kavradı ve böylece, ölüm ile sağanak yağmur arasında, Defne hayata geri çekildi. Ayakları sağlam zemine değdiğinde bacakları çöktü. Yanında Emir dimdik duruyordu. Kızı bir kolunda, Defne’nin eli diğerindeydi; sanki her ikisinin de kaybolmasından korkuyordu.
Bu, beklenmedik bir şeyin başlangıcıydı. Adam adını sorduğunda Defne yalan söyledi: “Sadece Def.” Adam ise gerçeği söyledi: “Emir.”
O gece, Bornova’nın çatısında yağan yağmur sadece kenti yıkamadı; orada, kaçış, acı ve belki de yeniden başlangıcın hikayesi başlıyordu.
Defne hala titriyordu. Emir, Elif’i daha sıkı tuttu ve ona baktı. Gözlerinde soru yoktu, sadece sessiz bir davet vardı: “Benim yanımda güvendesin.” Defne bunu kelimelerle değil, hislerle anladı. Çatıdan aşağı inerken, her basamak gerçekliğe zoraki bir dönüş gibiydi. Bileğindeki küçük parti çantası, artık bambaşka bir hayatın sembolüydü: içinde sadece kimlik, telefon ve biraz para vardı.
Emir az konuşuyordu. Tüm dikkati, ateşler içinde olan Elif’teydi. En yakın sağlık ocağı Bornova’daydı. Oraya gitmek zorundaydılar. İnerlerken, Defne daha önce küçümsediği sıradan bir hayatın katı gerçekliğini fark etti. Sağlık ocağına vardıklarında, keskin dezenfektan kokusu, parlak floresan ışıklar ve bitmek bilmeyen kuyruklar sahneyi oluşturuyordu. Resepsiyondaki görevli, soğuk bir ifadeyle altı saatlik bekleme süresini duyurdu.
Emir derin bir nefes aldı. Bu ilgisizliğe ve yorgunluğa alışkındı. Sert plastik sandalyelere oturdular. Elif kucağında kıvranıyor, ateşten kıpkırmızı olmuştu. Emir nafile bir şekilde bebeği sakinleştirmeye çalıştı. Umut aramayan bir sesle Defne’ye sordu: “Bebeklerle aran iyi mi?”
Defne bir an dondu. Daha önce hiç bebek tutmamıştı. Ama bilmediği bir içgüdüyle ellerini uzattı. Elif, Defne’nin kollarına geldi ve şaşırtıcı bir şekilde sakinleşti. Bebek göğsüne yaslandı; sıcak ve düzensiz nefesi, Defne’ye garip bir aidiyet hissi verdi. Uzun zamandır ilk kez kendini işe yarar hissetti. Bir amacı varmış gibi. Emir, sessizce onları izledi, gözlerinde yumuşak bir minnettarlık belirdi.
Üç uzun saat sonra muayene oldular. Elif’in basit bir enfeksiyon geçirdiği anlaşıldı. Emir, elindeki son banknotlarla ilacı aldı. Dışarı çıktıklarında gece çökmüştü. Defne yorgunluktan bitkindi. Emir tereddüt etti, sonra teklif etti: “Evimde bir kanepe var. İstersen bu gece orada kalabilirsin.”
Defne kabul etti. Otele gidemezdi; kredi kartı kullanırsa bulunurdu. Taksiyi beklerken, bu sade mahallede ailesinin adamlarının onu aramayacağını fark etti. Emir’in küçük dairesi beklemediği kadar temizdi, iki oda, bir mutfak ve bir banyodan ibaret dar ama sıcak bir dünya. Oturma odasındaki sade kanepeye baktı. Yirmi altı yıllık hayatında ilk kez samimi bir şey söyledi: “Mükemmel.” Gerçekten öyle düşünüyordu. Kahve kokusu havayı doldurdu. Dışarıda yağmur dinmişti. Garip bir huzur yerleşti içine. O sessizlikte, yeniden başlamak için bir alan bulmuştu.
Defne, güneş doğmadan uyandı. Kapı sessizce açıldı ve Selin içeri girdi: Emir’in ablası. Selin’in bakışları sert ve doğrudan, yalanlara yer bırakmayacak cinstendi. “Kimden kaçıyorsun?” diye sordu. Defne yarı gerçekle cevapladı: “Aileden.” Selin, söylenenden fazlasını anladı. Elif’i pratik hareketlerle kucağına aldı. Alışveriş merkezinde çalıştığını, bu yüzden gündüz Elif’e Defne’nin bakması gerektiğini söyledi. “Kreş yok, bakıcı parası yok. Ya bu, ya sokak.” Anlaşma basitti: Barınak karşılığında yardım. Defne’nin başka seçeneği yoktu.
İlk günler tam bir mücadeleydi. Bezler, durmayan ağlamalar, kötü hazırlanmış mamalar… Defne, hayatında hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. İşletme okumuştu, ama bir bebeğin altını değiştirmeyi bilmiyordu. Bir öğleden sonra, Elif nihayet uyuduğunda, Defne gözleri kıpkırmızı bir halde, etrafa saçılmış bezlerin ortasında yere çöktü.
Emir eve geldiğinde onu bu halde buldu. “Bunu tek başına nasıl yapıyorsun?” diye sordu Defne boğuk bir sesle.
Emir, basitçe cevapladı: “Çünkü başka seçeneğim yok.”
Sesinde yargı yoktu, sadece yorgun bir kabulleniş vardı. Bu sadelik, Defne’yi sarstı. Kırılgan ama samimi bir sesle güldü. “İşletme okudum,” dedi. “Ama burada hiçbir diplomanın önemi yok.”
Emir, ilk kez ona gerçekten baktı. “Burası farklı,” dedi. “Burada her şeyi yeniden öğrenmen gerekecek.”
Defne başını salladı. Hazırdı. Yaşamayı yeniden öğrenmeye hazırdı. O gece, peynir, domates ve çaydan oluşan basit bir akşam yemeği yediler. Elif aralarında tepsisinde oturuyordu. Garip ama gerçek bir aile gibiydiler.
Sonraki günler bir rutine dönüştü. Defne, sabahın erken saatlerinde Emir’le uyanıyor, sonra Selin’den gelen talimatları uyguluyordu. Elif’in bakımı, çamaşırhane makinesinin jetonla çalıştırılması… Defne, üniversitedeki gibi bir disiplinle her şeyi emiyordu. Selin, Defne’nin öğrenme hızına hayran kalsa da, nazik elleri, zarif duruşu ve konuşma tarzındaki incelik hala dikkatini çekiyordu. Bir kez daha uyardı: “Geçmişin umurumda değil, ama kardeşime zarar gelirse…”
Defne o sözü tutmaya kararlıydı.
Cuma geldiğinde, Defne bir karar verdi: Gerçekten yemek yapacaktı. Elif uyurken, Emir’in bıraktığı parayla Bornova pazarına gitti. Pazar, renkli tezgahları ve bağıran satıcılarıyla Defne’nin dünyasına yabancıydı. Sebze ve tavuk aldı, ama pazarlık etmeyi bilmiyordu. Satıcı gülümseyerek: “Turistler gibi ödüyorsun, kızım,” dedi.
Eve döndü. Emir’in telefonunda basit bir tarif aradı: Tavuk haşlama. Soğanı doğrarken gözleri yandı, elleri titredi. Ama mutfağı dolduran koku, bir yuva kokusuydu. Emir eve geldiğinde kapıda durdu. “Sen mi pişirdin?”
“Denedim,” dedi Defne gergin bir şekilde.
Emir yemeğe baktı. Bu, karısının en sevdiği yemekti. Yüzünde hatıraların acısı belirdi. Gözleri nemlendi. “İyi ki hatırlatıyorsun,” dedi. “Unutmak kötü olurdu.”
O akşam yemeğinde aralarında bir şeyler daha değişti. Pirinç ve sessizlik arasında, gerçekten yakınlaşmaya başladılar. Defne’nin içinde garip bir sıcaklık oluştu. Buraya ait olmaya başlıyordu. Emir ona minnettarlıktan öte, belki de başka bir şeyle bakıyordu. “Teşekkür ederim,” dedi yumuşakça. “Burada olduğun, Elif’e baktığın ve hatırlamamı sağladığın için.”
Defne, uzun zamandır ilk kez birine değerli hissettirmişti kendini. Gerçek anlamda değerli. O gece, kanepede uzanırken düşündü: Belki de kaderi buydu. Belki de o çatıdan düşmemek için kurtarılmıştı.
Haftalar geçti. Defne ve Emir yavaşça birbirlerine yakınlaştı. Artık sadece isimleriyle değil, ruhlarıyla da bağlılardı. Emir daha çok gülümsüyordu. Elif, Defne’yi anne figürü olarak tanıyordu. Ancak, geçmiş bedelini istiyordu.
Zengin ve sahiplenici nişanlısı Barış, Defne’nin eski banka işlemlerini takip ederek Bornova’daki adresi bulmuştu. O gece geldi. Kapıyı yumrukladı ve gücüyle açtırarak içeri daldı. Pahalı takım elbisesi, küçük dairede yabancı ve tehditkârdı. Öfkesi her şeyi kaplıyordu.
“Hemen toplanıyorsun!” diye emretti.
Defne geriledi, korkmuştu, ama bu sefer farklıydı. Kaçacak yeri yoktu. Titrek bir sesle ama kararlıca söyledi: “Hayır.”
Barış’ın yüzü kıpkırmızı oldu. “Sen benim mülküm müsün?”
“Ben kimsenin mülkü değilim!” diye cevapladı güçlü bir sesle.
Tam o sırada Emir eve geldi. Durumu anladı ve araya girdi. “Buradan çıkmanız gerekiyor.”
Barış, Emir’e yukarıdan aşağı baktı. Küçümseyerek güldü. “Sen kimsin? Fakir bir adam. Önemsiz biri.”
“Belki önemsizim,” dedi Emir sakin. “Ama bu benim evim ve o kadını korkutuyorsun.”
Barış saldırdı. Yumruklar konuştu. Komşular müdahale etti ve polis çağrıldı. Barış, ayağa kalkarken zehir saçtı: “Seni kaçırdığın için dava açacağım!”
Defne, ilk kez Barış’la yüzleşti. Dimdik durdu. “Hayır, kimse beni kaçırmadı. Kendi isteğimle geldim ve artık dönmüyorum!”
Barış, tehditlerle ayrıldı. “Bu bitmedi. Babana söyleyeceğim. Seni geri getireceğim.” Kapı sertçe çarpıldı. Defne’nin bacakları çözüldü. Emir onu tuttu. O gece, sadece şükran değil, gerçek bir bağ oluştu. Sabaha kadar konuştular. Defne, ilk kez gerçek hikayesini anlattı: zorla nişanı, kaçışı, intihar girişimini. Emir dinledi, yargılamadan anladı.
Emir, elini tuttu. “Seninle beraberim. Ne olursa olsun.” Ve o an, Defne anladı: Aşık olmuştu.
Mahkeme Salonunda Kimlik İfşası
Barış vazgeçmedi. Dedektifler gönderdi, hukuki tehditler yağdırdı. En kötüsü, Emir’den Elif’i almaya çalıştı. Yetersiz ortam iddiasıyla geçici velayet davası açtı. Mahkeme çağrısı geldiğinde, Emir’in eli titredi. Paraları vardı, her şeyi yapabilirlerdi.
Defne pes etmedi: “Ben tanıklık edeceğim. Gerçeği anlatacağım.”
Mahkeme günü Bornova Aile Mahkemesi’nde geldi. Barış, pahalı avukatlarıyla kendinden emin bir tavırla bekliyordu. Hakim, orta yaşlı, sert ama adil görünen bir kadındı. Barış’ın avukatı, Emir’in düşük gelirini, küçük dairesini ve sosyal desteği olmadığını iddia etti.
Sonra Defne tanıklık kürsüsüne çıktı. Elleri terliyordu ama sesi netti. “Emir Bey, en iyi baba. Elif için her şeyini veriyor. Sevgiyle büyütüyor.”
Barış’ın avukatı saldırdı: “Siz kimsiniz? Ne ilginiz var?”
Defne duraksadı. Yıllardır sakladığı, utandığı, kaçtığı kimliği. O an karar verdi. Geri dönüş yoktu.
“Ben Defne Aslan’ım. Aslan Holding’in varisi.”
Mahkeme salonunda derin bir sessizlik oldu. Barış bile şaşırmıştı. Hakim öne eğildi. “Devam edin.”
Defne bütün gerçeği anlattı: Ailesinin onu zorla Barış’la evlendirmeye çalışması, gördüğü psikolojik şiddet, kaçışı, intihar girişimi. “Emir Bey beni kurtardı. Bana yeniden yaşama sebebi verdi. Elif bana umut verdi. Bu aile bana gerçek sevgi öğretti.”
Barış ayağa fırladı: “Yalan söylüyor! Manipüle edildi!”
Hakim onu susturdu. Kısa bir değerlendirmeden sonra kararını verdi: Dava reddedildi. Barış çıldırarak salondan çıkarıldı.
Emir rahat bir nefes aldı. Defne yanlarına koştu. Ama kapıda birisi daha bekliyordu: Oktay Aslan, Defne’nin babası.
Oktay, uzun boylu, otoriter ve soğuktu. “Defne,” dedi sesinde Emir tonu.
“Hayır baba,” dedi Defne, ilk kez babasına “hayır” diyordu. “Ben onu seviyorum. Elif’i seviyorum. Bu benim hayatım artık.”
“Saçmalık. Seni eve getireceğim.”
“Getiremezsin. Ben yetişkin bir kadınım. Kendi kararlarımı verebilirim.”
Oktay, Emir’e döndü. “Kızıma ne sunabilirsin?”
“Lüksle değil,” dedi Emir, dimdik durarak. “Ama onurla. Masada yemekle, çatıyla, sevgiyle.”
Oktay sessizce değerlendirdi. Sonra dönüp gitti. Ama gitmeden önce son bir emir verdi: “Pazar günü yemeğe gel.”
Bu, bir kabullenişti. Yarı kabul, ama bir şeydi. Mahkeme koridorunda, Elif aralarındayken, Defne ve Emir ilk kez öpüştüler. Gelecek belirsizdi ama birlikteydiler ve bu yeterliydi.
Pazar yemeği gergin geçti. Karşıyaka’daki konak, eski görkemiyle duruyordu. Yemek soğuktu, konuşmalar zoraki. Yemekten sonra, Oktay Defne’yi kütüphaneye çağırdı. Oktay, kendi zorla evliliğini ve annesi Aylin’in isyanını anlattı. “Sen de inatçısın. Benim gibisin.” Defne, miras hakkını içeren zarfı geri çevirdi: “İstemiyorum. Kendi paramı kazanmak istiyorum.”
Oktay ilk kez gülümsedi. “Öyleyse kazan. Ne yapmak istiyorsun?”
“Aşçılık kursuna gitmek istiyorum. SENAÇ’ta toplum mutfağı yönetimi.”
“Aslan’ın kızı aşçı mı olacak?”
“Aslan’ın kızı özgür olacak.”
Oktay başını salladı. Kurs masrafını kendisi karşılayacaktı. “Sadece mutlu ol,” diye fısıldadı.
Defne, kursa başladı. Soğan doğrarken parmağını kesti. Yanındaki arkadaşı Melek gülümsedi: “İlk gün herkes keser kendini. Alışırsın.” Defne, disiplinle çalıştı. Yeteneği fark edildi. En önemlisi, Toplum Mutfağı’nda gönüllü çalışmaya başladı. Yüzlerce kişiye yemek hazırlarken, kuyrukta bekleyen yaşlı bir adam elini tuttuğunda, gözyaşlarını tutamadı. “Allah razı olsun, kızım.” Bu, hayatının ilk gerçek anlamıydı.
Son Çatışma ve Yeni Bir Hayat
Aylin (Defne’nin annesi) de Toplum Mutfağı’nda gönüllü olarak çalışmaya başladı. Anne ve kız, yan yana yemek hazırladılar, ilk kez gerçekten sarıldılar. Defne annesine baktı; ilk kez onu güçlü ve özgür görüyordu.
Hayat rutine yerleşti, ama mali zorluklar devam ediyordu. Emir’in maaşı gecikti. Faturalar birikti. Defne, Gülşen Hanım’ın teklifini kabul etti ve Toplum Mutfağı’nda asgari ücretle maaşlı çalışmaya başladı. İlk maaşını aldığında ağladı. Kendi kazandığı parayla kirayı ödediler, Elif’e yeni ayakkabı aldılar. Defne, toplumun dedikodularını umursamadı. İlk kez gerçekten mutluydu.
Bir gün mutfakta çalışırken Defne bayıldı. Hastaneye kaldırıldı. Emir, korkuyla yanındaydı. Doktor içeri girdi. Orta yaşlı, nazik ama ciddi bir kadındı.
Defne, fısıldadı: “Kötü bir haber mi var?”
Doktor gülümsedi. “Tebrikler. Beş haftalık hamilesiniz.”
Zaman durdu. Defne dondu kaldı. Emir şaşkınlık içinde, “Bebeğimiz olacak,” dedi. Daire küçüktü, para zar zor yetiyordu. Nasıl başa çıkacaklardı?
Emir onu durdurdu. “Hallederiz. Her zaman hallettik.”
Defne, mutluluk gözyaşlarıyla ona sarıldı. Korkuyla karışık bir sevinçti bu. Eve dönerken, planlar yaptılar. Daha çok çalışacaklardı. Birlikte başaracaklardı. Defne, pencereden İzmir’i izledi. Artık korkmuyordu, artık kaçmıyordu.
Hayat zordu, yorucuydu, ama gerçekti ve gerçek her zaman en güzeliydi. Üçü, küçük bir aile, ama gerçek bir aile. Defne, Emir’in elini sıkıca tuttu. Onu kurtardığı, ona hayat verdiği ve ona bir amaç buldurtuğu için.
Emir ona baktı, kızı Elif’e baktı. “Sen de bana hayat verdin,” dedi. “Ve Elif’e bir anne.”
Gelecek belirsizdi ama umut, sevgi ve amaç vardı. Ve bu, her şeydi.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





