Bir gecede yanan kamp ve tek kelime: “İmkânsız”ın bedelini kim ödedi?
Patlama.
Yunan kampı yanıyordu.
Geceydi. Karanlık, alev, duman… Her şey birbirine girmişti. Çadır bezleri alev alıyor, direkler devriliyor, rüzgâr kıvılcımları bir yerden alıp öbür yere savuruyordu.
Askerler koşuyordu.
Birinin sesi yırtılıyordu: “Yardım edin!”
Başka bir ses, neredeyse bir yakarış gibi: “Yaralılar var!”
“Su, su getirin!”
Kaos… tam kaos.
O an yerde birini gördüm: General Konstantinos.
Sırt üstü yatıyordu. Üzerinde yanık izi yoktu, kan yoktu. Ama… hareket edemiyordu. Sanki bedeninin içine bir taş konmuştu da onu yerinden kıpırdatmıyordu.
Gözleri açıktı.
Gökyüzüne bakıyordu ama görmüyordu.
Sadece düşünüyordu.
Dudakları, sanki tek bir kelimeyi çiğniyormuş gibi aralandı.
“Nasıl?”
Binbaşı Dimitris koşarak yanına geldi. Dizlerinin üstüne çöktü.
“Efendim?” dedi. Sesi çatladı. “Efendim yaralı mısınız?”
Konstantinos dudaklarını zorla oynattı.
“İmkânsızdı…” dedi, fısıltıyla. “Bu… bu imkânsızdı…”
Dimitris etrafına baktı. Alev, duman, çığlıklar.
“Efendim? Kalkmalısınız. Burası güvenli değil!”
Ama Konstantinos hareket etmedi.
Sadece aynı kelimeyi tekrarladı, sanki onu anlamaya çalışarak:
“İmkânsızdı…”
Oysa on iki saat önce… aynı kamp, bambaşka bir dünyaydı.
Gündüzdü.
Güneş parlak, hava açık, rüzgâr hafifti. Askerler yemek yiyordu. Çadırlar temizdi. Nöbet değişimleri düzenli, sesler kontrollüydü.
Normal bir gündü.
Komuta çadırında General Konstantinos haritaya bakıyordu.
Yanında üç subay vardı: Yarbay Andreas, Binbaşı Dimitris ve Yüzbaşı Nikos.
Andreas haritada parmağını gezdirerek konuştu:
“Pozisyonumuz mükemmel, efendim. Kuzeyimizde dağlar, güneyimizde nehir, doğuda hendekler…”
Parmağı batıya doğru kayınca Nikos tamamladı:
“Batıda da… bataklık.”
Konstantinos başını salladı.
Dimitris, sanki son cümleyi mühürler gibi ekledi:
“Türkler buraya ulaşamaz. Coğrafya izin vermez, efendim.”
Andreas gülümsedi. Gülümsemesi kendinden emindi.
“Doğa bizim en güçlü müttefikimiz.”
Konstantinos geriye yaslandı. Elinde bir fincan kahve vardı; yüzü rahattı. Bir komutanın en tehlikeli anı, bazen en rahat olduğu andır.
“Kaç gündür buradayız?” diye sordu.
Nikos hemen cevap verdi:
“On yedi gün, efendim.”
“Ve tek bir Türk saldırısı?”
“Hiç, efendim.”
Konstantinos kahvesinden bir yudum aldı.
“Çünkü biliyorlar… burası alınamaz.”
Subaylar başlarını salladı.
“Kesinlikle, efendim.”
O saatlerde o çadırın içinde, “imkânsız” kelimesi bir bilgi gibi duruyordu. Sanki bir mühendis hesabı, sanki bir taşın ağırlığı kadar kesin.
Kimse o kelimeyi tartmadı.
Kimse, “Bu kelime bizi rahatlatıyor mu, yoksa körleştiriyor mu?” diye sormadı.
Altı saat önce… öğleden sonra güneş batmaya başlamıştı.
Keşif devriyesi döndü.
Çavuş Petros komuta çadırına koştu. İçeri girdiğinde nefes nefeseydi. Alnı terden parlıyordu.
“Efendim?”
Konstantinos başını kaldırdı.
“Evet, Petros.”
“Türk hareketi var, efendim.”
Bir an sessizlik oldu. O sessizlikte üç subayın da kaşları aynı anda kalktı.
“Nerede?” diye sordu Konstantinos.
Petros tereddüt etti. Sanki söyleyeceği yerin kendi ağzını yakacağından korkuyor gibiydi.
“Batıda, efendim.”
“Batıda mı?” Andreas’ın kaşları çatıldı. “Bataklıkta mı?”
“Evet, efendim.”
Önce bir duraklama… sonra hafif bir gülüş. Alaylı değil belki; ama küçümseyen. İnsan bazen korktuğu şeye güler. Bazen de inandığı şeye.
Nikos güldü:
“Bataklıktan mı? Ciddiler mi?”
Petros başını salladı.
“Görünüşe göre, efendim. Askerler gördü. Hareket var.”
Konstantinos kalemini bıraktı.
“Kaç kişi?”
“Tam bilemiyoruz, efendim… ama çok görünüyor.”
Petros durdu, sesini alçalttı.
“Bilmiyoruz, efendim.”
Andreas ayağa kalktı.
“Efendim bu mantıklı değil. Bataklık geçilemez. Toprak yumuşak. Batarsınız.”
Konstantinos sakin bir sesle:
“Biliyorum.”
“O zaman ne yapıyorlar?” Andreas’ın sesinde sabırsızlık vardı.
Konstantinos omuz silkti.
“Bilmiyorum. Muhtemelen yanılma.”
Petros’a döndü:
“Emin misin? Türk askeri gördün mü?”
Petros başını öne eğdi.
“Kesin değilim efendim. Uzaktaydılar ama… hareket vardı.”
Konstantinos derin nefes aldı.
“Bir devriye daha gönder. Kontrol etsinler.”
Sonra, sesini yumuşatarak ama kendinden emin bir son cümleyle ekledi:
“Ama endişelenmeyin beyler. Bataklıktan ordu geçemez.”
“Anlaşıldı, efendim.”
Petros çıktı.
Subaylar geri oturdu, ama artık tamamen rahat değillerdi. Bir şey garip gelmişti. Haritadaki çizgiler yerinde duruyordu, ama insanın içindeki çizgi hafiften titremişti.
Üç saat önce… güneş batmış, akşam çökmüştü.
İkinci devriye döndü.
Bu sefer üç asker geldi. Hepsi çamurluydu. Hepsi yorgundu. Hepsi endişeliydi; o endişe yüzlerinde bir leke gibi duruyordu.
Komuta çadırına girdiler.
Konstantinos ayağa fırladı.
“Ne gördünüz?”
Askerlerden biri, Er Stavros, konuştu. Yutkundu. Sanki boğazından kelimeler değil de taş geçiyordu.
“Efendim… Türkler bataklıktalar.”
“Kaç kişi?” dedi Konstantinos.
“Çok efendim. Yüzlerce… belki binlerce.”
Andreas öne eğildi.
Stavros yeniden yutkundu.
“Efendim… görmedik ama…”
“Ama ne?” Dimitris’in kaşları çatıldı.
“Bir şeyler taşıyorlar, efendim. Büyük şeyler. Tahta platformlar üzerinde.”
Çadırın içindeki hava ağırlaştı.
“Platformlar mı?” Dimitris tekrarladı.
“Evet efendim. Geniş tahtalar bataklığın üzerine koyuyorlar. Üzerinde yürüyorlar.”
Konstantinos’un yüzü dondu. Bir an sanki bütün kanı çekildi.
“Bekle… ne?”
“Tahta platformlar, efendim. Yumuşak toprağa koyuyorlar. Ağırlığı dağıtıyor… batmıyorlar.”
Andreas yavaşça oturdu.
“Bu… bu imkânsız.”
Stavros, titreyen bir inatla ısrar etti:
“Gördük efendim. Kendi gözlerimizle. Yüzlerce asker platformlarla… yavaş yavaş ama ilerliyorlar.”
Konstantinos alnını ovuşturdu. Başının ağrıdığını ilk kez o kadar belirgin gördüm. Çünkü bu ağrı, sadece beden ağrısı değildi. İnancın çatlamasıydı.
“Ne kadar yakınlar?”
“Şu anda yaklaşık üç kilometre, efendim.”
“Üç kilometre mi?” Nikos ayağa fırladı.
“Evet efendim. Hızları yavaş. Çok yavaş ama durmadan ilerliyorlar.”
Konstantinos haritaya baktı. Bataklığı parmağıyla işaret etti. Kendi kendine hesap yaptı; gözleri büyüdü.
Dimitris, sanki komutanın zihnindeki hesabı tamamladı:
“Altı-sekiz saat, efendim.”
Konstantinos başını kaldırdı.
Sekiz saat…
Saatine baktı.
“Sekiz saat sonra… 04.30…”
“Şafaktan önce…” diye fısıldadı. “Hayır.”
Andreas yanına geldi.
“Efendim ne yapacağız?”
Konstantinos cevap vermedi. Düşünüyordu. Hızlı düşünüyordu. Ama bazı kararlar, hızlı düşünsen bile ağır gelir.
Nihayet konuştu:
“Batıya takviye gönderin. Şimdi.”
“Kaç kişi efendim?” Dimitris sordu.
“İki yüz asker. Toplarla pozisyon alacaklar. Bataklığın kenarında. Türkler çıktığında durduracaklar. Ateş edecekler.”
“Anlaşıldı, efendim.”
Subaylar dışarı koştu.
Konstantinos tek kaldı.
Haritaya baktı.
O bataklığa… “imkânsız” dediği bataklığa.
Ve çok düşük bir sesle, kimseye değil kendine söyledi:
“Hayır… olamaz… olamaz…”
Şimdi yine geceydi.
Alev, duman, kaos.
Konstantinos yerdeydi.
Dimitris yanındaydı.
“Efendim, kalkın lütfen…”
Konstantinos yavaşça döndü. Dimitris’e baktı.
Gözleri boştu.
“Yaptılar,” diye fısıldadı.
“Efendim?”
“Yaptılar. Gerçekten yaptılar.”
“Evet efendim… geldiler.”
Konstantinos başını iki yana salladı. Sanki “nasıl” kelimesi kafasının içinde bir çekiç gibi vuruyordu.
“Ama nasıl… nasıl?”
Dimitris cevap veremedi.
Çünkü o da bilmiyordu.
Kimse bilmiyordu.
Sekiz saat önce Türkler üç kilometre uzaktaydı. Bataklıktaydı. “İmkânsız” bataklıktaydı.
Ama şimdi buradaydılar.
Kampın içindeydiler.
Ve her şey yanıyordu.
Uzakta bir çığlık: “Türkler! Türkler geliyor!”
Dimitris başını çevirdi. Karanlıkta yürüyen siluetler gördü. Yüzlercesi… sessizce, kararlı bir şekilde.
Sanki gecenin kendisi yürüyordu.
Nasıl getirdiler?
Nasıl taşıdılar?
Nasıl geçtiler?
Cevap yoktu.
Sadece gerçek vardı: Geldiler. “İmkânsız” olanı yaptılar.
Dimitris Konstantinos’u kaldırdı.
Zorla.
“Efendim gitmeliyiz. Şimdi.”
Konstantinos ayaklarının üzerinde sallandı. Etrafına baktı.
Cehennem gibi.
Çadırlar yanıyor, askerler kaçışıyor, Türk askerleri ise sessizce ilerliyordu. Ölümcül bir düzenle.
“Nereye?” diye fısıldadı Konstantinos.
“Doğuya, efendim. Hendeklere. Orası hâlâ güvenli.”
“Güvenli mi?” Konstantinos acı acı güldü. “Hiçbir yer güvenli değil, Dimitris. Anlamıyor musun? Hiçbir yer.”
Ama Dimitris onu sürükledi.
Karanlığa, dumana, kaosa.
On saat önce… öğleden sonra.
Yunan mühendis çadırında Albay Georgios haritaya bakıyordu. Yanında iki mühendis vardı.
“Bataklığın derinliği?” diye sordu Georgios.
Mühendis Kostas cevap verdi:
“Değişken, efendim. Bazı yerlerde 30 santim, bazı yerlerde iki metre.”
“Taşıma kapasitesi?”
“0, efendim. Yumuşak toprak, çamur… ağır olan her şey batar. Bir adam yavaş yürürse belki geçer. Ama ağır yük taşırsa batar.”
“Top?” dedi Georgios.
Kostas güldü; gülüşü, emin bir meslek gülüşüydü.
“Top mu, efendim? İmkânsız. Bir top en az sekiz yüz kilo. Bataklık beş metrede boğar.”
Georgios başını salladı.
“Demek Türkler oradan geçemez.”
“Kesinlikle geçemez, efendim.”
Georgios haritayı katladı.
“O zaman endişe gereksiz.”
Çadırdan çıktı. Güneş parlıyordu. Her şey normaldi. Her şey güvendeydi.
Ama aynı anda… beş kilometre batıda, bataklığın kenarında Türk kampında Yüzbaşı Kemal subaylarıyla toplantıdaydı.
“Kaç platform hazır?” diye sordu.
Teğmen Hasan cevapladı:
“Üç tane, efendim. Boyutları: her biri iki metre uzunluk, bir metre genişlik, kalınlık on beş santim. Ağırlık… yaklaşık kırk kilo.”
Kemal başını salladı.
“Test ettiniz mi?”
“Evet efendim. Bir platformu dört adam taşıyabiliyor. Ağırlık dağılıyor, batmıyor.”
“Peki top?”
Hasan tereddüt etti.
“Top için altı platform gerekiyor, efendim. Yan yana koyup geniş yüzey yaratıyoruz. Ağırlık dağılıyor.”
Kemal gözlerini Hasan’a dikti.
“Test edildi mi?”
“Evet efendim. Deneme yaptık. Çalıştı.”
“Emin misin?” Kemal’in sesi sert değildi; ama kesinlik istiyordu.
“Evet efendim. Top platformun üzerinde durdu. Batmadı.”
“Kaç saniye?”
“Otuz saniye, efendim.”
“Sadece otuz saniye mi?”
Hasan yutkundu.
“Evet efendim. Daha fazla kalırsa yavaşça batmaya başlıyor.”
Kemal kaşlarını çattı.
“Demek platformlar hareket etmeli. Durmamalı.”
“Evet efendim.”
“Ne kadar hızlı?”
“Sürekli hareket, efendim. Koy, geç. Topla öne taşı. Tekrar koy. Tekrar geç.”
Kemal düşündü.
“Bu… tüm bataklığı geçmek ne kadar sürer?”
Teğmen Osman konuştu:
“Hesaplamalarımıza göre, efendim… altmış yedi saat.”
“Çok uzun,” dedi Hasan, hemen ekledi, “biliyoruz efendim ama başka yol yok.”
Kemal uzun süre sessiz kaldı.
Sonra kararını verdi:
“Bu gece başlıyoruz. Saat 21. Ay yok. Karanlık tam olacak. Yunanlılar görmeyecek.”
“Anlaşıldı, efendim.”
Kemal son bir cümle söyledi. O cümle, o gecenin ahlâkı gibiydi:
“Ses yok. Tek bir ses… her şeyi bitirir.”
“Evet, efendim.”
Beş saat önce… akşam.
Bataklığın kenarı karanlıktı. Yalnız yıldızlar vardı.
Türk askerleri sıralanmıştı. Sessizce, disiplinle. Her birinin elinde bir platform.
Kemal önlerinde durdu. Çok alçak sesle konuştu. Sanki sözler bile bataklığa batacakmış gibi.
“Askerler… Bu gece tarih yazacağız.”
Bir nefeslik duruş.
“Yunanlılar ‘imkânsız’ diyor. ‘Bataklık geçilemez’ diyor.”
Kısa bir duraklama.
“Biz göstereceğiz: Mümkün.”
Bataklığa baktı.
“İlk grup… hazır mısınız?”
“Hazırız, efendim.”
“İlerleyin.”
İlk on asker platformları aldı. Bataklığa girdi.
Yavaşça platform koydu. Üzerine bastı.
Tuttu.
İkinci platformu koydu.
Oraya geçti.
Birinci platformu topladı.
Öne taşıdı.
Tekrar koydu.
Yavaş.
Çok yavaş.
Ama ilerliyorlardı.
Kemal izledi. Nefesini tuttu.
Bir metre… iki metre… beş metre… on metre…
Çalışıyordu.
Gerçekten çalışıyordu.
Hasan yanına geldi.
“Efendim… başarıyorlar.”
Kemal başını salladı.
“Evet. Ama bu sadece başlangıç. Asıl mesele üç kilometre.”
“Başaracaklar, efendim. Türk askeri her şeyi başarır.”
Kemal çok küçük bir gülümseme verdi.
“Umarım, Hasan. Umarım.”
Gece yarısı… bataklığın ortası.
Karanlık, soğuk, ıslak.
Askerler ilerliyordu.
Platform geç… topla… taşı… koy… geç…
Tekrar.
Tekrar.
Tekrar.
Yorucuydu.
Eller titriyordu. Bacaklar ağrıyordu. Ama kimse durmadı. Kimse şikâyet etmedi.
Bir asker kaydı. Suya düştü.
Hemen arkadaşları yakaladı. Çıkardılar.
Devam ettiler.
Sessizce.
Aynı gece… Yunan kampında Konstantinos uyuyordu.
Rahat bir uyku. Derin bir uyku.
Beş yüz metre ötede Türkler ilerliyordu.
Platform platform.
Adım adım.
Sessizce.
Sabah 03:00.
Bataklığın son kısmı.
Türk askerleri neredeyse çıkmıştı. Son iki yüz metre.
Kemal öndeydi.
Toplar için altı platform yan yana kondu. Ağırdı. Çok ağır.
Platformlar eğildi ama tuttu.
Kemal fısıldadı:
“Hızlı. Durmayın.”
Askerler platformları ileri aldı. Hızlı ama dikkatli.
Top sallandı. Neredeyse düşecekti. Askerler yakaladı.
Tutttular.
İlerlediler.
03:45…
Son platform.
Son adım.
Kemal kuru toprağa çıktı.
Bataklığın karşı tarafına döndü.
Arkasına baktı.
Tüm ordu çıkıyordu. Platformlarla, toplarla…
Başardılar.
İmkânsız olanı başardılar.
Hasan yanına geldi.
“Efendim… yaptık.”
Kemal başını salladı.
“Evet, Hasan. Yaptık.”
Öne baktı.
Beş yüz metre uzakta Yunan kampı görünüyordu. Işıklar yanıyordu, çadırlar seçiliyordu.
Ve hiçbir şeyden haberleri yoktu.
Hiçbir şeyden.
“Topları hazırlayın,” dedi Kemal. “Nişan alın. Beş dakika içinde… ateş.”
“Evet, efendim.”
03:50.
“Ateş.”
İlk top patladı.
Mermi havada vızıldadı.
Yunan kampına doğru…
Ve patlama.
Çadırlar yıkıldı.
Ateş başladı.
Kaos başladı.
Ve biz… o kaosun içine uyandık.
Sabah 06:00.
Güneş doğduğunda, Yunan kampı artık kamp değildi.
Harabeydi.
Yanmış çadırlar. Dağılmış eşyalar. Yorgun yüzler.
Konstantinos hendekteydi.
Yaşıyordu.
Ama içi… sanki donmuştu.
Yanında elli asker vardı.
Dün dört yüz kişi olan yerde elli kişi…
Dimitris yanına oturdu.
“Efendim?” Sesi kırık çıktı. “Sabah oldu.”
Konstantinos başını kaldırmadı.
“Biliyorum.”
“Türkler geri çekildiler. Gittiler.”
“Biliyorum.”
Dimitris bekledi. Sonra:
“Efendim geri dönmeliyiz. Kampa hasar değerlendirmesi yapmalıyız.”
Konstantinos nihayet baktı. Gözleri kırmızıydı.
“Neden, Dimitris?”
“Efendim?”
“Neden geri dönelim? Görmek için mi? Kaybımızı saymak için mi?” Durdu. “Ben zaten biliyorum. Her şeyi kaybettik.”
Dimitris’in boğazı düğümlendi.
“Efendim… gitme emri vereceğim. Rapor yazacağım ve…” sesi daha da kırıldı, “kariyerim bitecek.”
Uzun bir sessizlik.
Sonra Konstantinos ağır ağır ayağa kalktı.
“Ama önce,” dedi, “bir şeyi bilmem lazım.”
“Nedir, efendim?”
Konstantinos’un yüzünde, acıyla karışık bir kararlılık vardı:
“Nasıl.”
Saatler sonra bataklığın kenarı…
Konstantinos, Dimitris ve on asker incelemeye gitmişti.
Bataklığa baktılar. Sakin, durgun, tehlikeli.
“Buradan geçtiler…” Dimitris fısıldadı.
“İmkânsız…” dedi biri.
Konstantinos başını salladı.
“Ama yaptılar.”
Bir asker bağırdı:
“Efendim! Burada bir şey var!”
Koştular.
Suda yüzen bir şey… tahta.
Geniş bir tahta.
Konstantinos eğildi. Yakaladı. Çıkardı.
Ağırdı. Islak. İki metre uzunluk, bir metre genişlik…
“Bu ne?” diye sordu.
Dimitris inceledi. Parmakları kenarlarda gezindi.
“Bir platform, efendim. Bakın… buralar düzgün kesilmiş. Birleşme yerleri var. Ve burada…” Halat izlerini gösterdi.
Konstantinos gözlerini kıstı.
“Platform mu?”
“Evet efendim. Sanırım bunu kullandılar.”
“Nasıl?”
“Suya koydular. Üzerine bastılar. Ağırlık dağıldı. Batmadılar.”
Konstantinos tahtaya baktı. Sonra bataklığa. Sonra tekrar tahtaya.
“Bir platform… sadece bir kişiyi taşır.”
“Evet efendim.”
“Peki top?”
Dimitris düşündü.
“Birden fazla platform. Yan yana… geniş yüzey.”
Konstantinos başını iki yana salladı.
“Ama top çok ağır. Batması lazım.”
“Evet efendim… eğer durursa. Ama eğer durmazsa…”
Dimitris’in gözleri parladı. Bir bulmaca çözülür gibi.
“Eğer sürekli hareket ederse. Platform koy… geç… topla… öne taşı… tekrar koy…”
Konstantinos dondu.
“Demek durmaksızın hareket…”
“Evet efendim. Hiç durma.”
“Ne kadar sürer?”
Dimitris bataklığa baktı. Üç kilometreyi gözünde ölçtü, hesabı zihninde yaptı.
“Altmış yedi saat, efendim.”
Konstantinos geri yaslandı.
“Alt-mış yedi…”
Yutkundu.
“Ve biz…” dedi, sesi kısıldı. “Biz hiçbir şey duymadık.”
Konstantinos platformu yere bıraktı. Oturdu. Başını iki eli arasına aldı.
“Deha…” dedi. “Saf deha.”
Dimitris yanına çömeldi.
“Efendim… biz ‘imkânsız’ dedik. Onlar ‘nasıl yaparız?’ dedi.”
Konstantinos başını kaldırdı.
“Biz coğrafyayı engel gördük. Onlar çözüm aradı. Buldu.”
Dimitris başını eğdi.
“Efendim, bu bizim hatamız değil. Kimse bunu tahmin edemezdi.”
“Hayır!” Konstantinos bir anda yükseldi. Bağırışı öfke değil, iç yangınıydı.
“Bizim hatamız. Benim hatam.”
Ayağa fırladı.
“Mühendislerim dedi ‘imkânsız’. Ben inandım. Sorgulamadım. Alternatif aramadım.”
Yumruklarını sıktı.
“Keşif raporları geldi. Türk hareketi… ben dikkate almadım. Güldüm.”
Sesi kırıldı.
“Ve şimdi askerlerim öldü. Kamp yandı. Pozisyon kaybedildi.”
Bir asker çekingen konuştu:
“Efendim… biz bilmiyorduk ki…”
Konstantinos döndü.
“Bilmemiz gerekiyordu. Bizim işimiz bu: düşünmek, tahmin etmek, hazır olmak.”
Nefes aldı. Daha sakindi şimdi.
“Ama biz yapmadık. Çünkü… emindik. Kendimizden çok emindik.”
Üç gün sonra… geçici karargâh, on kilometre güneyde.
Konstantinos masadaydı. Önünde kâğıt, kalem.
Başlık attı:
“Resmî Rapor — 18 Kasım 1921 — Bataklık Cephesi”
Yazmaya başladı. Durdu. Sildi. Tekrar başladı. Yine durdu.
Nasıl yazacaktı? Nasıl anlatacaktı?
Dimitris içeri girdi.
“Efendim? Kayıp raporu.”
Dosyayı bıraktı.
Konstantinos açtı, okudu. Yüzü soldu.
“347 ölü…”
“Evet, efendim.”
“128 yaralı…”
“Evet.”
“Dört top kaybedildi…”
“Evet, efendim.”
“Cephanenin yarısı yandı…”
Dimitris ekledi:
“İletişim kesik. Onarım için bir hafta gerekir.”
Konstantinos dosyayı kapattı.
“Bir gece,” dedi, boşluğa bakarak. “Sadece bir gece… ve her şey gitti.”
Dimitris sessizce bekledi.
Konstantinos kalemi aldı.
“Atina’ya rapor göndereceğim. Gerçeği yazacağım.”
“Efendim… belki bazı detayları—”
“Hayır.” Konstantinos keskin baktı. “Yalan yazmayacağım. Gerçeği yazacağım. Acı da olsa.”
Yazmaya başladı:
“Komutanlık Merkezi, Atina. 18 Kasım 1921 gecesi Türk birlikleri tahmin edilemeyen bir rota kullanarak pozisyonumuza saldırdı…”
Durdu. Kalemi titredi.
Devam etti:
“Saldırı rotası Batı Bataklığı. Askerî danışmanlarımız bu rotayı imkânsız olarak değerlendirmişti. Yanıldık…”
Sonra platformları yazdı. Ölçüleri yazdı. Tahmini platform sayısını yazdı. Sürekli hareketi yazdı. Topların parçalara ayrılıp taşınmasını yazdı.
Ve en zor satıra geldi.
“Bu başarısızlığın sorumlusu benim. Uyarılar aldım. Dikkate almadım…”
Mührü bastı:
“Saygılarımla, General Konstantinos Papadopulos.”
Dimitris’e uzattı.
“Gönder. Şimdi.”
“Efendim… emin misiniz?”
“Evet.”
Dimitris dosyayı aldı, çıktı.
Konstantinos yalnız kaldı.
Pencereden dışarı baktı. Askerler yeni kampı kuruyordu.
Ama gözlerinde bir şey eksikti: güven.
Moral.
Umut.
Bataklık gecesi… onları da değiştirmişti.
Beş gün sonra… Atina, Savaş Bakanlığı.
Büyük toplantı odasında General Metaksas raporu okudu. Sonra masaya bıraktı.
“Beyler,” dedi, “bu bir felaket.”
Diğer generaller başlarını salladı.
“Bataklıktan mı?” diye sordu biri. “Gerçekten mi?”
“Rapor öyle diyor.”
Bir general, şaşkınlıkla:
“Ama Konstantinos uzman bir komutandır. Nasıl böyle bir hata yapar?”
Metaksas raporu yeniden eline aldı.
“İmkânsız diye düşündü. Hepimiz düşündük.”
Sessizlik.
“Peki şimdi ne yapacağız?” diye sordu bir albay.
“Konstantinos’u geri çağıracağız,” dedi Metaksas. “Soruşturma olacak.”
“Ceza mı?”
Metaksas düşündü.
“Bilmiyorum. Ama bu raporda bir şey var: dürüstlük. Suçu kabul etmiş.”
Yine de sesindeki ağırlık kaybolmadı:
“Ama askerlerimiz öldü.”
Başını salladı.
“Fakat asıl soru şu: başka komutanlarımız da aynı hatayı yapıyor mu?”
Kaşlar kalktı.
“Ne demek istiyorsunuz?”
Metaksas ayağa kalktı, haritaya yürüdü.
“Belki sorun sadece Konstantinos değil. Belki bizim düşünce şeklimiz.”
Parmağını haritaya vurdu.
“Biz ‘imkânsız’ diyoruz. Türkler ‘nasıl yaparım?’ diyor.”
Döndü.
“Biz coğrafyaya güveniyoruz. Onlar yaratıcı çözüm buluyor.”
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra albay sordu:
“Ne öneriyorsunuz?”
Metaksas raporu kaldırdı.
“Bu rapor tüm komutanlara gönderilecek. Okuyacaklar. Öğrenecekler.”
Ve cümlesini net bitirdi:
“Asla ‘imkânsız’ demeyin. Özellikle düşman için.”
İki hafta sonra… Türk kampı.
Kemal terfi almıştı. Şimdi Binbaşı Kemal olarak subaylarıyla oturuyordu.
Hasan sordu:
“Efendim… doğru mu? Yunanlılar pozisyon değiştirdi.”
“Evet,” dedi Kemal. “Geri çekildiler. Otuz kilometre.”
Osman güldü:
“Demek korkuyorlar.”
Kemal gülümsedi, ama gözleri ciddi kaldı.
“Yunanlılar aptal değil. Sadece hazırlıksız yakalandılar. Bir daha aynı hatayı yapmayacaklar.”
Hasan başını salladı.
“Demek bir daha bataklık taktiği işe yaramaz.”
“Hayır,” dedi Kemal. “Bir kez işe yarar. İkinci kez beklerler.”
“Her seferinde farklı bir şey,” dedi Hasan.
“Evet,” dedi Kemal. “Düşman bizi tahmin edemez. Her savaş farklıdır.”
Aynı gün Konstantinos geri çağrılmıştı. Atina’daydı. Soruşturma odasında.
Karşısında üç general vardı. Ortada Metaksas.
“Konstantinos,” dedi, “raporunuzu okuduk.”
“Evet, efendim.”
“Dürüst bir rapor.”
“Teşekkür ederim, efendim.”
Metaksas öne eğildi.
“Tekrar olsa ne yapardınız?”
Konstantinos düşündü. Sesi sakin çıktı, ama içinde kırık bir yer vardı.
“Her uyarıyı ciddiye alırdım. Her raporu araştırırdım. Hiçbir rotaya imkânsız demezdim. Düşmanı asla küçümsemezdim. Onların zeki olduğunu varsayardım.”
Metaksas başını salladı.
“İyi.”
Durdu.
“Ceza olarak üç ay görevden uzaklaştırılacaksınız.”
Konstantinos başını eğdi.
“Anladım, efendim.”
“Üç ay sonra geri döneceksiniz. Yeni göreviniz: taktik eğitim merkezi.”
Konstantinos’un gözleri büyüdü.
“Efendim?”
“Hatalarınızdan öğrendiniz,” dedi Metaksas. “Şimdi başkalarına öğretin. Aynı hatayı yapmasınlar.”
Konstantinos yutkundu.
“Teşekkür ederim, efendim.”
“Teşekkür değil,” dedi Metaksas. “Görev zor. Çünkü kimse başarısızlığını anlatmayı sevmez.”
Konstantinos’un sesi kararlıydı:
“Anlatacağım. Herkes bilmeli. Bu hata bir daha olmamalı.”
Altı ay sonra… Atina Taktik Eğitim Merkezi.
Sınıfta otuz genç subay vardı.
Konstantinos önlerinde duruyordu. Tahtada bir harita: bataklık haritası.
“Beyler,” dedi, “bugün size bir hikâye anlatacağım. Kendi hikâyem.”
Salonda sessizlik oldu.
Tahtadaki haritanın üzerinde parmağını gezdirdi:
“18 Kasım 1921… Ben bu pozisyondaydım. Kuzey dağlar… güney nehir… doğu hendekler… batı…”
Batıda durdu.
“Batı: bataklık.”
“Efendim, ne oldu?” diye sordu bir subay.
Konstantinos onlara baktı. Uzun bir bakış.
“Bir kelime oldu,” dedi.
“Kelime mi, efendim?”
“Evet. Tek bir kelime. O kelime her şeyi kaybettirdi.”
“Hangi kelime?”
Konstantinos tahtaya büyük harflerle yazdı:
“İMKÂNSIZ”
“Bu kelime,” dedi, “askerimin 347’sinin hayatına mal oldu.”
Sessizlik ağırlaştı.
Sonra platformları anlattı. Sessizliği anlattı. Yedi saati anlattı. Topların parçalanmasını anlattı.
Sınıf not aldı.
Biri sordu:
“Efendim, siz tahmin edemediniz mi?”
Konstantinos durdu.
“Hayır,” dedi. Sesi kırıldı. “Çünkü ben ‘imkânsız’ dedim.”
Başka biri:
“Mühendisleriniz de ‘imkânsız’ dedi…”
“Evet,” dedi Konstantinos. “Ve ben bunun arkasına saklandım.”
Tahtayı sildi.
“Bu hikâyeden çıkaracağınız ders ne?”
Bir subay:
“Asla ‘imkânsız’ demeyeceğiz.”
Konstantinos başını salladı.
“Daha derin.”
Başka bir subay:
“Düşmanı küçümsemeyeceğiz.”
“Yaklaştınız,” dedi. “Ama yetmez.”
Sınıfa baktı.
“Ders şu: Düşman sizin bildiğiniz kurallarla oynamak zorunda değil. Yeni kural icat edebilir. Siz hazır değilseniz… kaybedersiniz.”
Yıllar geçti.
Konstantinos emekli oldu. Küçük bir evde yaşadı.
Bir gün eski arkadaşı Georgios geldi. Oturdular, çay içtiler.
“Orduda seni özledik,” dedi Georgios.
“Ben de özledim,” dedi Konstantinos. “Ama taktik merkezinde iyi iş yaptım.”
“Kaç komutan eğittin?”
“İki yüzden fazla.”
“Hepsi bataklık hikâyeni biliyor.”
Konstantinos başını salladı.
“Evet. Hepsine anlattım.”
“Zor olmalı.”
Konstantinos çayını yudumladı.
“İlk zamanlar zordu… sonra alıştım. Çünkü gerekli.”
Durdu.
“Başkaları aynı hatayı yapmasın.”
Georgios sordu:
“O geceyi düşünüyor musun?”
Konstantinos pencereden dışarı baktı.
Uzun bir sessizlik.
“Her gün,” dedi. “Her gün düşünüyorum.”
“Neyi düşünüyorsun?”
“347 askeri… isimleri… yüzleri… aileleri.”
Sesi kısıldı.
“Eğer dinleseydim… eğer hazırlıklı olsaydım… belki yaşarlardı.”
Sonra en çok düşündüğü şeye geldi:
“O kelimeyi,” dedi. “İmkânsız. Ne kadar kolay söylüyoruz. Ne kadar hızlı inanıyoruz. Ve ne kadar pahalıya mal oluyor.”
Konstantinos yetmiş iki yaşındayken hastanedeydi.
Yaşlıydı, yorgundu, hastaydı.
Ziyaretçisi vardı: eski öğrencisi Andreas.
“Generalim… hocam,” dedi Andreas, “sizi görmek istedim.”
Konstantinos zayıf bir gülümseme verdi.
“Hoş geldin, Andreas.”
“Nasılsınız?”
“Yaşlıyım,” dedi, hafifçe güldü. “Ama hâlâ buradayım.”
Andreas oturdu.
“Hocam… size bir şey söylemek istiyorum.”
“Dinliyorum.”
“Geçen hafta sınırda bir durum vardı. Düşman beklenmedik bir rotadan geliyordu.”
Konstantinos dikkat kesildi.
“Danışmanlarım ‘imkânsız’ dedi. ‘O rotadan gelemezler’ dedi.”
“Ve sen?”
Andreas gülümsedi.
“Ben ‘kontrol edin’ dedim. ‘Hazırlık yapın’ dedim. Çünkü… bataklık dersini hatırladım.”
Konstantinos’un gözleri doldu.
“Ve haklıydım. Geldiler. Ama biz hazırdık. Kaybetmedik.”
Sessizlik.
Konstantinos elini uzattı. Andreas tuttu.
“Teşekkür ederim, hocam. O ders… hayatımı kurtardı.”
Konstantinos başını salladı.
“347 asker öldü,” dedi, neredeyse bir dua gibi. “Ama dersleri yaşıyor… seninle… başkalarıyla.”
Bir an durdu.
“Belki… belki bu yeterli.”
Konstantinos 1952’de öldü.
Cenazesinde iki yüzden fazla kişi vardı. Eski öğrencileri, komutanlar, askerler…
Konuşmalar yapıldı: “Dürüst bir generaldir. Hatalarından öğrendi. Başkalarına öğretti.”
Ama kimse tam olarak anlatmadı…
Bataklığın kenarında, elinde ıslak bir platform tutarken yüzüne çöken o ifadeyi…
“Nasıl?” diye fısıldadığı o anı…
Onu yalnız Dimitris biliyordu.
Ve Dimitris hiç konuşmadı.
Çünkü bazı anlar kelimeye sığmaz.
Sadece insanın içine yerleşir.
Bugün o bataklık hâlâ oradadır.
Sakin, durgun.
Bazen yerel rehberler turistleri götürür.
“Buradan,” derler, “Türkler geçti… platformlarla.”
“Gerçek mi?”
“Evet,” der rehber. “Gece… yedi saat… Yunanlılar hiç duymadı.”
İnanılmaz gelir.
Ama olmuştur.
Tarih kaydeder.
Fakat kaydetmediği şeyler de vardır: bir komutanın her sabah uyanıp aynı kelimeyi hatırlaması, her derste boğazında düğüm taşıması, her genç yüze bakıp içinden “Lütfen aynı hatayı yapma” demesi…
Kayıtlarda yoktur.
Kitaplarda yoktur.
Sadece rüzgârda kalır.
Bataklığın üzerinden esen rüzgâr sanki fısıldar:
“İmkânsız demeyin… asla.”
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






