Bir Hafta Sürer Dediler, 300 Gün Boyunca Dünyanın En Güçlü Ordusuna Diz Çöktüren Şehrin Sırrı Neydi?
Gökyüzü kurşuni bir griyle kaplıydı. 9 Ekim 1919 öğleden sonrasıydı ve Antep Hükümet Konağı önünde toplanan kalabalığın yüzünü, yaklaşan kışın soğuk nefesi kamçılıyordu. Rüzgâr sadece kuru yaprakları değil, aynı zamanda derin bir belirsizlik kokusunu da taşıyordu.
Hükümet konağının balkonunda, İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Sir Harry McFerson, elinde deri kaplı bir binici kırbacıyla duruyordu. Yanında, parlak üniforması içinde göğsü madalyalarla dolu Fransız Albay St. Marie vardı. Aşağıda, süngüleri gri gökyüzüne bakan İngiliz askerleri son hazırlıklarını yapıyor, yerlerini Fransız birliklerine devretmeye hazırlanıyorlardı.
General McFerson, kırbacıyla aşağıdaki Türk kalabalığını işaret etti. Yüzünde, imparatorluğun verdiği o tanıdık, küçümseyici gülümseme vardı.
“Bakın şunlara, Albay,” dedi, İngilizce sesi kasıtlı olarak yüksek perdeden çıkıyordu. “Sefiller. Yorgunlar ve en önemlisi, korkuyorlar. Hükümetleri bile onları unuttu.”
Fransız Albay St. Marie, tek gözlüğünü düzelterek gülümsedi.
“Endişelenmeyin, General. Majestelerinin hükümeti burayı bize devrettiği için minnettarız. Kilikya’nın bu incisi, Fransa’nın elinde parlayacak.”
McFerson kısa bir kahkaha attı.
“Parlamak mı? Belki. Ama size bir tavsiye, dostum: Bu insanlarla uğraşmak, sinekleri kovalamak gibidir. Vızıldarlar, rahatsız ederler ama ısıramazlar. Silahları yok, liderleri yok. Burayı teslim alırken tek bir mermi bile atmadık. Siz de atmayacaksınız.”
Cebinden gümüş tabakasını çıkardı, bir sigara yaktı. Dumanı, aşağıda soğuktan titreyen yaşlı bir Türk adamın üzerine doğru üfledi.
“Antep,” dedi General, kelimenin tadını çıkarırcasına. “Bir hafta. Eğer herhangi bir direniş olursa – ki sanmam – en fazla bir hafta dayanırlar. Sizin modern Fransız ordunuz. O muhteşem 75’lik toplarınız. Karşılarında ne var? Çakmaklı tüfekler ve paslı kılıçlar mı?”
İki komutan da bu alaylı espriye güldü.
Meydandaki Türk halkı ise sessizdi.
Ama bu sessizlik kabullenişin değil, fırtına öncesi havanın o boğucu sessizliğiydi. Kalabalığın arasında, başında eski bir kalpak, sırtında yıpranmış bir asker kaputu olan, keskin bakışlı bir adam duruyordu. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki, tırnakları avuçlarına batıyordu.
Kimse ona dikkat etmedi. Komutanlar onu görmedi bile. Oysa o adamın göğsünde atan kalp, yakında o Fransız toplarından daha gürültülü atacaktı. Adı Mehmet Sait’ti ama tarih onu Şahin Bey olarak yazacaktı.
Meydanın diğer tarafında, Fransız birlikleri şehre giriş yapmaya başlamıştı bile. Senegalli sömürge askerleri, başlarında kırmızı fesleri, ellerinde uzun süngülü tüfekleriyle ritmik adımlarla yürüyorlardı. Postallarının taş kaldırımda çıkardığı ses, rap, rap, rap, Antep halkının yüreğine inen balyoz darbeleri gibiydi.
Albay St. Marie, General McFerson’a döndü:
“Raporlarımıza göre Mustafa Kemal adında bir âsi, Anadolu’da bir şeyler planlıyormuş. Buraya etkisi olur mu?”
İngiliz General elini savurdu.
“Mustafa Kemal mi? Erzurum’da donuyor olmalı. Burası Güney, Albay. Burada kurallar farklı. Burada güç konuşur.”
General, Fransız tanklarının gürültüsünü işaret etti.
“Ve güç sizde.”
O akşam devir teslim töreni tamamlandı. İngiliz bayrağı indirildi, yerine Fransız bayrağı çekildi. (Türk bayrağı mı? O zaten çoktan indirilmiş, bir köşeye atılmıştı.)
Hükümet konağındaki ziyafet salonunda şampanyalar patlatıldı. Kristal kadehler tokuşturuldu. “Yeni zaferlere,” dedi Albay St. Marie kadehini kaldırarak, “ve medeniyetin bu barbar topraklara dönüşüne.” Masadaki subaylar hep bir ağızdan Sante! diye bağırdı.
Dışarıda ise yağmur başlamıştı. Soğuk, kemik donduran bir yağmur.
Ama Fransız karargâhındaki o sıcak odada, Albay’ın bilmediği bir istatistik vardı. Masasındaki istihbarat raporlarında yazmayan bir detay: O gün şehre giren 12 bin Fransız askerine ve Ermeni gönüllüsüne karşı Antep’in elinde ne vardı?
Matematiksel olarak hiçbir şey.
Halkın elinde toplamda sadece 150 kadar kullanılabilir tüfek vardı. Cephane kişi başı 10 mermi bile düşmüyordu. Top yok, makineli tüfek yok, düzenli ordu yok.
Albay St. Marie raporuna baktı ve gülümsedi. General haklıydı diye düşündü. Bir hafta bile sürmez. Sadece bir polis operasyonu olacak.
Ancak Albay’ın o anda bilmediği, o şampanyayı yudumlarken aklının ucundan bile geçirmediği bir gerçek vardı. O gün meydanda kalabalığın arasında yumruklarını sıkan o adam, Şahin Bey, sadece 20 kilometre ötede Kilis yolunda, bu ‘polis operasyonu’ dediği şeyi Fransız İmparatorluğu’nun en büyük kabusuna dönüştürmek üzereydi.
Ertesi sabah şehrin dar sokaklarında bir fısıltı dolaşmaya başladı. Önce kahvehanelerde, sonra cami avlularında, sonra evlerin kapı aralarında.
“Duydunuz mu? Fransızlar Ermeni Lejyonu ile birlikte gelmiş. Evleri basıyorlarmış. Namusa el uzatıyorlarmış.”
Bu fısıltılar korku değil, öfke yayıyordu.
Antep halkı savaştan yorgundu. Dünya Savaşı’nda binlerce evladını Çanakkale’de, Yemen’de, Galiçya’da kaybetmişti. Artık takati kalmamış gibi görünüyordu. İngiliz Generalin “ısıramazlar” dediği buydu: Yorgunluk.
Ama Fransızların yaptığı ilk hata, bu yorgunluğu teslimiyet sanmak oldu.
5 Kasım günü Akyol Karakolu önünde yaşanan bir olay bardağı taşıran son damla olacaktı. Fransız askerleri, yolda yürüyen bir Türk kadının peçesini yırtmaya kalkıştığında, o ana kadar ölü sanılan şehirde bir damar attı.
Bir anda, yerden biter gibi taşlar ve sopalar havada uçuştu. Olay küçüktü, belki askeri açıdan önemsizdi. Fransız devriyesi havaya ateş açıp kalabalığı dağıttı. Akşam raporunda bu olay, küçük bir asayiş bozukluğu olarak geçti.
Albay St. Marie, raporu okurken esnedi.
“Yarın Kilis’ten büyük bir konvoy geliyor,” dedi yaverine. “İçinde mühimmat, yiyecek ve yeni birlikler var. O konvoy gelince şehirdeki herkes Fransız gücünün ne olduğunu görecek ve seslerini kesecekler.”
Yaveri başını salladı.
“Konvoyun güvenliği için ekstra önlem alalım mı, Efendim?”
Albay güldü.
“Kilis-Antep yolu dümdüzdür, Teğmen. Kim saldıracak? Eşkıyalar mı? Birkaç köylü mü? Bırakın gelsinler. 150 kamyonluk, zırhlı araçlarla korunan bir konvoydan bahsediyoruz. Onu durdurmak için bir ordu lazım.”
Evet, Albay haklıydı. O konvoyu durdurmak için bir ordu lazımdı. Ama Antep’in bir ordusu yoktu. Antep’in Şahin Bey’i vardı.
Ve o gece, Kilis yolundaki sarp kayalıkların arasında Şahin Bey, sadece 200 gönüllü köylüyle birlikte buz gibi toprağın üzerinde yatıyordu. Elinde eski bir dürbün, yanında paslı bir mavzer.
Yanındaki genç çocuk, titreyerek sordu: “Beyim, Fransız konvoyu çok büyük diyorlar. Topları varmış. Bizim ise…” Elindeki babasından kalma dolma tüfeğe baktı. “Sadece imanımız var.”
Şahin Bey dürbünü indirdi. Gözleri karanlıkta kor gibi parlıyordu. Elini çocuğun omzuna koydu. Eli sıcaktı, güven veriyordu.
“Evlat,” dedi, sesi fısıltıdan biraz yüksek ama gök gürültüsü kadar etkiliydi. “Düşman arabasına güvenir, biz Allah’a. Düşman sayısına güvenir, biz toprağımıza. Yarın o konvoy buradan geçmeyecek.”
Genç çocuk şaşırdı. “Nasıl geçmeyecek, Beyim? On binlerce asker…”
Şahin Bey gülümsedi. Acı ama kararlı bir gülümseme.
“Cesedimi çiğnemeden,” dedi. “Antep’e giremezler.”
Bu söz, sadece bir askeri emir değildi. Bu, 300 gün sürecek, taşın taş üstünde kalmayacağı, açlığın kemikleri saydıracağı ama bayrağın inmeyeceği o imkânsız destanın ilk cümlesiydi.
3 Şubat 1920, Sabahın ilk ışıkları. Kilis-Antep yolu, Elmalı Köprüsü mevkii.
Hava o kadar soğuktu ki, nefesler anında buza dönüşüyordu. Kayalıkların arkasına gizlenmiş 200 adam, taşların soğuğunu karınlarında hissediyordu ama hiçbiri kımıldamıyordu. Hepsinin gözü, vadinin girişindeki o tozlu yoldaydı.
Şahin Bey, eski bir kayanın arkasından dürbünüyle ufku tarıyordu. Yanındaki yardımcısı Ali, dişleri birbirine vurarak sordu: “Beyim, gerçekten gelecekler mi?”
Şahin Bey, dürbünü indirmeden cevap verdi. “Gelecekler, Ali. Aç kurtlar gibi gelecekler. Antep’teki garnizonları aç. Mühimmatları bitiyor. O konvoy geçmek zorunda.”
Ve sonra o ses duyuldu. Önce derin bir uğultu. Toprak sarsılmaya başladı. Ardından motor sesleri. Vadinin sessizliğini yırtan metalik, gürültülü, korkutucu bir ses. Ufukta toz bulutu yükseldi. Fransız ikmal kolu görünmüştü.
Bu, sıradan bir konvoy değildi. Bu, yürüyen bir kaleydi. En önde zırhlı araçlar, üzerlerinde namluları sağa sola dönen ağır makineli tüfekler, arkasında yüzlerce kamyon, yiyecek, top mermisi ve yeni askerlerle dolu.
Kamyonların yanında yürüyen Senegalli piyadeler ve Fransız subayları, Şahin Bey’in adamlarına baktı. Çoğunun ayağında çarık bile yoktu. Bez parçaları sarılıydı. Ellerindeki tüfeklerin çoğu 93 Harbi’nden kalmaydı. Bazılarında tüfek bile yoktu, sadece bilenmiş nacaklar ve sopalar vardı.
Matematik yine konuşuyordu: Bu bir intihar.
Ama Şahin Bey, o meşhur mektubunda Fransız komutanına ne yazmıştı? “Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde bir damla Türk kanı karışıktır. Namus ve hürriyet için ölüme atılmak, bize ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir.”
Şahin Bey elini kaldırdı.
“Bekleyin, Hırşı,” diye fısıldadı. “İyice yaklaşsınlar. Nefeslerini duyana kadar bekleyin.”
Fransız öncü aracı köprüye yaklaştı. Zırhlı aracın komutanı kulesinden dışarı bakıyor, sigarasını içiyordu. Etraf sessizdi. Fransızlar rahattı.
Araç, köprünün tam ortasına geldiğinde Şahin Bey elini indirdi: “Ateş!”
O anda Kilis yolu cehenneme döndü. Yamaçlardan inen ilk yaylım ateşi, öndeki zırhlı aracın tekerleklerini parçaladı. Araç kontrolü kaybedip yan yattı. Yolu tamamen tıkadı. Arkadaki kamyonlar ani frenle birbirine girdi.
Fransız disiplini bir anlığına çöktü. Kaos, bağırışlar, emirler: “Pusu! Pusu! Pozisyon alın!”
Ama Fransızların anlamadığı şuydu: Bu bir pusu değildi. Bu bir halkın patlamasıydı.
Kayalıkların arasından fırlayan Türk köylüleri, mermileri bitince taş atıyorlardı. Evet, taş. Modern Fransız ordusuna karşı taş. Ama o taşlar öfkeyle atıldığı için mermiden daha etkiliydi.
Fransız komutan, makineli tüfeklere ateş emri verdi: “Tarayın! Yamaçları tarayın!”
Makineli tüfeklerin o korkunç sesi yankılandı. Kayalar parçalanıyor, toprak havaya uçuyordu. Şahin Bey’in adamlarından bazıları oracıkta şehit düştü. Kanları, savundukları o kara toprağa karıştı ama geri çekilmediler. Biri düştüğünde, diğeri onun tüfeğini alıp devam ediyordu.
Çatışma saatlerce sürdü. Fransızların o devasa, durdurulamaz konvoyu bir adım bile ileri gidemiyordu. Teknoloji iradeye çarpmış ve durmuştu.
Öğleye doğru Fransız komutan, durumu fark etti. Yolu açamıyorlardı. Toplarını kuracak alanları yoktu. Ve en önemlisi, karşılarındaki bu sefil adamlar ölümden korkmuyorlardı.
“Geri çekiliyoruz!” Emri verildi. “Kilis’e dönüyoruz!”
Bu emir, Fransız askeri tarihinde bir utançtı. Koskoca Fransız ordusu, bir avuç köylü karşısında geri adım atıyordu. Kamyonlar zorlukla geri manevra yaptı. Zırhlı araçlarını korumaya çalışarak toz ve duman içinde kaçtılar.
Yamaçlarda ise bir zafer çığlığı yükselmedi. Sadece sessiz bir gurur ve dualar vardı.
Şahin Bey, siperinden doğruldu. Üzeri barut ve toz içindeydi. Yanına gelen yardımcısı Ali, gözyaşları içinde: “Kaçtılar, Beyim! Koca orduyu kaçırdık!”
Şahin Bey gülümsemedi. Ufukta kaçan düşmanın arkasından baktı. Gözlerinde zaferin sarhoşluğu yoktu. Derin, çok derin bir hüzün ve bilgelik vardı. Cebinden tütün tabakasını çıkardı. Titreyen elleriyle bir sigara sardı.
“Bugün kaçtılar, Ali,” dedi sessizce. “Ama yarın dönecekler. Daha kalabalık, daha öfkeli ve daha büyük toplarla gelecekler. Bu imparatorluk gurur meselesi yapacak. Bizi ezmek isteyecekler.”
Şahin Bey, yerden bir avuç toprak aldı, sıktı.
“Ama bilmiyorlar ki,” dedi. “Bizim cesedimizi çiğnemeden Antep’e giremeyecekler.”
28 Mart 1920, Elmalı Köprüsü, kıyametin koptuğu gün.
Albay Andre’a şaka yapmıyordu. Şahin Bey’in “dönecekler” kehaneti, tahmininden bile korkunç bir şekilde gerçekleşmişti. Ufuk çizgisi, Fransız ordusunun çeliğiyle kararmıştı. Bu sefer gelen, sadece bir ikmal konvoyu değildi. Bu, Antep’i haritadan silmek için gelen tam teçhizatlı bir ölüm makinesiydi: Binlerce piyade, dağ topları, ağır makineli tüfekler ve hepsinden kötüsü tanklar.
Şahin Bey, siperinde son kalan adamlarına baktı. Günlerdir uyumamışlardı. Yüzleri barut karası ve çamurla kaplıydı. Gözleri çukura kaçmıştı. Sayıları o kadar azalmıştı ki, artık birbirlerine isimleriyle değil, sadece bakışlarıyla veda ediyorlardı.
Yardımcısı Ali, kanayan kolunu tutarak yanına süründü. “Beyim! Mermimiz bitti, bitecek. Topçular tepeleri dövüyor. Dayanacak gücümüz kalmadı. Geri çekilmeliyiz.”
Şahin Bey dürbününü indirdi. Fransız tanklarının palet sesleri, toprağı titretiyordu. Güm, güm, güm. Her vuruşta biraz daha yaklaşıyorlardı.
“Ali,” dedi Şahin Bey, sesi garip bir huzur içindeydi. “Sen git, kalanları al, Antep’e dön.”
Ali dona kaldı. “Ya sen, Beyim? Sen gelmiyor musun?”
Şahin Bey, köprünün üzerindeki o dar geçide baktı.
“Ben söz verdim, Ali. ‘Cesedimi çiğnemeden geçemezler’ dedim. Eğer şimdi dönersem, yüzümü Antep’in çocuklarına nasıl gösteririm?”
Ali ağlamaya başladı. “Öleceksin, Beyim. Bu intihar…”
“Hayır,” dedi Şahin Bey, mavzerine son mermiyi sürerken. “Bu, Antep’e uyanması için verilen bir işarettir. Git ve onlara söyle: Şahin uçtu, ama yuvasını terk etmedi.”
Ali ve kalan bir avuç yaralı, gözyaşları içinde geriye doğru sürünerek uzaklaştı. Şahin Bey, koca ordunun karşısında Elmalı Köprüsü’nün üzerinde tek başına kaldı.
Fransız öncü birlikleri köprüye yaklaştı. Şahin Bey’i tek başına bir heykel gibi dikilirken gördüklerinde duraksadılar. Bir tuzak mıydı, yoksa bu Türk deli miydi?
Fransız komutan megafonla bağırdı: “Teslim ol! Etrafın sarıldı! Şansın yok!”
Şahin Bey’in cevabı bir mermi oldu. BAM! En öndeki Fransız subayı şapkasını tutarak yere kapandı ve cehennem başladı.
Şahin Bey bir ordu gibi savaşıyordu. Bir kayadan diğerine atlıyor, ateş ediyor, yer değiştiriyor, tekrar ateş ediyordu. Fransızlar, karşılarında bir bölük asker var sanıyordu. Mermiler etrafında vızıldıyor, taşları parçalıyordu. Üniforması delik deşik olmuştu ama o düşmüyordu.
Ama matematik acımasızdı ve mermi sayısı sınırlıydı.
Son mermisini namluya sürdüğünde Fransız piyadeleri artık köprünün başına kadar gelmişti. Şahin Bey nişan aldı. Tetiği çekti. Çıt. Boş. Tüfeği artık sadece bir sopa parçasıydı.
Şahin Bey tüfeğini yere atmadı. Onu bir asa gibi tuttu. Göğsünü siperden çıkardı ve ayağa kalktı. Fransız ordusunun tam karşısına dikildi. Korku yoktu, pişmanlık yoktu. Sadece saf, katıksız bir meydan okuma vardı.
“İşte buradayım!” diye haykırdı. Sesi, tankların gürültüsünü bastırdı. “Cesedimi çiğnemeden geçemezsiniz demiştim. İşte cesedim. Çiğneyin!”
Albay Andre’a’nın emriyle makineli tüfekler ateş kustu.
Şahin Bey’in vücudu sarsıldı. Bir kez, iki kez, on kez. Dizlerinin üzerine düştü. Sonra ellerini toprağa dayadı. Sanki toprağı son bir kez öpmek, ondan güç almak ister gibi ve orada, Elmalı Köprüsü’nün soğuk taşları üzerinde hareketsiz kaldı.
Silah sesleri sustu. Derin, korkutucu bir sessizlik vadiye çöktü. Fransız askerleri yavaşça yaklaştı. Cesede bakarken şapkalarını çıkardılar. Düşman bile olsa, böyle bir cesarete saygı duymamak imkânsızdı.
Albay Andre’a, cesedin başında durdu. Yerdeki o tek adamın, koca ordusunu günlerdir nasıl durdurduğuna inanamıyordu.
“Eğer Türklerin hepsi böyleyse,” diye mırıldandı Albay, “işimiz çok zor.”
Fransızlar köprüyü geçti. Yolu açmışlardı. Zafer kazanmışlardı. Ama yaptıkları en büyük hata, Şahin Bey’i öldürerek direnişi bitirdiklerini sanmaktı. Oysa tam tersini yapmışlardı. Şahin Bey’in şehadeti bir kıvılcımdı.
Haber Antep’e ulaştığında, şehirde bir şeyler değişti. O yorgun, o bitmiş denilen şehirde kimse evine kapanıp saklanmadı.
Demirciler dükkânlarını açtı. Saban demirlerini eritip süngü yapmaya başladılar. Kadınlar çeyiz sandıklarını açtı. En değerli kumaşlarını yırtıp sargı bezi yaptılar. Çocuklar sokaklardaki taşları toplayıp çatılara yığmaya başladılar.
Şahin Bey’in ruhu, bedeninden ayrılmış ve Antep’in her sokağına, her evine, her insanına sinmişti.
Fransız ordusu şehre yaklaştığında, onları korkmuş bir halk beklemiyordu. Onları bekleyen şey, artık adı Mehmet Sait olmayan, her biri birer şahin kesilmiş binlerce kişilik bir öfke seliydi.
İngilizler bir hafta demişti. Şahin Bey tek başına 28 gün kazandırmıştı. Şimdi sıra Antep’teydi ve Fransızlar şehre ilk top atışını yaptıklarında karşılarında taş duvarlar değil, etten ve kemikten bir kale bulacaklardı.
Nisan 1920 – Ocak 1921, Antep Şehir Merkezi.
Şahin Bey gitmişti ama kehaneti, şehrin üzerine kapkara bir kâbus gibi çökmüştü. Bu, modern tarihin gördüğü en acımasız kuşatmalardan biriydi. Şehre 70 binden fazla top mermisi düştü.
Ama o enkazların altında, Fransızların hiç hesaplayamadığı bir yaşam formu türedi: Antep Müdafaa-i Hukuk Ruhu.
Şehrin savunmasını devralan Özdemir Bey ve Kılıç Ali gibi komutanlar yokluktan bir ordu yarattılar. Ellerinde düzenli silah yoktu. Peki ne yaptılar?
Tak adını verdikleri bir makine icat ettiler. Basit bir tahta düzeneği, çevrildiğinde makineli tüfek sesi çıkarıyordu. Fransızlar bu sesi duyup siperlerine saklanırken, Türkler mermi harcamadan düşmanı yıpratıyordu.
Barutları bittiğinde, güherçile ve kükürt toplayıp kendi kara barutlarını imal ettiler.
Ancak Antep’i vuran asıl düşman Fransız topları değildi. Asıl düşman, sessizce gelen, çocukları solduran o korkunç canavardı: Açlık.
Kuşatmanın 6. ayında tüm yiyecek stokları tükenmişti. Sonra kediler ve köpekler sokaklardan kayboldu. Ve kış geldi. O yıl son 40 yılın en sert kışıydı.
İşte o günlerde Antep halkı, tarihin en acı reçetesini icat etti: Zerdali çekirdeği ekmeği. Anneler, yabani kayısı çekirdeklerini toplayıp, taşla eziyor, içine biraz süpürge tohumu katıp hamur yapıyorlardı. Bu ekmek zehir gibi acıydı ama çocuklarını hayatta tutmak için başka çareleri yoktu.
Bir Fransız subayı hatıratında şöyle yazacaktı: “Dürbünümle bakıyordum. Türk siperlerinde bir hareketlilik gördüm. Ne yediklerini görmek istedim. Ellerinde kapkara, taş gibi bir parça vardı. O zehiri yerken bile gülüyor, ‘Vatan sağ olsun!’ diyorlardı. O an anladım ki, biz bu savaşı kaybedeceğiz. Çünkü açlığı yenen bir insanı topla tüfekle korkutamazsınız.”
Aralık ayına gelindiğinde, General Guro şehre beyaz bayraklı bir elçi gönderdi. Elçinin elinde bir mektup vardı: “Teslim olun. Size söz veriyorum. Teslim olursanız, herkese sıcak yemek ve onurlu bir muamele yapılacak.”
Bu teklif, açlıktan midesi sırtına yapışmış insanlar için bir cennet vadiydi. Tek bir kelimeye bakıyordu: Teslim.
Şehrin ileri gelenleri toplandı. Mektubu okudular. Sonra birbirlerine baktılar. Gözlerinde, Şahin Bey’in Elmalı Köprüsü’ndeki o son bakışı vardı.
Cevap kısa ve netti. Tarihe geçen o cevap:
“Şehrimiz ve biz açlıktan ölebiliriz. Evlerimiz başımıza yıkılabilir. Ama bayrağımız inmeyecektir. Biz ölürüz ama teslim olmayız. Savaşımız son ferdimiz ölene kadardır.”
Bu cevap, Fransız karargâhında şok etkisi yarattı. Bombardıman tekrar başladı. Daha şiddetli, daha acımasız. Ama şehir düşmüyordu.
300 güne yaklaşırken, Fransız ordusu da bitmişti. 12 bin kişilik modern ordu, bu harabelerin arasında eriyip gitmişti. Fransız kamuoyu isyan ediyordu: Neden ölüyoruz? Bu Türkler neden ölmüyor?
Şubat 1921’in o buz kesen sabahında, Fransız komutanlığı acı gerçeği kabul etti. Şehri askeri olarak almış görünebilirlerdi ama ruhunu teslim alamamışlardı. Ve bu direniş, Sakarya’da, Dumlupınar’da savaşan asıl Türk ordusuna öyle bir zaman ve moral kazandırmıştı ki, savaşın kaderi çoktan değişmişti. Antep kendini feda ederek Anadolu’yu kurtarmıştı.
O gün, son mermisini atan, son zerdali çekirdeğini yiyen bir Antepli gazi, yıkık bir duvarın dibine oturdu. Fransız askerlerinin geçişini izledi. Utanç içinde yürüyorlardı. Kazanan gibi değil, bir mucize karşısında çaresiz kalmış faniler gibi.
Antepli Gazi, yanındaki küçük çocuğa döndü.
“Bak evlat,” dedi, sesi titreyerek. “Şu binaları görüyor musun? Hepsi yıkıldı. Ama şuraya bak.” dedi Gazi, göğsünü işaret ederek. “Buradaki kale yıkılmadı. Şahin Bey’in kalesi yıkılmadı.”
25 Aralık 1921, Antep’in Kurtuluş Günü.
İngiliz General McFerson’ın “bir hafta dayanırlar” dediği tarihin üzerinden tam iki yıl geçmişti. Fransız Albay’ın “polis operasyonu” dediği o kanlı süreç sona ermişti.
O sabah, Fransız bayrağı hükümet konağından son kez indiriliyordu. Ankara Anlaşması imzalanmış, Fransa İmparatorluğu, Anadolu macerasının bir hata olduğunu kabul etmişti.
Koca Fransız ordusu, arkasında binlerce ölü ve milyarlarca franklık zarar bırakarak çekiliyordu. Albay St. Marie veya onun yerine gelen komutanlar şehri terk ederken arkalarına baktılar. Gördükleri şey harabe bir şehirdi. Ama o harabelerin arasından çıkan insanlara baktıklarında gördükleri şey onları titretti: Yırtık elbiseler içinde açlıktan zayıflamış, yaralı, sakat ama başları dimdik insanlar. Gözlerinde yenilgi yoktu. Gözlerinde dünyanın en büyük ordularından birini dize getirmiş olmanın o sessiz, vakur gururu vardı.
Bir Fransız subayı giderken yanındaki Türk tercümana şöyle dedi: “Biz taşları yendik, binaları yıktık ama bu ruhu yenemedik. Eğer bütün Türkler Antepliler gibiyse, bu millet asla yok edilemez.”
Tarih o an bir hakkı teslim etti. Ankara’daki Büyük Millet Meclisi, bir kişiye değil, bir komutana değil, bir şehrin tamamına bir rütbe vermişti. O güne kadar adı Ayın Tap olan bu şehir artık bir Gazi idi.
Savaş meydanında yaralanan ama ölmeyen, düşmanı yenen kahramanlara verilen o kutsal unvan, artık bu şehrin isminin bir parçasıydı: Gaziantep.
Bu isim sadece bir harita değişikliği değildi. Bu, Şahin Bey’in Elmalı Köprüsü’nde döktüğü kanın beratıydı. Bu, zerdali çekirdeği yiyerek ölen çocukların madalyasıydı. Bu, isimsiz binlerce kahramanın mezar taşıydı.
Şahin Bey’in hikâyesi bize şunu öğretiyor: Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, ordu ne kadar kalabalık olursa olsun, kendi evini, kendi namusunu ve kendi toprağını savunan, “Ölürsem şehit, kalırsam gazi” diyen bir milletin karşısında hiçbir güç duramaz.
Antep düştü sananlar, sadece taşları görmüşlerdi. Oysa Antep’in kalbi, o 300 gün boyunca bayrağı hiç indirmedi.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






