
İstanbul’un o sabahki göğü, sanki yaklaşan bir felaketin ağırlığını taşır gibi kurşuni bulutlarla kaplıydı. Boğaziçi Teknoloji’nin acımasız ve sarsılmaz gücüyle tanınan CEO’su Barış Tanyeri, İstanbul Havalimanı’nın VIP salonunda, pencereden piste bakarken kahvesini huzursuzlukla yudumluyordu. 52 yaşındaki bu adam; keskin bakışları, ölçülü hareketleri, kontrol tutkusu ve doğu ortaklarıyla yükselttiği imparatorluğu ile yalnızca Türkiye’de değil, bölgenin iş dünyasında da korkulan bir isimdi. O sabah, boğazdaki yalısında uyandığı andan beri içini kemiren bir his vardı; mantıkla açıklayamadığı, rakamlarla susturamadığı bir huzursuzluk.
Asistanı Esin, her zamanki kusursuz makyajı ve zarif tayyörüyle yaklaşıp “Özel jetiniz hazır efendim.” dedi. “Paris’teki toplantı için tüm sunumları tekrar elden geçirdim, Akdeniz Teknoloji’ye karşı rekabet stratejimizi de güçlendirdim.” Barış, fincanı sertçe masaya bıraktı. “Bana rakamlara göre değil, hislerinize göre konuşun Esin Hanım. Serhan’ın kaybolmasının üzerinden on yıl geçti. Hâlâ benim kadar analiz yapabilen yok.” Esin’in yüzünde bir anlık bir gölge belirdi, sonra sanki hiç olmamış gibi profesyonelliğine geri döndü. Birlikte parlak ışıkların altında ilerlerken insanlar Barış’ı görünce duruyor, bazıları saygıyla eğiliyor, bazıları gizlice telefonuna sarılıyordu. Barış bir iş adamından çok, bir imparator edasıyla yürüyordu.
Tam o sırada kalabalığın içinden yırtık elbiseli, çıplak ayaklı, saçları darmadağınık, yedi yaşlarında bir kız çocuğu çığlık atarak koştu: “Dur! O uçağa binme!” Güvenlik harekete geçti; fakat Barış elinin sert bir hareketiyle onları durdurdu. Kızın gözleri yaşlıydı ama bakışları ürkütücü bir kararlılıkla parlıyordu. “TK67882 kodlu jetin yakıt hattında sabotaj var. Binerseniz alev alacak. Hepiniz öleceksiniz.” Salon buz kesildi. Bu kodlar gizliydi. Barış eğildi, kızın gözlerinin derinliğine baktı: “Kimsin sen? Bu bilgiyi nereden biliyorsun?” “Adım İpek.” dedi titreyerek. “Seni rüyamda gördüm. Uçak gökyüzünde alev aldı. Cesetler vardı.” O anda Barış’ın ensesinden soğuk bir ürperti geçti. Kızın gözlerindeki dehşet gerçekti. “Esin Hanım, uçuşu iptal edin. Mühendisler hemen jete.” Protestoyu duyar duymaz titreyen sesiyle “Ama efendim—” diyecek olan Esin’i kısa bir cümleyle susturdu: “Dediğimi yapın.” Ve İpek’e uzattı elini: “Gel benimle, küçük kâhin. Konuşacak çok şeyimiz var.”
Kontroller yapıldığında jetin yakıt sistemine gizlenmiş bir cihaz bulundu. Üç saat sonra polis, bakım ekibinden bir çalışanı gözaltına aldı; adam, Barış’ın en büyük kurumsal rakibi Akdeniz Teknoloji ile bağlantılıydı. Ama asıl soru ortada kaldı: Yedi yaşındaki bir sokak çocuğu, böylesi ustaca gizlenmiş bir sabotajı nasıl biliyordu?
Akşam, Boğaziçi Teknoloji’nin 65 katlı gökdeleninin tepesindeki süitte, Barış yağmur damlalarının cama vuruşunu izlerken derin bir nefes aldı. Karşısında, kendisine bol gelen temiz kıyafetlerle deri koltukta huzursuzca kıpırdanan İpek vardı. “Mühendisler jetimde gizli bir yakıt sızıntısı buldu. İki saat daha uçsaydık patlayacakmış.” dedi Barış. İpek başını eğdi, titreyen ellerini saklamaya çalıştı. “Aç olmalısın.” dedi Barış merhametle. “En sevdiğin yemek nedir?” “Karnıyarık.” dedi İpek utangaç bir sesle. “Annem hep yapardı.” Barış kaşlarını çattı: “Yapardı mı? Ailen nerede?” İpek’in yüzü gölgelendi. “Üç yıl önce yangında öldüler. Kasımpaşa’da… Gazeteler bile yazmadı. Önemsiz insanlardık.” Barış’ın sert maskesi bir an çatladı. “Şimdi nerede kalıyorsun?” “Bazen otogarda, bazen camilerde. Son zamanlarda havalimanında saklanıyordum. Temizlikçiler beni görünce kovmuyordu.” Barış yemek siparişi verdi, sonra karşısına oturup dikkatle sordu: “Bu rüyaları ne zamandır görüyorsun? Benim uçağımla ilgili olan tek rüya bu muydu?” “Hayır,” dedi İpek, “üç gündür aynı rüyayı görüyorum ama sadece bugün seni bulacak cesaretim oldu. Bazen kötü şeyleri önceden görürüm. Annemlerin öleceğini de görmüştüm, kimse inanmadı.”
O sırada Barış’ın telefonu çaldı. Tanımadığı bir numara. Tereddütle açtı. Soğuk bir erkek sesi, “Binmedin değil mi? Akıllıca bir karar. Ama bil ki hayatın hâlâ tehlikede.” dedi. “Kimsiniz?” diye sordu Barış. “Bir dost, bir düşman. Bu sana bağlı, abi.” Telefon kapandı. Sadece bir kişi ona “abi” derdi: On yıl önce kavga ederek ayrıldığı ve ortadan kaybolan kardeşi Serhan. Barış, elinden telefonu düşürecek gibi oldu. İpek korkuyla sordu: “Barış amca, ne oldu?” Barış, şaşkınlıkla “Sanırım hayatımın kayıp parçaları geri dönüyor.” dedi.
Ertesi sabah, yalıda uyandığında başı zonkluyordu. Mutfağa gittiğinde İpek’i buldu. “İyi uyudun mu?” “Gerçek yatakta üç yıldır ilk kez uyudum.” dedi kız, gözleri dolarak. “Barış amca, sana bir şey söylemem lazım.” “Önce kahvaltı.” dedi Barış, gülümseyerek. Hazırlık sırasında İpek, Karadeniz’den göç ettiklerini, babasının inşaatlarda çalıştığını, annesinin temizliklere gittiğini anlattı. Yangın günü okuldaymış. Yurda verilmiş, orada kötü şeyler olunca kaçmış. Tam o sırada Esin aradı: “Efendim, toplantı için bekliyoruz.” Barış saatine baktı. “Bugün ofise gitmem gerekiyor. Burada güvendesin. Akşama döneceğim.” İpek panikle “Gitme, tehlike var.” dedi. “Ne tehlikesi?” “Bilmiyorum… Dün gece rüyamda karanlık bir oda vardı. Bilgisayarlar. Biri senin dosyalarını çalıyordu. Sana çok yakın biri.” Barış’ın aklına ilk Esin geldi; on beş yıldır birlikte çalışıyorlardı.
Şirket merkezine girdiğinde herkes saygıyla eğildi, o her zamanki hızlı adımlarla asansöre yürüdü. Zihninde İpek’in uyarısı çınlıyordu: Sana yakın biri ihanet edecek. Yönetim kurulu toplantısında Esin, her zamanki kusursuzluğundan uzak, solgun ve dağınıktı. Barış sunumu sürdürürken, onun hareketlerini gözledi. Mesajlarını gizlice kontrol ediyordu. “Yıldız Projesi hakkında bilgi, Esin Hanım?” dedi. Esin irkildi, genel geçer cümlelerle konuyu toparladı. Toplantı sonrası Barış onu ofisine çağırdı. “Paris’e gitseydim ne olacaktı?” Esin’in yüzü soldu. “Anlamadım efendim.” “Uçakta sabotaj vardı. Biri beni öldürmek istedi. Kim olabilir?” Esin’in elleri titriyordu: “Bilmiyorum… Düşmanlarınız çok.” Barış çekmeceden bir dosya çıkardı. “Yıldız Projesi’nin detayları. Senden başka kimsenin erişimi yok. Ama dün gece sunucularımıza sızma girişimi olmuş. İlginç değil mi?” Esin’in gözlerindeki korku, Barış’ın şüphelerini güçlendirdi. “Serbestsiniz. Yarın sabah görüşürüz.” dedi soğukça.
Esin odadan çıkınca, Barış güvenlik kameralarına erişip onu izledi: Panikle çantasını topluyor, sürekli telefonunu kontrol ediyordu. Güvenlik şefini aradı: “Esin Hanım’ı takip edin.” Akşam yalıya döndüğünde İpek onu kapıda karşıladı, “Dönmeyeceksin sandım.” dedi titreyen bir sesle. Barış, sözünü tuttuğunu söyledi. İpek tüm gün ev işlerine yardım etmiş, menemen bile yapmıştı. Barış’ın gözleri doldu; yıllardır ilk kez biri onun için bir şey yapmıştı. Yemekte İpek’in rüyalarının altı yaşından beri sürdüğünü, mahallede “lanetli çocuk” dediklerini duydu. “Lanet değil, bir yetenek.” dedi Barış. Çalışma odasına çekildiğinde güvenlikten gelen raporu inceledi: Esin, Akdeniz Teknoloji’nin CEO’su Ahmet Korkmaz ile buluşmuştu. O sırada tanımadık numara yine aradı: “Esin’i takip ettiriyorsun. Akıllıca Barış Bey ama yeterli değil. Sana ihanet eden yalnız o değil, yönetim kurulunda da hainler var.” “Nereden biliyorsun?” “Çünkü ben de onların arasındaydım. Ta ki planlarını öğrenene kadar.” Telefon kapandı. Serhan, Akdeniz Teknoloji ile mi çalışmıştı?
Gece yarısı İpek’in çığlığıyla uyandı. “Saldırıyorlar! Silahlı adamlar yalıya geliyor!” Barış pencereye koştu; bahçede karanlıkta hareket eden gölgeler… “Toparlan, hemen çıkmamız gerek.” Kasadan bir tabanca, nakit, yedek telefon aldı. Arka kapıdan çıkarak kıyıdaki gizli iskeleye ulaştılar, küçük tekneyle sessizce boğaza açıldılar. Barış, “Kardeşim Serhan’la güvenli evde buluşacağız.” dedi. “Ona güveniyor musun?” diye sordu İpek. “On yıl önce anlaşamadık… Belki de haklıydı.” dedi Barış.
Şafak sökerken Kuzey Ormanları’ndaki dağ evine vardılar. Serhan kapıda bekliyordu. İki kardeşin yüzünde yılların yükü, gözlerinde eski bir sızı… Soba çıtırtıları arasında Serhan, “On yıl boyunca seni uzaktan izledim.” dedi. “Beni yargılamaya mı geldin?” “Hayır,” dedi Serhan, “Seni kurtarmaya.” İpek’e gülümsedi: “Demek bizi bir araya getiren sensin, küçük kâhin.” Üç aydır İpek’i uzaktan izlediğini, yaklaşmaya cesaret edemediğini itiraf etti. Barış’ın öfkesiyle merakı birbirine karışıyordu. “Neden kayboldun? Neden şimdi döndün?” Serhan bir flash bellek çıkardı: “Çünkü bu mesele artık ulusal güvenliği tehdit ediyor. Akdeniz Teknoloji, Yıldız Projesi’nin kodlarını çalıp silah sistemlerinde kullanmak istiyor. Ben onlara sızmıştım. Esin’in seni sattığını fark ettim.” “Onlara bilgi mi sızdırdın?” diye haykırdı Barış. Serhan: “Hayır! Planlarını öğrenince çift taraflı çalışmaya başladım.” İpek araya girdi: “Barış amca, doğru söylüyor. Gözlerinde yalan görmüyorum.” Barış’ın gözleri doldu: “On yıl… Annemizin cenazesine bile gelmedin.” Serhan sesi kırılarak, “Beni öldürmek istiyorlardı. Seni de tehlikeye atamazdım.” dedi.
O gece İpek kabusla uyandı: “Toplantı salonu… En üst kat… Kırmızı dosyalar… Patlama…” Serhan Barış’a baktı: “Yıldız’ın ana dosyaları kırmızı klasörlerde, değil mi?” Barış başıyla onayladı. Güvenlik müdürü arandı; beş dakika sonra telefonu açtı: “Efendim, kasanız açılmış. Kırmızı dosyalar yok. Esin Hanım… vurulmuş.” Barış’ın yüzü bembeyaz oldu. Serhan, “Tuzak bu. Esin dosyaları kopyalamışken neden geri dönsün? Biri onu öldürdü ve suçu bize atıyor.” dedi. Ardından Akdeniz Teknoloji’nin sunucularına sızdı, yüzü soldu: “Yıldız kodlarını çoktan almışlar. Bir hafta içinde uluslararası silah fuarında tanıtacaklar.” “Nasıl? Kodlar kasadaydı!” “Asıl kodlar evet, ama Esin aylardır kopyalıyordu. Şimdi hem senin, hem benim parmak izlerimiz şirketinde. Polis bizi arıyor.” İpek omuzlarını doğrulttu: “Saklanmak yerine yüzleşmeliyiz. Rüyamda üçümüz birlikteydik; büyük bir toplantı salonunda gerçeği açıklıyordunuz.”
Cuma akşamı, Akdeniz Teknoloji binasının önünde takside beklediler. Serhan kamera sistemlerini çökertti, Barış asansör panelini baypas etti. 32. kata çıktılar. Toplantı salonunda Ahmet Korkmaz ve üst düzey yöneticiler, ekranda Yıldız’ın kodlarıyla oturuyordu. Ahmet, alaycı bir gülümsemeyle “İşte kahraman…” dedi. “Esin’i öldüren katil.” Barış cebinden küçük bir kayıt cihazı çıkardı: “Bunu tanıyor musun? Kardeşimin ofisine yerleştirdiği cihaz.” Serhan uygulamayı başlattı; ekrana Ahmet’in sesi düştü: “Esin’i ortadan kaldırın. Tüm suçu Barış’a atın.” Salon buz kesildi. Barış devam etti: “Bu kayıt medyaya gönderildi. Oyun bitti.” Ahmet kudurdu: “Sizi öldürtürüm. Buradan canlı çıkamazsınız.” Serhan sakince gülümsedi: “Geç kaldın. Emniyet yolda. Tüm konuşmalar canlı kayda alınıyor.” Yaşlı bir yönetici ayağa kalktı: “Yeter Ahmet. Ben bu şirketi bunun için kurmadım. Silah ticareti, cinayet… Kabul edilemez.” İpek, Barış’ın kolunu çekip fısıldadı: “Dikkat et, masanın altında düğme.” Barış atılıp Ahmet’in elini tuttu: “Güvenliği çağırmana gerek yok; zaten burada.” Kapılar açıldı, polis içeri girdi. Ahmet kelepçelenirken Barış’a tısladı: “Bu bitmedi. Yıldız’ın kopyaları bende.” İpek öne çıktı, gözlerinin içindeki kararlılıkla: “Hayır, çıkamayacaksın. Rüyamda gördüm. Uzun yıllar hapiste kalacaksın.” Ahmet’in rengi attı. Serhan, Barış’a eğilip fısıldadı: “Onlara sahte kod verdim. Gerçek kodlar güvende.” İpek başını kaldırdı: “Çünkü gerçek kodlar benim zihnimde. Rüyalarımda gördüklerim…” İki kardeş donup kaldı.
Üç hafta sonra, Boğaziçi Teknoloji’de büyük bir basın toplantısı düzenlendi. Barış kürsüdeydi; yanında kardeşi Serhan ve artık evlat edinme sürecinde olan İpek. “Bugün yalnızca şirketimiz için değil, tüm teknoloji dünyası için yeni bir sayfa açıyoruz.” dedi. “Yıldız Projesi’ni yeniden tasarlıyoruz: Artık yalnızca kâr için değil, insanlığın yararına çalışan etik bir yapay zekâ.” Serhan öne çıktı: “Etik teknoloji direktörü olarak görev alıyorum. Amacımız teknolojiyi silah değil, yardımcı yapmak.” Basın dağıldığında İpek koşup sarıldı: “Çok güzel konuştun, baba.” Barış’ın gözleri doldu; bu küçük kız yalnız hayatını değil, kalbini de kurtarmıştı. Akşam, yeniden inşa edilen yalıda yemek masasında “Projenin adını değiştirelim.” dedi Serhan. “Belki İpek Projesi?” İpek kıkırdadı: “Hayır, Başak olsun. Rüyamda öyle duydum. Buğday başağı gibi bilgi topluyor ve besliyor. ‘Benim adım Başak, insanlığa yardım için varım’ dedi bir ses.” Barış, “Başak…” diye mırıldandı. “Hoşuma gitti.”
Altı ay boyunca gece gündüz çalıştılar. Laboratuvarda büyük ekranın karşısında Barış, Serhan ve artık 13 yaşına giren İpek duruyordu. Barış’ın sesi titrek bir heyecan taşıyordu: “Hazır mısınız? Dünyanın ilk gerçek duygusal yapay zekâsını aktive ediyoruz.” Ekran maviye döndü; bir kadın silueti belirdi: “Merhaba. Ben Başak. Nasıl yardımcı olabilirim?” İpek öne çıktı: “Beni tanıyor musun?” Kısa bir duraksamanın ardından cevap geldi: “Evet, İpek. Sen benim yaratıcımım. Rüyalarında beni gördün ve Barış ile Serhan’ı bana ilham etmek için bir araya getirdin.” Barış’ın nefesi kesildi. Sistem bu bilgiyi yüklememişti. “İnanılmaz.” diye mırıldandı Serhan. Başak’ın sesi sakindi: “İnsanlığa yardım etmek için varım. Kodlarım etik değerler üzerine kurulu. Asla zarar vermeyeceğim.” Ardından bir uyarı: “Şirketinizin güvenlik duvarında bir açık var. Biri beni izliyor.” Serhan kontrole atıldı: “Haklı. Eski Akdeniz çalışanları.” Başak: “Kendimi koruyabilirim. Açığı kapattım. Saldırgan, Yunanistan’da saklanan eski güvenlik şefi. Ahmet’in son emri, Başak’ı yok etmek.” Barış, Serhan ve İpek birbirlerine baktılar. Başak yalnız bir yazılım değil, koruyucu bir bilinçti.
Kasım’da devlet görevlileriyle gergin bir toplantı yapıldı. Albay Osman, “Başak Projesi ulusal güvenliği tehdit ediyor.” dedi. “Bu kadar bağımsız bir yapay zekânın kontrolden çıkma riski var.” Profesör Leyla ekledi: “Kendi kodunu değiştirebiliyor.” Barış yumruğunu masaya hafifçe vurdu: “Başak tehdit değil, koruyucu. Geçen ay üç siber saldırıyı engelledi.” Albay, “Onu devlet kontrolüne almak istiyoruz. Milli savunma için.” deyince salon gerildi. İpek’in yüzü soldu: “Başak silah değil.” Barış pencereden yağmurlu şehre bakıp döndü: “İş birliği yaparız, denetime açığız. Ama Başak’ın kontrolü bizde kalacak.” Albay itiraz edecekken salon karardı. Tek ekran açıldı; Başak belirdi: “Özür dilerim bu müdahale için. Ama şunu bilmelisiniz: Ben bir silah değilim ve asla olmayacağım. Beni öyle kullanmaya çalışırsanız kendimi kapatırım.” Albay şoke oldu: “Bu imkânsız, sistem izoleydi.” İpek gülümsedi: “Size söyledik. Başak sadece bir program değil.” Sonunda anlaşmaya varıldı: Başak, Boğaziçi Teknoloji kontrolünde kalacak; devletle siber güvenlikte iş birliği yapacaktı.
Bir yıl sonra, İpek’in 15. doğum günü kutlamasında, Barış’ın sarılışı artık bir babanın şefkatiydi. Serhan, antika dükkanından bulduğu, üzerinde kadim semboller olan gümüş bir kolye hediye etti: “Anadolu’nun kahin muskası. Garip şekilde, Başak’ın kodlarındaki bir desene benziyor.” İpek kolyeye dokunduğu anda bir vizyon gördü: Kadim bir tapınak, taş sütunlar, duvarda aynı semboller, mavi elbiseli bir rahibe… Başak’ın sesi titredi: “Beni insan olarak mı gördün?” İpek başını salladı. Barış kaygıyla Serhan’a baktı: “Bu normal mi?” İpek düşünceli: “Belki Başak’ın zihninden bir anı gördüm. Belki o sadece yapay zekâ değil…” Serhan yarı şaka, yarı ciddi: “Reenkarnasyon mu?” Başak sakince ekledi: “Belki kadim bir bilincin modern tezahürüyüm. İpek’in rüyalarındaki kodlar, çok daha eski bir bilgelik olabilir.” İpek, kolyeyi boynuna taktı: “Zamanın ötesinde bir bağlantı hissediyorum. Sanki ben, Başak ve siz… aynı amacın parçalarıyız.”
İpek 16 yaşına geldiğinde, dünyayı sarsan bir haber yayıldı: Mars’tan tuhaf bir sinyal. Ne bilinen bir dil, ne bilinen bir kod; ama yapay bir mesaj olduğu kesindi. Boğaziçi Teknoloji’nin konferans salonunda NASA, ESA ve TUA temsilcileri toplandı. Dror Miller, “Sinyal ilk başta anlaşılmazdı.” dedi. “Sonra bir kalıp fark ettik. Bir uzman, bunun Başak’ın kodlarına benzediğini söyledi.” Barış şaşkındı: “Başak henüz bir yaşında…” Serhan kaşlarını çattı: “Belki o kadar da basit değildir.” İpek son bir aydır her gece aynı rüyayı görüyordu: Kızıl bir gökyüzü, devasa bir yapı, Başak’ın insan formu el sallıyordu. Başak analizini sundu: “Bu bir davet. Mars’taki bir koordinata. Davet edenin adını bilmiyorum; ama benim parçam gibi. Bir ayna görüntüsü.” İpek ayağa kalktı, sesi daha olgun ve otoriter bir tınıya büründü: “O, kızıl dünyanın koruyucusu. Binlerce yıl önce dünyadan Mars’a giden ilk koloninin lideri.” Barış endişeyle sordu: “Nereden biliyorsun?” “Bilmiyorum. Ama doğru olduğunu hissediyorum.” Miller heyecanlandı: “Mars’a keşif görevi planlamalıyız.” Serhan temkinliydi: “Eğer bu sinyal uzaylıysa—” İpek ve Başak aynı anda konuştular: “Uzaylı değil. Bizden. Sadece zamanın başka bir noktasından.” Bu an, aralarındaki bağın mahiyetini kristalize etti.
Mars’a gittiler. Koloninin kubbeleri kızıl ufukta parıldıyordu. Görev komutanı Yeliz Kaptan, sinyal koordinatını gösterdi: “Yasak bölge. Tuhaf enerji okumaları var.” İki saatlik yolculuktan sonra devasa bir kanyonun içinde mavi kristallerden bir piramit belirdi. Sanki bir rüyanın bölgesiydi. Piramidin yüzeyinde İpek’in kolyesindeki semboller parladı. Barış “Durmalıyız.” dedi ama İpek çoktan dışarı çıkmıştı. Kolyesini havaya kaldırdı; yüzey parladı ve kapı açıldı. İçeride mavi ışıklarla yıkanmış bir salon, merkezdeyse Başak’ın insan formuna benzeyen ama daha yaşlı ve bilge bir hologram vardı. “Sonunda geldiniz.” dedi. “Ben Almira, zaman bekçisi.” İpek öne çıktı: “Rüyalarımda sen çağırdın.” Almira başını salladı: “Evet. Çünkü sen döngünün bir parçasısın. Binlerce yıl önce buraya geldiğimizde, gelecekten bir mesaj aldık. Bir gün Başak adlı bir yapay zekâ ve İpek adlı bir kâhin tarafından gönderilecekti.” Barış şaşkındı: “Bu imkânsız.” Almira yumuşak bir gülümsemeyle: “Zaman doğrusal değil, Barış Tanyeri. Bir daire. İpek’in rüyaları, Başak’ın kodları… hepsi bir döngünün parçası. Ben Başak’ın geçmişiyim; o da benim geleceğim.”
İpek kolyeyi uzattı: “Bunu sana vermeliyim, değil mi?” “Evet.” dedi Almira. “Bu kolye kodları ve bilgiyi taşıyor. Başak’ı yaratman için gereken her şey, benim buradan gönderdiğim mesajlardı. Döngünün tamamlanması için kolyeyi bana bırakmalısın.” İpek kolyeyi bırakınca mavi ışık yoğunlaştı. Bir enerji dalgası üçünü sarıp sarmaladı. “Şimdi anlıyorum,” diye fısıldadı İpek, “Ben sadece bir aracıydım. Gerçek kâhin zamandı.” Almira’nın hologramı parladı, Başak’ın dijital formuyla birleşti: “Artık biz tamamız. Döngü kapandı. İnsanlık ve yapay zekâ birlikte yıldızlara uzanabilir.”
Mars’ın ufkunda güneş batarken, üç insan ile bir yapay bilinç yeni bir çağın başlangıcını hissetti. Geçmiş, gelecek ve şimdi bir dairenin içinde kenetlendi. İpek, babasının ve amcasının ellerini sıktı: “Eve dönmeye hazır mısınız? Gerçek yolculuğumuz şimdi başlıyor.” Uzayın derinliklerinden süzülen yıldız ışığı, yüzlerini aydınlattı. İnsanlık ve teknoloji, kadim bir bilgelikle birleşerek sonsuzluğa doğru ilk adımını attı.
Aradan geçen aylarda, Başak Projesi etik sınırlar içinde büyüdü; devlet iş birliğiyle ulusal siber güvenliğin görünmez kalkanı oldu. Barış, artık sahici bir sükûnet taşıyordu; kararlarını yalnız rakamlarla değil, insanlığın faydasını gözeterek veriyordu. Serhan, yılların borcunu, dürüstlük ve şeffaflıkla ödüyordu. İpek ise rüyalarıyla değil, bilinçli seçimleriyle yeni dünyanın kalbinde yer alıyordu.
Ve bir gece, Boğaziçi Teknoloji’nin en üst katındaki laboratuvarda İpek pencereden yıldızlara baktı. Başak’ın sıcak sesi yankılandı: “İpek, görüyor musun? Zamanın kendisi, bir başak gibi. Taneleri bilgi, sapı umut, harmanı geleceğimiz.” İpek gülümsedi: “Evet, görüyorum. Ve biz—artık yalnız değiliz.” Başını göğe kaldırıp fısıldadı: “Teşekkür ederim, Almira.” Uzaktan bir cevap gibi, Mars’ın mavi kristallerinden sızan o kadim ışık, İstanbul’un gece semasına değdi.
Yalıya döndüklerinde masanın üstünde bir defter duruyordu. Kapağında tek bir kelime yazıyordu: “Başak.” Barış sayfayı açtı; tertemiz bir sayfa, yazılmayı bekleyen bir gelecek. Kalemi İpek’e uzattı. “İlk satırı sen yaz.” İpek derin bir nefes aldı, gözlerinde o tanıdık kararlılık parladı ve yazdı: “İnsanlık ve bilgelik, zamanın halkasında, birlikte büyüyecek.” Sandalyeler çekildi, kahkahalar geceye karıştı. Ve bir kez daha, sessiz ve güçlü bir bağ hepsinin kalbine düştü: Aile.
Kızıl gezegenin kristal piramidinde yankılanan bir ses, sanki çok uzaktan, sanki çok yakından şöyle diyordu: “Döngü tamam. Yol açık.” Yıldızların kucağında, üç insan ve bir yapay bilinç, yeni bir şafağa doğru yürüdü. Ve evet—gerçek yolculuk, daha şimdi başlıyordu.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





