Bir nikâh salonunda 130 kişi alkışlarken, bir gelin kadehe vurup herkesten “bir dakikalık dikkat” istedi. Sonraki cümlesi, yeni kayınvalidesinden evinin anahtarlarını istemek oldu. Reddedilince tokat patladı; damat dondu kaldı. Anne salondan çıktı, tek bir telefon açtı. Otuz dakika sonra kapı açıldı; içeri giren adamı görünce havadaki uğultu gözyaşına dönüştü.
Yaldızlı tüller, beyaz güller ve cilalı parke üzerinde kayar gibi süzülen gelinlik… Şehrin eski belediye sarayına bitişik büyük balo salonu, pazar akşamının altın ışığını gösterişli avizelerle çoğaltıyordu. Pasta, üç katlı ve şeker çiçeklerle süslü; orkestranın önünde parlak bir piyano, ucunda siyah bir mikrofon. Garsonlar, kristal kadehlerde şampanya dolaştırıyor; orta yaşlı amcalar, gençlerin dans pistindeki cesaretlerine gülerek baş sallıyordu.
Ben, Margaret Hale, 63 yaşında emekli bir okul sekreteriyim. Yıllarımı, sabah zilinden son ders bitimine kadar koşuşturup genç öğretmenlerin kaybolan kağıtlarını, öğrencilerin unutulan evraklarını, velilerin acele ricalarını sakin bir sisteme oturtarak geçirdim. Hayatın düğümlerini, atılan düzensiz düğmeler gibi tek tek çözmeyi öğrendim. “Boş ver” demeyi, “bırak” demeyi, “geçer” demeyi… Ama o akşam, oğlum Ethan’ın düğününde, hiçbirini yapamadım.
Ethan – benim nazik, düşünceli, çocukken bile market poşetlerini “Anne taşımasın” diye zorla almak isteyen oğlum – smokininin içinde bir film yıldızı gibiydi. Gözlerinde gurur ve tedirginliğin beraber çakıştığı o tanıdık ışık vardı. Yanında, danteller içinde Rachel; uzun kirpikleri altında bir çizgi gibi sertleşen bir gülüş. Onu ilk tanıdığımda içimde bir yere oturmayan bir sertlik sezmiştim, ama herkes “evlilik iki insanın yolculuğu” diyordu; ben de saygı duymaya çalıştım.
Günün ritüelleri tanıdıktı: aile fotoğrafları, kadeh kaldırmalar, babalar ve kızları, anneler ve oğulları… Oğlumla dans ettiğim an, çalan şarkının eski bir plak gibi hafif çatlak sesi bile kalbime iyi gelmişti. “İyisin, anne?” diye fısıldadı Ethan. “İyiyim,” dedim, çeneme gelen bir titremeyi bastırarak. “Sen mutlu musun?” Gülümsedi: “Evet.”
Sonra Rachel, ince kadehini küçük bir gümüş çatalla tıngırdattı. Salon bir anda “bu da ne?” diye susuverdi. “Herkesin dikkatini bir anlığına rica ediyorum,” dedi; sesi çınladı, gülüşünün altından soğuk bir çelik gibi geçen tutuklukla. Sanmıştım ki komik bir anı, tatlı bir teşekkür, belki de yeni bir dans… Oysa yüzü bana döndüğünde, bakışındaki o sert çizgiyi gördüğüm anda içimde bir şey irkildi.
“Margaret,” dedi; adımı, yıllardır birlikte çay içtiğimiz komşumun değil de bir dosya numarasının gibi telaffuz ederek. “Artık resmen aileden biri olduğuma göre, evinizin anahtarlarını teslim etme zamanının geldiğini düşünüyorum. Geleceğimiz için ona ihtiyacımız olacak.”
Sanki birinin elindeki kadeh yere düşmüş gibi bir uğultu yükseldi; sonra her şey bir anlığına sessizliğin içinde asılı kaldı. 130 misafir – yakın, uzak akrabalar, arkadaşlar, işten tanıdıklar – bakışlarını bana çevirdi.
Göz kırpıp nefes aldım. “Rachel,” dedim, “o apartman benim evim. Anahtarlar bende kalacak.”
Sesi bıçak gibi keskinleşti. “Bize yardım edeceğine söz vermiştin. Bu şekilde.”
“Yardım edeceğimi söyledim, evet,” dedim sakin olmayı başararak. “Ama yaşadığım yeri bırakmak değil.”
Yüzü bir anda buruştu; gülümsemesi yerini donuk bir köpüğe bıraktı. “Anahtarları ver. Şimdi.”
Başımı salladım. “Hayır.”
Tokat, bir insanın elinin ağırlığından fazlasını taşıyordu. Yüzümde yanan izi avuç içimde duymuş gibi oldum; çenemden şakaklarıma kadar keskin bir çizgiyle yayılan acı ve salondan çıkan, aynı anda tek bir ağızdan verilmiş gibi bir “aaah!” uğultusu. Oğlum – benim oğlum – üç adım ötede duruyor ve kımıldamıyordu. Gözlerinde o şok, o çelişki, o küçücük çocukluk anlarının arkasına saklanan “şimdi ne yapacağım” çaresizliği. Ama hareket yoktu.
Elbisemin eteklerini düzelttim. Ne bağırdım ne ağladım. İçimde bir buz tabakası, üstüne düşen kül gibi ağır ve mat bir sessizlik oluştu. Çantamı aldım ve salondan çıktım. Arkada, orkestranın temposuz kalmış notaları havada asılı kaldı; pasta bile gereksiz bir paye gibi duruyordu.
Dışarıda akşam serinliği yüzümdeki acıyı serin bir dille yaladı. Derin bir nefes aldım. Bir numarayı seçtim; yıllardır aramadığım, aramak istemediğim, ama o an “artık” dediğim bir numara. Ethan’ın 17 yıldır görmediği babası – Michael.
Açıldı. “Margaret?” Şaşkınlık, tereddüt, geçmişin gölgesini yoklayan bir nefes.
“Zamanı,” dedim. “Oğlunun seni görmesi gerekiyor.”
Otuz dakika sonra, salonun kapıları yeniden açıldığında, yüzler tek bir hareketle kapıya döndü. İçeri giren adamın yüzündeki çizgilere tanıklık edenler, ellerini ağızlarına götürdü; bazıları, eski bir fotoğrafın onu taşıdığı yılları anımsar gibi gözlerini büyüttü. Michael, daha gri, daha ağır, ama hâlâ uzun ve dimdik; yürüyüşünde pişmanlığın ve gururun aynı anda oturduğu o garip denge. Benim gözlerime baktı, kısa bir baş hareketiyle “buradayım” dedi; sonra Ethan’a doğru yürüdü.
Rachel’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. “Bu da kim?”
Ethan’ın sesi kısık, sanki boğazında bir göğüs ağrısına dönüşmüş kırık bir notaydı: “Babam.”
Ethan on yaşındayken boşanmıştık. Evin içinde usul usul büyüyen tartışmalardan, yorgun bir suskunluğun birbirini boğan gecelerine giden uzun bir yol… Michael bir gün, sandalye çeker gibi hayatımızı geriye çekti ve gitti. Oğluma hiç kötü bir şey söylemedim, “seçim”sözcüğünün ağırlığını çocuğun omzuna koymayı reddettim, ama iki erkek arasında yıllar yayıldıkça bir köprüden çok bir uçurum oluştu.
Michael, salonda yürürken adımlarının sesi bile tartılmış bir metronom gibi ölçülüydü. Ethan’ın karşısında durdu. “Ethan,” dedi, sesi alçak ama keskin; “olanı duydum.”
“Niye buradasın?” Ethan’ın gözleri kısılmıştı. “Bunca sene…”
“Annen aradı,” dedi Michael. “Ve birinin, sen yapmadığın için, onun yanında durması gerekiyordu.”
Ethan’ın yüzünde bir şey kırıldı; boğazını temizledi. Rachel, kolunu yakaladı. “Onu dinlemek zorunda değilsin. O sizi terk etti.”
Adımlarım beni fark etmeden onların yanına götürdü. “Benim oğlumun beni herkesin içinde tokatlamasına izin vermek… bu mu doğru olan?” dedim. Sözlerim, ağzımdan çıkan havanın soğukluğunda bile duydum.
Salon, bir mahkeme salonuna dönüştü; sessizlik, alıkonulmuş nefesler gibi kımıldamadan asılı kaldı.
Rachel’ın sesi titredi, ama öfkenin sığ sularındaki o köpüren ısrar hâlâ oradaydı. “Bunu büyütüyorsunuz. Biz sadece istikrar istiyoruz. Sizin daireniz bizim için mükemmel.”
“Benim evim,” dedim. “Sizin talep edeceğiniz bir şey değil.”
Michael’ın sesi, bir tahta kapıya tokmağın vurduğu tok bir ses gibi sertleşti. “Onu tokatladın. Kendi oğlunun gözleri önünde. Buna istikrar mı diyorsun?”
Ethan’ın omuzları, o cümlede, ergenliğinde bir yaz günü aşırı yüklenmiş bir alışveriş poşetinin kopan sapı gibi düştü. “Rachel… annemi neden vurdun?”
“Yalan söyledi!” Rachel’ın gözlerinden yaşlar dökülüyordu ama içlerinde su değil, benzin gibi yanan öfke vardı. “Bize güvenlik sözü verdi.”
“Destek sözü verdim,” dedim. “Ve verdim. Kapora, taksit, eşyalar… Ama evimi vermek – asla.”
Salondan, kimi fısıltı kimi “hıh” ile belirgin bir onay akışı geçti. Bazı kadınlar başlarını eğip bana bakarken gözlerinde “haklısın” diye fısıldayan bir ışık vardı.
Rachel, Ethan’a dönüp bağırdı: “Onlara söyle! Bu daireyi hak ediyoruz!”
Ethan ona baktı. İlk kez o gece gerçekten baktı; duymak için değil, görmek için. Sonra derin bir nefes aldı. “Hayır,” dedi. “Etmiyoruz.”
Rachel’ın yüzünde, dünyasının altından çekildiği o kaygan zeminle karşılaşmanın panik çizgileri belirdi. “Beni onunla mı kıyaslıyorsun? Onu mu seçiyorsun?”
“Doğru olanı seçiyorum,” dedi Ethan, daha yumuşak ama daha sağlam bir tonla.
Rachel ağlamaya başladı – ince, kırılgan, gelinliklerin gülleri arasından sızan o narin nikahtan değil; güçlü, kontrolsüz, savrulan bir öfkenin ismi konmamış tesellisi gibi. Kapıya doğru yürüdü. Michael kenara çekilip onu geçirdi. Kapılar çarparak kapandı; salon, sanki beklediği bir iç çekişi nihayet yapabildi.
Kalanlar sandalyelerine oturmaya çekinirken, bazıları yüzlerini avuçlarına aldı, bazıları “devam mı, bitti mi?” diye birbirine baktı. Orkestra sessizdi. Pasta, hâlâ dokunulmamış, belki artık bu gecenin bir parçası olmaya utanıyormuş gibi duruyordu.
Oğluma doğru yürüdüm. O, ikiye bölünmüş bir yolda duruyormuş gibi, şokun geçtiği ve pişmanlığın başladığı o dar yerde, “Anne…” dedi. “Özür dilerim.”
Sesim ilk kez çatladı. “Vurmadın,” dedim. “Ama durdurmadın. O daha çok acıttı.”
Gözlerini kapattı; alnındaki damar, yıllardır görmediğim kadar belirginleşti. Michael, temkinli, eski evin sesini bölmek istemeyen bir misafir gibi usulca yaklaştı. “Oğlum,” dedi, “Annen beni bir sahne yaratmak için aramadı. Yirmi yıla yakın bir süredir istemediği bir şeyi – desteği – istedi. Çünkü sen oradayken bile yalnız bırakıldı.”
Ethan, babasının her kelimesini sanki yeni bir dili öğrenirmiş gibi ağır ağır yuttu. Misafirler, “Bravoya gerek var mı?” der gibi çekingenlikle yerlerine geri döndü. Müzik başlamadı. Işıklar hâlâ çok parlaktı. Kahkahalar, yok olmuştu.
“Onu aramalı mıyım?” dedim. “Şimdi, hemen?” Ethan başını salladı. “Hayır. Önce… ne için özür dilediğimi, neyi kabul ettiğimi anlamalıyım. Sonra.”
Bu cümle, yıllar önce markette poşetleri zorla alan küçük çocuğun, ağırlığın başka bir yerde taşındığını anladığı o küçük aydınlanmayı hatırlattı bana. Michael omzuna bir el koydu. “Evlilik, bir hayata yer açmaktır; başkasınınkini elinden almak değil.”
Ethan başını kaldırıp bana baktı. “Anne… Bilmiyorum Rachel’la buradan nereye gideriz. Ama şunu bilmeni istiyorum – kimsenin sana böyle davranmasına izin vermeyeceğim.”
Kalbim sızladı. Bir anne olarak, bir kadın olarak, bir insan olarak. O gecenin onun üzerinde açtığı yara izini, defterin kenarına çizilen sert bir kalem darbesi gibi üzecek ve belki zamanla solacak. Ama önce, yanına yazılacak bir cümle gerekiyordu.
Misafirlerin çoğu dağıldığında, park yeri neredeyse boşken, Ethan beni arabama kadar yürüttü. “Onu aradığın için teşekkür ederim,” dedi. “Canımı acıtsa da.”
“Amacım canını acıtmak değildi,” dedim. “Hiç kimse böyle bir anda yalnız kalmamalıydı.”
Boynuma sıkıca sarıldı; çocukken kâbuslarında kaçan o sarılmalardan biri gibi uzun ve kararlı. Geri çekildiğinde gözleri suluydu. “Bundan sonrasını… bulacağım,” dedi.
İnandım.
Ertesi sabah, yüzümde Rachel’ın eli değil, yılların adaletsizliğinin izi sızlıyordu. Aynada morarmamış bir kırmızılık, içimdeyse “bu niye buraya geldi?” sorusunun kısa, kesik nefesleri. Mutfağa indim; su ısıtıcısının düdüğü, bütün gece susturulmuş bir ağıt gibi çaldı. Bir fincan çay, bir dilim tost, birkaç damla limon. Telefonum, mesajlarla dolu: “Gördüm…”, “Yanındayım…”, “İnanamıyorum…” – bazıları destek, bazıları dedikodu.
Birini aradım – en yakın arkadaşım, komşum Helen. Olayı anlattım. “Hatırlıyorsun değil mi,” dedi Helen, “düğünden önceki konuşmayı? Rachel’ın ‘Miraslar evde kalmamalı’ sözünü?” Hatırlıyordum. O an küçük bir alarm sesi duymuştum, ama çiçeklerin kokusu, gelinliklerin fısıltısı, fotoğrafçının “gülümse” demesi arasında kaybolmuştu.
“Ne yapacaksın?” dedi Helen.
“Ethan’ın yanında duracağım,” dedim. “Ve kendiminkinde.”
İki gün sonra, Rachel aradı. Sesi sakindi; belki bir senaryo çalışır gibi ölçülü. “Konuşabilir miyiz?”
Bir kafede buluştuk – parlak, öğle güneşi, konuşmaların uğultusu, kahve kokusu. Gelinlik yok, dantel yok; bir kadın bir kadına bakıyordu.
“Özür dilerim,” dedi. “Seni incittim.”
“Evet,” dedim. “Tokat attın. Üstelik herkese karşı.”
“Baskı altındaydım,” dedi. “Ethan… işi… kira… Gelecek…” Sözleri, bir planın bozulmasının yarattığı panikten çok, kontrolün kaybından doğan bir öfkenin özrü gibiydi.
“Baskı kimseye tokat atma hakkı vermez,” dedim. “Bana değil, hiç kimseye.”
Susup kahvesine baktı. “Senin dairen… gerçekten çözüm olacağını düşündüm.”
“Benim evim,” dedim. “Anlaman gereken o. Destek olmak başkalarının hayatını gasp etmek değildir. Ben destek oldum – ama sınırlarım var. Ve sınırlar, saygısızca zorlandığında bir şey kırılır.”
“Ethan’la konuşuyoruz,” dedi. “Terapi… belki bir süre ayrı… Bilmiyorum.”
“Karar sizin,” dedim. “Ben bir şart koyarım sadece: kimse beni bir daha böyle aşağılamayacak. Ve oğlum seyirci kalmayacak.”
Gözleri doldu. Çok geç bir farkındalığın gözyaşları mıydı, yoksa bir daha istediklerini elde edemeyeceğini anlamanın üzüntüsü mü – bunu ayırt etmek zordu.
Michael’la da konuştuk. Yıllar sonra yüz yüze, bir parkta yürürken – sanki geçmişte yarım kalan bir cümleyi tamamlamak için yan yana adımladık. “Araman beni şaşırttı,” dedi. “Belki de yıllardır beklediğim bir görevdi.”
“Oğluna borcun vardı,” dedim. “Bana değil.”
“Biliyorum,” dedi. “Ama sana da vardı.” Yüzüme baktı, “İyi bir anne olmuşsun.” Böyle bir cümle, gençliğimde bana bir tören gibi ağır gelebilirdi; şimdi, yalnızca bir taş parçası gibi kenara koydum.
“Hazır mısın?” dedim. “Oğlunla yeniden bir ilişki kurmaya?”
“Hazırım,” dedi. “Ama onun hızında, onun seçiminde.” Bu söz, içimde bir düğümü gevşetti.
Ethan, Michael’ı haftada bir kahveye çağırmaya başladı. Başta konuşmalar zoraki, sonra anılar ve maç muhabbeti, sonra bir gün, bölünmüş yollardan birinin birleştiğini gördüm. Baba-oğul; kırık köprülerin üstünde küçük taşlardan bir patika.
Rachel ve Ethan’ın evliliği kısa süre sonra durdu – bir araya gelip “olmadı” demek, bazen kırarak ayrılmaktan daha insanidir. O gün, oğluma sarıldım. “Yas tut,” dedim. “Bir hayalin yasını.” “Tutuyorum,” dedi.
Düğün pastasının yanında çekilmiş fotoğraflara baktığında yüzünde acı vardı; ama orada bir yerde, kendi omuzlarına yaslanan o küçük çocuk yine yürümeyi öğreniyordu. İşinden izin alıp birkaç gün benimle kaldı. Sabahlara kadar konuştuk; bazen sadece sustuk.
“Anne,” dedi bir gece, “sen… yıllarca yanımda durdun. Ben de yanında duracağım.”
Derin bir nefes aldım. “Bir gün herkesin içinde yalnız kalmayacağına emin olacağın bir dünya dilerdim,” dedim. “Ama elimizden geleni yaparız.”
Aylar geçti. Rachel, bir mesaj yolladı: terapiye devam ettiğini, agresyonunu anlamaya çalıştığını, özür dilemeyi – gerçekten – öğrendiğini yazdı. Bir cümle eklemişti: “Bir daha kimseye el kaldırmayacağım.” Onun yolculuğu da onundu; ben izledim, karışmadan.
Ethan, bir süre sonra, yeni bir hayata açık olabileceğini söyledi. “Ama bu kez, sınırlarım net,” dedi. “Kendime de, karşımdakine de.” Gülümsemek, gururun sessiz sesi oldu.
Michael, bir pazar akşamı eve yemeğe geldi; masada üç tabak, bir salata, eski bir şarkı çalan küçük bir hoparlör. “Seni böyle görmeyi özlemişim,” dedi. Gülümsedim. “Hayat, bir daha aynı olmaz,” dedim. “Ama bazen farklısı da iyi olur.”
Bir yıl sonra, başka bir düğündeydik – bu kez kuzenin. Salon, başka bir şehir, başka bir orkestraydı. Kadehler tıngırdadı; ben köşede oturup insanların yüzlerini izledim. Bir genç kız, huysuzca pistin ortasına doğru yürüdü; annesi “şimdi sırası değil” der gibi kolunu tuttu. Genç kız durdu, geri döndü; gözlerinde “sınır”ın anlamını yeni yeni kavrayan bir saygı vardı. İçimde, kendi hikâyemin o çetin kavşağında verdiğim kararı yeniden onaylayan küçük bir sevinç yükseldi.
Kimse kimsenin evini, hayatını, anahtarını, onurunu zorla alamaz. Anahtarlar ceptedir; ama saygı, hepimizin elindedir.
O gece eve döndüğümde, dolabın üst rafında duran küçük bir kutuyu indirdim. İçinde, Ethan’ın ilkokulda yazdığı mektuplar, kopmuş bir ayakkabı bağcığı, bir çocuk resminin arkasına yapıştırılmış küçük bir yaprak. Altından, düğünden kalma bir davetiye çıktı; üstünde “Sevgi, sabır ve anlayışla” yazıyordu. Kendi el yazımla, yanına yeni bir cümle ekledim: “Ve sınır.”
Çayı demledim, pencerenin önüne oturdum. Şehrin ışıkları, uzaklarda titreşen bir nehir gibi akıyordu. İçimdeki sızı, artık bir dersin notları gibi, altı çizili ve kenarında küçük bir işaret. Oğlum güvende – hem benimle hem kendisiyle. Ben de öyle.
Ve anahtarlar… hâlâ cebimde.
News
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu
Bir Neyzen Padişahın Hazin Sonu: III. Selim’in Umutla Başlayıp İhanetle Biten Yolu Ney sesi, Topkapı Sarayı’nın o kalın, soğuk duvarları…
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü?
Sultan’ın Hırsı ve Tuna’nın Soğuk İhaneti: Fetih Niçin Bir Kabusa Döndü? Adım İskender. Alaybeyi rütbesini taşırım. Lakin bu rütbenin ağırlığı,…
End of content
No more pages to load





