Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı

Bozkırın ortasında, toprağın rengiyle bir olmuş bir köyde iki kardeş yaşardı. Halil evli ve çocukluydu; evinden çocuk sesleri, ocağından duman eksik olmazdı. İbrahim ise bekârdı; gönlü geniş, eli açıktı. Babalarından kalan tarlayı beraber eker, beraber biçerlerdi. Aralarında öyle bir bağ vardı ki, tarladan ne çıkarsa çıksın, bir teraziye vurmadan ikiye bölerlerdi. Birinin gözü diğerinin hakkına düşmez, “kardeş payı” denilen o mukaddes ölçü hiç şaşmazdı.

Hasat vakti gelip çattığında buğdayı ayırdılar. Koca bir yığın sarı altın gibi harman yerinde parlıyordu. Akşama doğru ayırma işi bitti, geriye sadece çuvallara doldurup taşımak kaldı. Halil, “Ben eksik çuvalları tedarik edip geleyim,” diyerek köyün yolunu tuttu. İbrahim tarlada nöbetçi kaldı.

İbrahim, gökyüzünün kızıllığına bakarken düşündü: “Abimin evi kalabalık. Çoluğu çocuğu var, sofrasında bekleyen çok. Benim ise bir boğazım var. Onun payı biraz daha fazla olsun, kim duyacak?” dedi kendi kendine. Gönlünden kopan sessiz bir yeminle, kendi yığınından kucak dolusu buğday alıp abisinin yığınına ekledi. Bunu öyle gizli, öyle zarif yaptı ki, rüzgar bile fark etmedi.

Halil biraz sonra geri döndü. “Sen git dinlen İbrahim, taşıma işini ben hallederim,” dedi. İbrahim yola koyulduğunda bu kez Halil yığınların başında kaldı. Halil’in gönlüne de aynı merhamet düştü: “Benim düzenim kurulu, evim barkım var. Ama kardeşim daha yolun başında. Yuva kuracak, düğün yapacak. Onun kesesi daha dolu olsun ki sırtı yere gelmesin,” diye geçirdi içinden. O da usulca kendi payından alıp İbrahim’in yığınına kattı.

Biri gidiyor, diğeri ekliyordu. Buğday azalmıyor, aksine iki kardeşin birbirine duyduğu o sessiz fedakârlıkla bereketleniyordu. Saymadılar, ölçmediler; sadece iyilikle yaptılar. Ancak bereketin bittiği yer, kuşkunun başladığı yerdir.

O akşam, Halil’in eşi tarlanın kenarından bu gidip gelmeleri izlemişti. Ama o, kardeşliğin bu zarif alışverişini değil, kendi zihnindeki karanlık aynayı görüyordu. Gece Halil yatağına girdiğinde, karısı yanına gelip zehirli bir sarmaşık gibi kulağına fısıldadı.

— “Kardeşin İbrahim seni kandırıyor Halil, uyan artık,” dedi. Halil şaşkınlıkla doğruldu: “Ne diyorsun kadın? İbrahim canımdır benim.” — “Canın dediğin adam, sen arkmanı döndüğünde senin buğdayını kendi tarafına aktarıyor. Kendi çocuklarının rızkını ona yediriyorsun. Ben uzaktan kendi gözlerimle gördüm, senin emeğini çalıyor.”

Halil önce inanmak istemedi ama fısıltı bir kez kalbe düştü mü, orada derin bir iz bırakırdı. Karısı devam etti: “Zaten ailende seni hep daha az severlerdi, o yüzden onu kayırıyorlar. Bak, onun buğdayı neden hiç eksilmiyor sanıyorsun?”

Ertesi sabah güneş doğduğunda, harman yerindeki hava artık eskisi gibi kokmuyordu. Halil tarlaya geldiğinde İbrahim’e bakmadı bile. İbrahim bir “Günaydın” dedi, Halil’in cevabı buz gibi bir mırıltıdan ibaretti. İbrahim ne olduğunu anlayamadı; “Abimin bir derdi mi var?” dedi ama sormaya çekindi.

Günler geçtikçe aradaki mesafe açıldı. Artık yanyana değil, sırt sırta çalışıyorlardı. Sofrada paylaşılan ekmeğin tuzu kaçmış, buğdayın bereketi çekilmişti. Ortada aynı miktarda buğday vardı belki ama o buğday artık kimseyi doyurmuyordu. Çünkü bereket, çoklukta değil, gönül huzurundaydı. Ve o huzur, fitnenin girdiği evden ilk kaçan şeydi.

Bir gün, tarlanın ortasında Halil, durup dururken kardeşine döndü. Gözlerinde aylar süren o sessiz kırgınlığın ve karısının fısıltılarıyla büyüyen o haksız öfkenin gölgesi vardı. “Al bütün buğdayını, git buradan İbrahim. Artık beraber işimiz olmaz. Güçlü ol, kendi yoluna git,” dedi. Sesi çatallıydı, kalbi ise bir taş gibi ağırdı.

İbrahim hiçbir şey anlamadı. Suçu neydi, nerede hata yapmıştı? Ama abisinin gözündeki o yabancı bakışı görünce, sözün bittiği yere geldiklerini anladı. “Peki abi,” dedi sadece. “Hakkım sana helal olsun.”

İbrahim tarlayı bıraktı, şehre göç etti. Halil bütün mahsulü aldı, ambarları doldurdu. Ama ne o ambar doldu ne de Halil’in içi huzur buldu. Köyde o günden sonra bir söz kaldı: “Halil İbrahim Bereketi.” Herkes bu sözü paylaşmanın güzelliği için söylerdi ama hikâyenin sonunu unuturlardı. Bereket paylaşmakla başlar, şüpheyle biterdi.

O gün bugündür, fitnenin girdiği evde ne para mutluluk getirir ne de mal huzur. Fitne bazen bir erkekten gelir, bazen bir kadından. Burada mesele cinsiyet değil; sözün niyetidir, fısıltının yönüdür. Eğer o gün o zehirli söz başka bir ağızdan çıksaydı da sonuç değişmeyecekti. Çünkü kardeşliği yıkan yabancının gücü değil, içeridekinin o yabancıya olan zayıflığıdır.

Halil, dolu ambarının önünde her akşam tek başına oturdu. İbrahim ise başka diyarlarda abisinin hasretini çekti. Buğday vardı, altın vardı ama o eski “kardeş payı” bir fısıltıyla bozkırın rüzgarına karışıp gitmişti.