Bir Bisküvi Tenekesinde Saklanan Sessiz ve Derin Anadolu Sevgisi
Annemle iki yıl konuşmadım. Sivaslıyım ben. Şarkışla’nın soğuğunu, Gemerek’in ayazını, Zara’nın o insanı kendi içine döndüren sessizliğini bilirim. Ama insan bazen memleketinin her taşını bilir de, en yakınındakini, annesini bilemezmiş.
Benim adım Zehra. İstanbul’a gittiğimde tek bir amacım vardı: Ayakta kalmak. Matbaa işi, ticaret derken çarklar dönmeye başladı. Para giriyordu eve. İlk işim anneme düzenli para göndermek oldu. “Rahat etsin,” dedim kendi kendime. “Ben çocukken çok çektim, o yaşlılığında çekmesin.”
Ama köye her gidişimde içime bir öküz oturuyordu. Annemin ayağında hâlâ o siyah lastik ayakkabılar vardı. Üzerinde belki on beş yıldır giydiği o rengi atmış eski palto… Evin boyası dökülmüş, rutubetten kapılar şişmişti. Sobanın üstünde yine o bildik tarhana kaynıyor, sofrada bulgurdan başka bir şey görünmüyordu.
Bir de o eski yara vardı içimde: Kardeş ayrımı. Bizim ailede roller önceden dağıtılmıştı. Ben “idare eden”, ben “güçlü olan”, ben “nasıl olsa bir yolunu bulan”dım. Diğer kardeşlerim daha çok aranır, daha çok sorulur, hataları daha çabuk örtülürdü. Benim hakkımda hep aynı hüküm verilirdi: “Zehra güçlüdür, o halleder.”
Bir gün halam aradı. Sesi her zamanki gibi fitneyle karışık bir şefkat taşıyordu. “Kızım,” dedi, “annen senin gönderdiğin o fazlaları kardeşlerine veriyor. Onlar rahat etsin diye senin sırtından saltanat sürüyorlar. Sen gurbettesin ya, kimse seni düşünmüyor.”
O günden sonra içimdeki o “değersizlik” canavarı uykusundan uyandı. “Demek yine ben…” dedim. “Yine ben çalışıyorum, yine ben veriyorum ama yine ben en son hatıra geliyorum.” Halam bir gün sonra yine aradı: “Bak yanlış anlama, annen kötü değil ama… bazı evlatlar daha çok sevilir işte.”
Bir gün dayanamadım, annemi aradım. Sesimdeki o soğukluk Sivas’ın ayazından beterdi. “Anne,” dedim, “Ben sana para gönderiyorum, sen hâlâ yokluk içinde yaşıyorsun. Parayı ne yapıyorsun? Herkese mi dağıtıyorsun?”
Bir sustu. O derin sessizlikte annemin nefesini duydum. “Kızım…” dedi sadece. Ama dinlemedim. “Ayakkabın yok, kıyafetin eski, ev dökülüyor. Ben mi enayi yerine konuyorum? Hep onlar mı kıymetli?” dedim ve telefonu suratına kapattım.
İki yıl… Dile kolay, tam iki yıl birbirimizin sesini duymadık. Ben kendimi haklılığın o soğuk kalesine hapsetmiştim. Sivas’ta bir anne yoksul duruyorsa, ya birilerine yediriyordur ya da evladının emeğini harcıyordur diye düşündüm. İnsan bir kez yaralandı mı, en sevdiğini bile düşman gibi görüyor.
Yanıldım. Hem de nasıl yanıldım…
Hayat bana sırtını döndü. Büyük bir yatırımım battı. Arkasından davalar, hacizler geldi. Piyasa çöktü, benimle birlikte her şeyim yerle bir oldu. Ev gitti, araba gitti. “Canım arkadaşlarım, kardeşlerim” dediklerim telefonlarıma bakmaz oldu. Halamın sesi çoktan kesilmişti.
Bir sabah uyandım, İstanbul’da gidecek tek bir kapım kalmamıştı. Cebimdeki son parayla otobüse bindim. Sivas’a doğru… Yol boyu camdan dışarıyı izledim. Kangal sapağını gördüğümde içim daraldı. Ulaş yolunu geçerken kalbim sıkıştı. “Şimdi ne yüzle gideceksin?” dedim kendime.
Annemin evinin önünde indim. Kapı hâlâ aynıydı; boyası biraz daha solmuş, rüzgarda biraz daha fazla gıcırdayan o ahşap kapı. Avlu hâlâ taşlıydı. Kapıyı açtı. Karşımda duruyordu.
Hiçbir şey sormadı. “Neden?” demedi. “Hani o sert sözlerin?” demedi. Sadece içeriye, o eski masaya oturttu beni. Sobayı yaktı, bir çay koydu. Sanki iki yıl önce telefonu kapatan o öfkeli kadın ben değilmişim gibi davrandı.
Sonra içeri gitti. Sandığın en altından eski bir bisküvi tenekesi çıkardı. Hani içine dikiş iğneleri, iplikler konur ya, onlardan… Masaya koydu. Teneke ağırdı, masaya değerken tok bir ses çıkardı.
“Aç,” dedi annem.
Açtım. İçinden altınlar çıktı. Bankadan alınmış, benim adıma düzenlenmiş makbuzlar… Elim titredi, nefesim kesildi.
“Kızım,” dedi annem, gözlerimin içine ilk kez bakarak. “Sen para göndermeye başlayınca korktum. Çok hızlı yaşıyordun, çok dağıtıyordun. Sivas anasıyım ben… Bilirim. Hayat bir gün insandan her şeyi geri alır. Kardeşlerine verdiğim, benim kendi boğazımdan kestiğimdi. Ama senin gönderdiğin… senin içindi.”
Meğer annem, gönderdiğim tek bir kuruşa dokunmamıştı. Kendi emekli maaşıyla kıt kanaat geçinmiş, o eski paltoyu o yüzden atmamış, o lastik ayakkabıları o yüzden giymiş. Kardeşlerime destek olmuş ama benim alın terimi bir “Plan B” olarak saklamış.
“Ben seni daha az sevmedim Zehra,” dedi. “Seni daha güçlü bildim. Sen yıkılırsan hepimiz yıkılırdık. Seni en sona bıraktım ki, düştüğünde tutacak bir yerimiz olsun.”
İşte o an anladım. Anadolu’da anne demek; görünmeden tutmak, konuşmadan biriktirmek ve en güçlü sandığı evladını aslında sessizce en çok kollamak demekmiş. O teneke olmasaydı, bugün hiçbir yerim yoktu. İçindeki birikim, benim gönderdiğimden kat kat fazlaydı; çünkü o içine kendi ömrünü de katmıştı.
Ağladım. Bir çocuk gibi, o iki yılın utancıyla, o değersizlik hissinin altında ezilerek ağladım. Beni sarıp sadece şunu söyledi: “Para gider kızım… ama annenin evi kapanmaz.”
Bazen sizi dolduranlar, sizi öz annenizden eder. Bazen de sizi en sona bırakan, aslında sizin en çok düşeceğinizi bilip bekleyen olur. Sivas anası Plan B’dir. Plan A yıkıldığında ayakta kalan tek sığınaktır. Bir bisküvi tenekesi, bir ömürlük kırgınlığı tek bir anda susturdu.
Şehir fark etmez; tüm fedakar anneler aynı kutsal kumaştan dokunmuştur. Hepsine selam ve dua ile…
News
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi
Bağdat’ın Son Halifesi ve İnsanlığın Kırılan Beş Yüz Yıllık Kalemi Dünyanın Kalbinin Durduğu Gün: 1258 Bağdat Felaketi 13 Şubat 1258’de…
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak
Kandil’in Sessizliğinde Bir Gece Yarısı ve Zirvedeki Al Bayrak Kandil’de Şafak Vakti: 12 Saatlik Sessiz Yürüyüş Kuzey Irak’ın Kandil dağları,…
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi
İmkânsız Denilenin Ardında Saklı Sessiz Bir Yılanın Kararlı Hikâyesi Brezilya’nın 1944’ten önce Avrupa’daki bir savaşa asker göndereceği düşüncesi, o zamanlar…
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi
Bağıran Odaların Sessiz Ustası ve Eğilen Mağrur Başların Hikâyesi Samet Bey, çevresinde her zaman bir korku çemberiyle yürürdü. Yurt dışında…
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam
Karanlık Suların Altında Bir Mabedi Omuzlarında Taşıyan Adam Yıl 1906. İngiltere’nin gururu, Winchester Katedrali sessiz bir felaketle yüzleşiyordu. 900 yıllık…
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı
Bereketi Kaçan Buğday ve Bir Fısıltıyla Kararan Kardeş Payı Bozkırın ortasında, toprağın rengiyle bir olmuş bir köyde iki kardeş yaşardı….
End of content
No more pages to load





