Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader

Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan sıra dağların eteklerinde, Cibalü Türkmen dedikleri o ulu dağların yamaçlarında, atalarımızın sesi, kılıçların yankısı hâlâ dinlenir.

Biz, Asya bozkırlarından kopup gelen Oğuz boyları, binli yıllardan itibaren bu diyarı kendimize yurt bildik. Bu, sadece bir göç değildi. Bu, imanın ve kaderin peşinden gelen, yorulmak bilmez bir yürüyüştü.

Türkmenler olarak bizler, İslam’ın sancağını yükseltmekle şereflendik. Büyük Selçuklu Devleti’nin kuruluşuyla birlikte, artık İslam’ın sancaktarları olarak anılıyorduk. Bu, sadece bir unvan değil, aynı zamanda omuzlarımıza yüklenmiş ağır bir sorumluluktu.

Ancak bu kutlu yürüyüş sancısız olmadı. Selçuklu hanedanı, merkezileşmeye çalışırken, biz Türkmen obaları, törelerimize ve hür doğamıza uygun yeni mekânlar arıyorduk. Otoriteye boyun eğmeyen, gözü daima Batı’daki ufuklarda olan geniş bir kitleydik.

Kutalmışoğulları’ndan Anadolu’nun Keşfine

Sultanlarımızın feraseti büyüktü. Hem Orta Asya’dan akıp gelen bu büyük nüfusu anlamlı bir yere yönlendirmek, hem de Kutalmış ailesi gibi itirazları sükûnetle karşılamak için, onları Anadolu’ya sevk etmeyi irade ettiler.

Malazgirt’ten çok önceydi. Atlılarımız, Anadolu’yu tanıyordu. 1025 yılı civarında, Tuğrul Bey’in kumandanları eşliğinde ilk akınlar başlamıştı bile. Gözlerimiz, bu diyarın zenginliğini, savunmasızlığını görüyordu.

O günkü Anadolu’nun durumu, bize kucak açmaya hazırdı. Bizans’ın iç çekişmeleri, halkları arasındaki kopukluklar, Bizans’ı dış müdahaleye karşı koruyacak ne nüfus yoğunluğu, ne de etnik bir güç bırakmıştı. Anadolu, Türk yayılması için uygun bir sahaya dönmüştü.

Lakin bu kapıyı ardına kadar açan, Sultan Alparslan’ın 1071’de Malazgirt’te kazandığı o büyük zaferdi.

Surun Arkasındaki Hüzün

Malazgirt’ten sonra her şey hızla değişmeye başladı. Hafif silahlı Türk süvarileri karşısında, Bizans çareyi güçlü surların arkasına sığınmakta buldu. Bizans idaresi, 21 eyalet halinde teşkilatlanmış olsa da, surların ardına çekilmek, ticaret hayatını olumsuz etkiliyor, kentleri ekonomik açıdan zayıflatıyordu.

Zaten ağır vergi yüküyle ezilen halkın imparatorluğa olan tepkisi artmıştı. Artık Anadolu, Bizans’ın kent merkezlerine sıkıştığı, kentleri çevreleyen tüm yaylaların Türkmen obalarıyla dolduğu bir yarımadaydı.

Bu, coğrafyanın kaderiydi: Boşluk doldurulur. Bizans’ın gerileme dönemine girmesiyle oluşan siyasi boşluğu, Allah’ın izniyle biz dolduruyorduk.

Ancak bu kutlu ilerleyiş, 1096 ve 1101 yıllarında peş peşe düzenlenen Haçlı Seferleri ile kısa bir duraksama yaşadı. Kıyı bölgeler yeniden Bizans’ın eline geçse de, Orta ve Doğu Anadolu’da Selçuklu hâkimiyeti pekişti.

II. BÖLÜM: BİZANS’IN SON İDDİASI

Sultan II. Kılıçarslan’ın Feraseti

Kılıçarslan… O, bize en karamsar dönemlerde bile akılcı politikalar izlenerek bir devletin süper güç olma yoluna sokulabileceğini gösteren, ulu bir Selçuklu Sultanıydı. Babası I. Mesud’un başlattığı Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması politikasında büyük yol kat etmişti.

Bizim için Kılıçarslan, Anadolu’ya tam anlamıyla temeli yerleştirmenin adıdır. Bugünkü Türkiye devletinin şaşaalı bir şaheser olarak yükseltilmesinin anlamını ifade eder.

Sultanımız, İstanbul’daki savaş hazırlıklarından haberdardı. İmparator I. Manuel Komnenos, Haçlı seferlerinin Türklere vurduğu darbe sayesinde, Anadolu’yu Türklerden tamamen geri almak için ümitlenmişti.

Manuel, daha önce eşine az rastlanan büyüklükte bir ordu toplamıştı. Amacı, sadece bir zafer kazanmak değil, Anadolu’nun Türkleşme iradesine karşı koymaktı. Sultanımızı, yaptığı anlaşmayı çiğnediği gerekçesiyle uyardı. Sultanımızın karşılık vermesiyle savaş kaçınılmaz hale geldi.

İmparatorun Kibirli Cevabı

Sultan Kılıçarslan, savaşa hazırlıksız değildi, ancak son ana kadar siyasi dirayeti korudu. Anlaşmaya varmak için elçiler gönderdi. Barış yoluyla halledilebilecek bir meselenin kan dökülmeden çözülmesini arzuladı.

Ancak kibir, Bizans İmparatoru’nun gözünü kör etmişti. Bizanslı tarihçi Niketas Koniatis’e göre, imparator barış için gelen Selçuklu elçilerine şu cevabı verdi:

“Ayaklarımın altında Sultan’ın başı olana kadar silahlarımı bırakmayacağım.”

Bu söz, bize bir seçenek bırakmadı: Ya onurumuzla savaşacak, ya da Anadolu’yu kaybedecektik. Bu, bir ölüm kalım mücadelesiydi.

İmparator Manuel’in ordusu büyüktü, binlerce paralı askerle doluydu. Ayasofya’da görkemli bir ayin düzenlenmiş, Bizans, Türklüğü Anadolu’dan söküp atacağına dair yemin etmişti.

III. BÖLÜM: VUR-KAÇ VE COĞRAFYANIN DİLİ

Yıpratma Stratejisi ve Türkmenlerin Aklı

Güçlü Bizans ordusunun ilerleyişi yavaştı. Nedeni, orduyla birlikte hareket eden, erzak yüklü beş bin kadar at arabası ve silahsız kuvvetlerin varlığıydı. İmparator, savaşı kazanacağından o kadar emindi ki, Konya’yı kuşattığında kullanmayı planladığı mancınıkları bile beraberinde götürüyordu.

Sultan Kılıçarslan, hamlelerine henüz iki ordu savaş meydanında karşılaşmadan başladı.

Bizans ordusunun geçiş güzergâhındaki Türkmen obalarına yerleştirilen süvarilerimiz, yol boyunca küçük ama yıpratıcı baskınlar düzenliyordu. Bunu yapanlar, daha Orta Asya’dan geleneklerle teşkilatlanmış olan Türkmen birlikleriydi. Onlar, coğrafyayı düşmandan daha iyi biliyordu.

Türkmen akınlarının baskınları, Bizans ordusuna ağır darbeler indiriyordu. Bizans askerlerinin kullandığı su kuyularını leşlerle dolduruyor, kullanılmaz hale getiriyorduk. Bu, Bizans ordusunda büyük bir dizanteri salgınına yol açarak onları perişan etti.

Diğer bir taktik ise vur-kaçtı. Hem moral olarak, hem de güç olarak onları yoruyorduk. Ordunun geçiş güzergâhında bulunan ekili alanların Türk süvarilerince ateşe verilmesi, imparator Manuel’in tüm iaşe planlarını altüst etmişti.

Diplomasinin Devamlılığı

Tüm bu yıpratıcı saldırılara rağmen, Sultan Kılıçarslan diplomatik hamlelerini de sürdürdü. Barış isteyen elçiler sık sık imparatorun huzuruna çıktı.

Bu, bir devlet geleneğiydi. Sultanlarımızın, savaşmaktan çok, siyasetlerini öncelikle diplomasi yoluyla halletmeye çalıştıklarını gösterir. Bu devamlılık, onurlu bir duruşun gereğiydi: Sonuna kadar barış, ancak onur çiğnenirse kılıç.

Bizans kurmayları ise bu barış çağrılarını Selçukluların çaresizliği olarak görüyordu. İşte bu kibir ve gaflet, onların sonunu hazırladı.

IV. BÖLÜM: MİRYOKEFALON VE VURULAN MÜHÜR

Dar Vadide Gelen Baskın

Yıpranarak gelen Bizans ordusunun hedefi, Selçuklu’nun kalbi Konya’ya ulaşmaktı. Ancak Sultan II. Kılıçarslan’ın ordusu, Bizans kuvvetlerini Konya’dan çok önce karşıladı.

17 Eylül 1176 günü geldi çattı.

Selçuklu kuvvetleri, Bizans ordusunun derin vadilere girmesine göz yumduktan sonra, ani bir taarruza geçti. Miryokefalon denilen o dar geçitte, coğrafya bizim yanımızdaydı.

Sultan Kılıçarslan’ın savaş stratejisi, coğrafi koşulları dikkate alarak hazırlanmıştı ve bu, zaferin anahtarı oldu. O, Anadolu’nun coğrafyasını kendi ordusunun bir parçası gibi kullanmayı başardı.

Bizans ordusu, savaş düzeni tutamadan yakalandı. Uzun bir konvoy halindeydiler. Sultanımız onlara bu fırsatı vermemişti. Savaşın zamanını, yerini ve anını, kendi tayin etmişti.

İmparator Manuel, ordusunun önce sağ ve sol kanadının, ardından da artçı kuvvetlerinin imha edilmelerini üzüntüyle seyretmekten başka bir şey yapamadı. O an, bir imparatorun çaresizliğinin ve kibirle gelen yıkımın resmiydi.

İstanbul’a Dönüş ve Anlaşma

Savaş, Eğirdir Gölü’nün kuzeyinde, Sultan Dağları eteklerindeki o geçitlerde, muazzam bir zaferle sonuçlandı. Bizans’ın kaybı ağırdı.

Bizans kaynaklarına göre, imparator Manuel, uğradığı ağır yenilgiyle yüzleşmemek için İstanbul’a farklı bir güzergâhtan döndü. Onurunu kaybetmişti.

Taraflar arasındaki barış anlaşması, imparator dönüş yolculuğuna başlamadan hemen önce imzalandı. Anlaşmanın maddeleri kesindi ve Türk’ün zaferini tescilliyordu:

İmparator Manuel, İstanbul’a dönüşünde 100.000 altın ve 100.000 gümüş fidye ödeyecek.

Sınır hattında bulunan Eskişehir çevresindeki Bizans ordugâhları dağıtılacak.

Selçuklu topraklarından ayrılana kadar Bizanslılara bir Türk müfrezesi eşlik edecek.

V. BÖLÜM: BİZİM KADERİMİZ, TÜRK’ÜN MÜHRÜ

Dönüm Noktası ve Yeni Başlangıç

17 Eylül 1176… Miryokefalon Savaşı, Türk tarihinin dönüm noktalarından biri oldu. Savaşın tam olarak nerede gerçekleştiği (Karamık Beli mi, Kemer Boğazı mı, Yenice Sivrisi mi?), bugün hâlâ alimler arasında tartışılsın. Ama sonuç tekti: Anadolu artık kesin olarak Türk yurdudur.

Miryokefalon, Malazgirt’le başlayan vatanın kapılarını açan bir hareketin, vatanın korunduğu ve yeniden taarruza geçildiği bir sürece intikal dönemiydi.

Bu savaşın sonunda, Türkiye Selçuklu Devleti de kendi iç dönüşümünü yaşamaya başladı. Sultan Kılıçarslan, büyük bir kalkınma hamlesi içerisine Türkiye’yi soktu. İlk kervansaraylar, ilk medreseler, ekonomik ve ticari yapının temelleri bu dönemde atıldı.

Bizans’ın Sönüşü

Bizans açısından ise bu savaş, büyük bir yıkımdı. Anadolu Yarımadası’nda üstünlük artık kesin olarak Selçuklu’nun eline geçmişti. Bu, Doğu Roma’nın çöküşünün de hızlanması anlamına geliyordu.

En büyük sonuç şuydu: Türklerin Anadolu’dan sökülüp atılamayacağı, hem Bizans hem de Avrupa tarafından çok kesin hatlarla belirlenmişti.

Bizans denilen dev, artık bir daha karşı saldırıyı asla yapamayacak şekilde, durmadan kademe kademe kabuğuna çekilmişti.

Amerikalı tarihçi Speros Vionis’in dediği gibi, Anadolu’nun yeniden ele geçirilme girişiminin başarısızlığı ve Selçukluların hâkim güç olarak Anadolu’ya yerleşmesi, bütün doğunun kaderini değiştirdi.

Bu savaş, bir milletin kaderini perçinledi. Manuel kazansaydı, bizi sürebildiği kadar doğuya sürecekti. Belki Anadolu’da bir Türk varlığı olmayacaktı. Ama biz, iman, onur ve vatan aşkıyla savaştık.

Bizim medeniyetimiz, bu dar vadinin zaferi üzerine inşa edildi. Anadolu, bizim ebedi yurdumuz oldu. Bu zaferin hatırası, Türkmen obalarının o sarp dağlarda yankılanan yiğitlik türküsü olarak sonsuza dek sürecektir.