Bir Mutasarrıfın Sessiz İtibarı: Urfa’nın Haksız İşgale Karşı İlk Adımı ve Nusret Bey’in Son Vedası

O günler, gökyüzünün bile matem tuttuğu, Osmanlı Devleti’nin kalbinin derin bir yara aldığı günlerdi. Dünya Savaşı’nın son nefesi verilmiş, müttefiklerin de çekilmesiyle birlikte, masaya oturmak zorunda kalmıştık. Gözyaşıyla imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşması, silahları susturmayı vaat ederken, aslında Anadolu’da yeni işgallerin de kapısını aralıyordu. O anlaşmanın o meşum Yedinci Maddesi, İtilaf devletlerine kendi güvenliklerini tehlikede gördükleri alanlara asker çıkarma imkânı tanıyordu. Bu muğlak hüküm, Urfa’nın üzerine bir kara bulut gibi çökecekti.
Urfa, o vakitler Antep ve Maraş’la birlikte, Halep sancağına bağlı, sonra müstakil sancak olmuş, Musul ve Kerkük’ü de içine alan geniş Misak-ı Millî sınırları içinde kabul edilen bir toprağımızdı. Ancak, işgalin gölgesi Mart 1919’da göründü. İngiliz birlikleri, işte o Yedinci Madde’yi gerekçe göstererek, ağır ağır kentimize girmeye başladı.
Urfa’nın o günkü mutasarrıfı, asil duruşuyla bilinen Nusret Bey idi.
İşgal güçleri kente ayak basar basmaz, kibirle Mutasarrıf Nusret Bey’i ziyaret etmek istedi. İngiliz kumandan, kendisini karşılamaya gelmeyen Nusret Bey’e karşı sert bir tepki gösterdi. Bu, bir irade beyanıydı. Nusret Bey, o an makam odasında, bir Türk beyine yakışan vakur duruşuyla bekledi.
Kumandanın sitemine karşı verdiği cevap, Urfalıların işgali asla kabullenmeyeceğinin ilk ve en güçlü işareti oldu:
“Haksız yere memleketi işgal eden bir kuvveti karşılamaya çıkmak, bir Türk mutasarrıfına yakışmaz. Eğer bir misafir gibi gelseydiniz, sizi Birecik’te karşılar, elimizden geleni yapardık.”
Nusret Bey, bu kısa ama çarpıcı yanıtıyla, işgalin gerekçesinin ne kadar haksız olduğunun altını çiziyordu. Zira İngilizler kente girdiklerinde, Mondros’un o muğlak maddesinin öngördüğü hiçbir işgal koşulu mevcut değildi. Onların kendilerine yasal dayanak olarak gösterdiği Yedinci Madde, sadece güvenliği tehdit edecek bir hal gördüklerinde müdahil olma anlamı taşıyordu.
İngilizler, bu maddeyi işletebilmek için kentin Ermeni cemaatiyle ilgili uydurma bir hadiseyi kullanmak istedi. Güya Urfa’daki Ermenilere baskı yapılıyordu. Oysa dönemin Alman hastanesinin hasta bakıcısı Yakup Künzer’in hatıralarında bile, bu tutanağın gerçeği yansıtmadığı yazılıydı. Amaç, sadece bir kılıf bulmaktı.
Milis Gücü Kurma Telaşı ve Nusret Bey’in Hazin Sonu
İşgalin ilk günlerinde, 200 kişilik bir piyade bölüğü ve çok sayıda araçla Urfa’yı ele geçiren İngilizler, hemen ertesi gün Süvari Alayı Komutanı Hüseyin Bey’den, birlikleriyle beraber kenti terk etmesini istedi. İşgal güçleri bir yandan bölgedeki aşiretlere hürriyet vaatleri fısıldıyor, diğer yandan da kentteki Ermenileri silahlandırıyordu.
Bu çifte oyuna karşı koymak isteyen Mutasarrıf Nusret Bey, İngiliz işgal güçleriyle ters düşmeyi göze aldı. Halep’in düşmesiyle savunmasız kalan Urfa’yı korumak için, şehir eşrafıyla gizli toplantılar düzenledi. Mondros’a göre ordunun terhis edildiği, halkı koruyacak resmi bir gücün kalmadığı bu acı günlerde, kendi aralarında bir milis gücü oluşturma kararı aldılar. Bu, 600 kişilik bir yurt savunma kuvvetiydi.
Nusret Bey bu kararı tek başına almamıştı. Dönemin 6. Ordu Komutanı Ali İhsan Sabis Paşa da işgalcilere karşı bir mukavemet gücünün oluşturulmasından yanaydı. Ali İhsan Paşa, hatıratında şöyle yazıyordu: “İngilizlerin mütarekenin verdiği yetkiden yararlanmasının önüne geçemediğimiz için, Müslüman halkın korunması amacıyla her kentte ve kasabada Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve mahalli milis teşkilatları kurulmasını bağımsız mutasarrıflara tavsiye ettim.” Paşa’nın kendisi de Aralık 1918’de Urfa’ya gelmiş, Mutasarrıf Nusret Bey ve Jandarma Komutanı Ali Rıza Bey ile bizzat görüşerek milis kuvvetlerinin kurulmasına destek vermişti. Paşa’nın hatıratındaki fotoğrafın altındaki ifade bile şuydu: “Urfa’da Müdafaa-i Hukuk.”
Ancak, İngilizlere istihbarat sağlayan Ermeni çeteleri, Nusret Bey’in bu hazırlıklarından anında haberdar oldu. Onların kışkırtmaları ve İngilizlerin ısrarlı isteğiyle, İstanbul Hükümeti bu vatansever mutasarrıfı görevden aldı. İngiliz kumandanlığı, Nusret Bey’in kendilerine ileride sorun çıkaracağını düşünerek durumu İstanbul’a bildirmişti. Çok geçmeden, İstanbul Hükümeti’nin gönderdiği emirle Nusret Bey tutuklandı ve tutuklu bir şekilde İstanbul’a gönderildi.
Nusret Bey’in kaderi hazindi. 1915’te yaşanan Ermeni tehcirindeki rolü nedeniyle İngilizlerin denetimindeki Divan-ı Harp’te yargılandı. Önce suçsuz bulunsa da, daha sonra uydurma delillerle idama mahkûm edildi. Bir kahraman, haksız bir hükmün kurbanı oluyordu.
Urfa müftüsü Hasan Açanal, o günleri hüzünle anlatırdı: “Şehid-i muhterem Urfa’dan ayrılırken bütün ahali uğurlamaya çıktı. Hareket etmeden önce jandarma kumandanı Ali Rıza Bey’e sarılarak Urfa’yı halka yararlı hizmetlerde bulunacak bir arkadaşa bıraktığını söyledi. İşte o tarihten itibaren yalnız kaldık.”
Nusret Bey görevden alınsa da, Urfa’daki milis güçler silahlarını henüz teslim etmemişti. Anadolu’da Millî Mücadele giderek daha organize bir hal alıyordu.
On İkiler Hareketi: Direnişin Temelleri
Urfa’nın kurtuluş mücadelesi örgütlenmesi, merkezden tamamen kopuk değildi ama daha çok yerel güçlere dayanıyordu. Bu süreçte “On İkiler Hareketi” kilit rol oynayacaktı. Bölge aşiretleri – Harran, Akçakale, Suruç, Siverek yöresi – bir araya gelerek silahlı güçler oluşturdular ve Urfa’nın kurtuluş mücadelesini başlatmaya çalıştılar.
4 Eylül 1919’da Sivas Kongresi’nin toplandığı gün, Urfa’da da kentin kaderini değiştirecek bir buluşma yaşandı. On İkiler olarak bilinen kentin ileri gelenleri, Güllüzade Hacı Osman Efendi’nin evinde toplandı ve Urfa Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin temellerini attılar.
Jandarma Kumandanı Binbaşı Ali Rıza Bey başkanlığındaki bu on iki kişilik heyetin içinde, belediye reisi Hacı Kamilzade Hacı Mustafa Efendi gibi Urfa savunmasıyla özdeşleşen isimler vardı.
Belediye reisi Hacı Mustafa, örgütlenmenin sivil lideriydi. Sözü dinlenen, cesur bir adamdı. Kuvâ-yi Milliye içinde şahinler ve güvercinler diyebileceğimiz bir ikili yapı vardı; Hacı Mustafa, şahin gruptandı ve Binbaşı Ali Rıza Bey ile birlikte, tüm Urfa halkının savaşın arkasında olmasını sağladı. Güvenilen, sevilen bir insandı; fiilen mücadele ediyor, yaralıları sırtında taşıyordu.
Cemiyetin kuruluşu Sivas’taki Heyet-i Temsiliye Başkanlığı’na bildirildi. Mustafa Kemal, çeşitli direktifler gönderiyor ve Urfa’nın ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyordu. 1920’nin Şubat ve Mart aylarında çatışmalar şiddetlenince, Urfa güçleri Mustafa Kemal’den iki defa acil yardım istedi. Adıyaman ve Siverek bölgelerinden silah yardımı yapıldı. Urfa, yalnız değildi.
İşgalcilerin Yer Değiştirmesi: Pazarlık Konusu Urfa
Urfa’da direniş örgütlenirken, İngiltere ile Fransa arasında kapalı kapılar ardında süren rekabet kızışıyordu. Gizli anlaşmalarda Antep, Maraş ve Urfa İngilizlere bırakılmışken, Suriye ile birlikte Musul ve Kerkük’te Fransız hâkimiyeti öngörülmüştü. Ancak petrol yataklarına sahip olmak isteyen İngiltere, bu durumdan rahatsızdı.
Savaş bitmiş, savaşın ganimeti paylaşılıyordu. İngilizlerin Urfa’yı işgal etmesinin altında yatan asıl sebep, burayı bir pazarlık konusu yapmaktı. Nitekim taraflar arasında imzalanan Suriye İtilafnamesi ile işgalcilerin yer değiştirmesi kararlaştırıldı: Urfa, Maraş ve Antep, Musul üzerindeki haklarından vazgeçen Fransızlara bırakıldı.
Fransız General Edward Bremond, bu dönemi, “Fransa’nın başına konan tarih kuşunu bir defa daha ürkütüp kaçırdığı elemli bir devre” olarak nitelendiriyordu. Petrol kaynaklarından uzaklaştırılan Fransızların tesellisi, Çukurova ve Harran ovasının bereketli topraklarında yetişen pamuktu.
Ancak Fransız işgali tepkileri artırdı. Fransızların bölgeye girmesini gayrimeşru olarak nitelendiren Mustafa Kemal, Urfa’daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ne gönderdiği telgrafta direnilmesini istedi. Mustafa Kemal’in cemiyete, müftülere ve etkili insanlara önerileri hep aynıydı: “Örgütlenin, direnin, genişletin, sakın göç etmeyin.”
İngilizler, 1919’un Ekim ayı sonunda Urfa’yı boşaltarak Fransızlara teslim etti. İngiltere ve Fransa arasındaki rekabetten ötürü, İngilizler çekilirken önemli miktarda silahı Urfalılara bırakmıştı. Fransız işgal güçlerini Urfa’da zor günler bekliyordu. İngilizlerin amacı geçiciydi; giderken Urfa halkını Fransızlara karşı kışkırtarak başarılı da oldular.
Fransız Zulmü ve Ali Rıza Bey’in Kaçışı
Urfa’yı işgal eden Fransızlar, İngilizlerden çok daha sert bir tavır takındı. Henüz Osmanlı sancağının dalgalandığı resmi dairelerde denetimler sıklaştı, halkın üzerindeki baskı günden güne artıyordu. Fransızlar, doğrudan doğruya Ermenilerle birlikte hareket ediyor, Ermenileri Fransız üniformasıyla kullanıyor ve Osmanlı egemenlik haklarına karşı koyuyorlardı.
Fransız işgal kuvveti içerisindeki Fransız üniforması giymiş Ermeniler vardı ve Fransız askeri birlikleri de küçük bir kuvvetti (400-500 kişi civarında). Bu geniş bölgeyi, ancak kendilerine bulacakları yerli işbirlikçilerle idare etmeyi düşünüyorlardı.
Bölgedeki jandarma birliklerinin komutanı Binbaşı Ali Rıza Bey, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’ni genişletme çabalarını hızlandırdı. Aşiretlerin pek çoğu direniş çağrısına destek veriyordu. Ancak tek tük mühbirler, bu direnme ile ilgili bilgileri Fransızlara aktarıyordu. Ali Rıza Bey, bu yüzden tutuklandı.
Jandarma komutanının Adana üzerinden İstanbul’a gönderilmesi planlanıyordu. Ancak Ali Rıza Bey firar ederek Siverek’e ulaşmayı başardı. Bu durum, Fransız işgal güçlerini çileden çıkardı. Ali Rıza Bey’e yardım edenlerin cezalandırılacağı, yerini bildirenlerinse ödüllendirileceği açıklandı. Ancak Urfa halkı, bu tehditlere rağmen direnişi desteklemekten vazgeçmedi.
Fransızlar bunun üzerine davranışlarını daha da sertleştirdi. Amaç, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile aşiretler arasındaki bağları koparmaktı. Aralık ayında, firari Binbaşı Ali Rıza Bey’le mektuplaştığı öne sürülen Siverekli Ali Efendi tutuklandı.
Bu adım, bardağı taşıran son damla oldu. Bucak aşireti mensubu Ali Efendi’nin tutuklanması, bölgedeki hemen hemen tüm aşiretleri ayağa kaldırdı. Badıllı aşireti reisi Sait Bey, Ali Efendi’nin tahliye edilmemesi halinde Urfa’ya hücum edileceğine dair bir mektupla Fransızları uyardı. Sait Bey’in mektubu, Ali Efendi’nin tahliyesini sağladı. Ancak Fransızlar, mülki idare üzerindeki baskılarını sürdürdü.
Ultimatom ve Ayaklanma
Fransız işgal güçlerinin artan baskısı karşısında, silahlı mücadeleye girişmekten başka çare kalmamıştı. Firari Ali Rıza Bey’in yerine atanan yeni jandarma komutanı Ali Sahip Bey’in de desteğiyle bir ayaklanma planı hazırlandı.
15 Ocak’ta alınan karar gereğince Fransız işgal Kuvveti kumandanlığına bir ultimatom verilecek ve kentin boşaltılması için 24 saat süre tanınacaktı. Ultimatomun metninde kararlılık vardı:
“Gerek Wilson ilkelerine gerekse Mondros Mütarekesi hükümlerine aykırı olarak memleketi sebepsiz işgalinizi şiddetle reddediyoruz. Kısa bir müddet içinde bulunduğunuz yeri boşaltmadığınız takdirde zorla savaşılarak çıkartılmanız yoluna gidilecektir. Bu surette akacak kanların sorumluluğu tamamen size aittir.”
Ancak bu plan deşifre oldu. Çukurova’daki katliamlarıyla nam salan Fransız Albay Normand’ın Urfa’ya gelişi dolayısıyla verilen davette, durumdan şüphelenen Ali Sahip Bey, direnişi kent dışında örgütlenmek için aynı akşam kenti terk etti.
24 Ocak’ta, iki Fransız askerinin kadınların bulunduğu Vezir Hamamı’na girmeleri şehirde büyük tepki yarattı. Artık geri dönüş yoktu. Daha fazla beklenmeden harekete geçildi.
Anaz ve Baziki aşiretlerine bağlı güçler Suruç’ta silaha sarılarak demiryolu hattının bazı bölümlerini tahrip etti, Fransızların ikmal ağına zarar verildi. Siverek’te diğer aşiretlerle görüşüp destek alan Ali Sahip Bey de 6 Şubat’ta aşiret kuvvetleriyle beraber Urfa’ya doğru yola çıktı. Siverek eşrafı, Bucak Aşireti reisi Cudi Paşa, Kırvar Aşireti reisi Odaşızade Mahmut Efendi, Badıllı Aşireti Reisi Sait Bey ve İzollu Aşireti reisi Bozan Bey’den inanılmaz bir destek ve katkı aldı.
7 Şubat’ta Siverek’ten ve Hilvan’dan gelen kuvvetler Karaköprü’de birleşti. Ali Sahip Bey, Urfa’ya yaklaşırken, Kuvâ-yi Milliye kumandanı Namık imzasıyla Fransızlara yeni bir ultimatom gönderdi ve işgale son verilmesini istedi.
Bu çağrı karşılık bulmayınca, toplanan kuvvetlerle 9 Şubat’ta Urfa’ya girildi. Bundan sonraki günler, karşılıklı ateşle geçecekti.
Şanlı Direniş ve Kurtuluş
1920’nin Şubat ve Mart ayları boyunca devam eden çatışmalarda, Fransızların etrafındaki çember her geçen gün daraltılıyordu. Fransızlarla başlayan savaş, eşit güçler arasında değildi. Urfa halkının elindeki silahlar; derme çatma, atadan dededen kalan çakaralmaz tüfekler, kılıçlar, baltalardı.
17 Şubat’ta Akif Sözeli komutasındaki bir kuvvet, Fransızların işgalindeki Külaflı Tepesi’ni ele geçirdi. 20 Şubat’ta Ermenilerle Fransızların haberleşme noktası olan Bediüzzaman Karakolu, İzollu Aşiret Reisi Bozan Bey komutasındaki kuvvetlerle zaptedildi.
Mart ayı başlarında, Mülazım Kemal kumandasında Siverek’ten Urfa’ya iki top getirildi. Topların gelişi büyük bir heyecan uyandırdı. Aşiret kuvvetleri ve çetelerle birlikte genel bir taarruz kararlaştırıldı. Hedeflerden biri, Fransızların karargâh olarak kullandığı Kürçüzade Mahmut Nedim Efendi’nin konağıydı.
4 Mart günü mücadelenin en etkili taarruzu başlatıldı. Ancak topların tutukluk yapmasıyla başarıya ulaşılamadı. Açılan karşı ateşte onlarca aşiret mensubu şehit düştü. Bugün Kurtuluş Müzesi olarak hizmet veren Mahmut Nedim Konağı’nın duvarlarında, o gün yaşanan çatışmanın izleri halen tazeliğini koruyor.
Fransızların kullandığı binalar ele geçirilemese de, kuşatmadan vazgeçilmedi. İkmalsiz kalan Fransız ordusu, gıda ve içme suyu konusunda sıkıntıya düştü. Nisan ayı başlarında bekledikleri yardımdan ümidi kesen işgal güçleri, çekilme planları yapmaya başladı.
Ancak bir formül bulunmalıydı: Urfa, Fransa’nın şerefine uygun bir şekilde boşaltılmalıydı. Bulunan çözüm ise utanç vericiydi. Fransızlar, Ermenilere başvuracak, onlar da açlığa düştükleri gerekçesiyle Fransızlara başvuracak, Fransızlar da onların hatırı için Urfa’dan ayrılacaktı. Ermeni toplumunun önderlerinden Doktor Agop Beşlian, bu teklif karşısında yaşadığı hayal kırıklığını dile getiriyordu: “Velhasıl anladık ki Fransızlar bizi kurbanlık koyun gibi Hacı Mustafa’ya bırakıp kendileri şerefle sıvışmak peşinde.”
Ermenilerin bu çözümü reddetmeleri üzerine, İsviçreli doktor Andreas Fiser, Fransızların Urfa’yı tahliye etmek için görüşebileceklerini Türk mutasarrıflığına iletti.
Şebeke Boğazı ve Ebedi Onur
9 Nisan günü, mutasarrıf Ali Rıza Bey, Ali Sahip Bey, belediye reisi Hacı Mustafa, Fransız kumandanı Oje, yüzbaşı Saju ve Ermeni Doktor Agop Beşliyan Millet Köprüsü üzerinde buluştu. Tahliye şartları üzerinde anlaşmaya varıldı. Fransız kuvvetleri, 10 Nisan’ı 11 Nisan’a bağlayan gece yarısı Suruç yönüne doğru yola çıktı.
Ancak Türk tarafında, Fransızların kentten silahlarıyla ayrılıp ayrılmaması konusunda görüş ayrılıkları yaşanıyordu. Kuvâ-yi Milliye toplantısında, bir kısım lider, “Biz bunların silahlarıyla gitmesine izin veremeyiz. Eğer silahlarıyla giderlerse, gidip kuvvet alıp tekrar dönerler. Bu da bizim mahvımız olur” diyordu. Gaziantep’teki Kuvâ-yi Milliye komutanı Kılıç Ali Bey’den de telgraf geldi: “Sakın onları silahlarıyla bırakmayın. Onları silahlarıyla bırakırsanız Gazi’nin savunması tehlikeye girer.”
Bunlar yola çıktılar. Sabah ezanında Şebeke Boğazı civarına geldiklerinde, aşiret kuvvetleri ile Fransız kuvvetleri arasında şiddetli bir çatışma çıktı. Bu çatışma sonucunda 300’e yakın Fransız askeri öldü, 100 küsur kişi tutsak edildi. Bu olay, Fransız basınında derin yankılar uyandırdı.
Neticede Fransızlarla imzalanan Ankara Anlaşması’yla Güney Cephesi tamamen kapandı. Urfa, anavatandan koparılamadı.
Kentin adı, bu şanlı direnişin bir nişanesi olarak, 6 Aralık 1984’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen bir kanunla Şanlıurfa olarak değiştirildi.
Fransız işgaline karşı gösterilen bu onurlu mücadele sonucunda, ay yıldızlı bayrak bugün Peygamberler Şehri’nin üzerinde gururla dalgalanmaya devam ediyor. Bu efsane, Nusret Bey’in sessiz onurundan, On İkiler’in yeminine, Ali Sahip Bey’in cesaretinden, aşiretlerin fedakârlığına kadar uzanan, millî şuurun unutulmaz bir hatırasıdır.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





