Bir Ömrün Sessiz Yemini: Muhtar Azasının Göğsündeki Solgun Kırmızı Kurdelenin Gizlediği Büyük Aşk

Sabah ezanı daha yeni susmuştu. Kasabanın içindeki ince toprak yollar, buğulu bir serinlikle uyanmış, geceden kalma çiğler otların üzerinde titreyip duruyordu.

Hüseyin Efendi, her sabah olduğu gibi yine erkenden kalkmış, sobasını yakmış, çayını demlemişti. Ardından, evin önündeki tahta iskemlesine oturdu.

Eline aldığı mendille bıyıklarını hafifçe sildi. Sonra yeleğinin göğüs cebine uzanıp eski bir kurdeleyi düzeltti. Solgun kırmızı rengi, sabahın loş ışığında belli belirsiz parlıyordu.

Kasabada herkes onu tanırdı. Sakin, kalender, konuşmaktan çok dinlemeyi seven bir adamdı. Yıllar evvel muhtar azasıydı. Bir ara köy bekçiliği de yapmıştı. Ama ne yaparsa yapsın, herkesin hafızasında göğsündeki o kırmızı kurdeleyle yer etmişti.

Gençler merak ederdi ama soramazdı. Yaşlılar susar, çocuklar ise yalnızca parmakla gösterirdi: “Bak, kurdeleli dede de geçiyor.”

Hüseyin Efendi, o sessizliğin içinde, geçmişin ağırlığını taşırdı.

Gençliğinde Hüseyin Deliktaş, kasabasının en parlak öğrencisiydi. Daha on beş yaşındayken, derslerinde gösterdiği çalışkanlıkla takdirname almış, Halk Evi’nin desteğiyle şehirdeki liseye gönderilmişti.

İlk kez kasabadan çıkan biri için bu, adeta başka bir dünya demekti. Ceket giymek, şehirde yürümek, duvarları kitapla dolu odalara girmek… Hüseyin için hepsi yeni, hepsi ürkütücü ama bir o kadar da büyüleyiciydi.

Parasız okumak zor işti. Hele ki bir başına şehre gelmiş biri için. Bunu fark eden Hüseyin, hemen bir marangozun yanında işe başladı. Akşamları okuldan çıkınca hava kararana dek, hafta sonları ise tam zamanlı çalışıyordu.

O, okumayı da çok severdi. Okuldan ve işten arta kalan zamanlarda kütüphaneden getirdiği romanları okur, oturduğu bodrum katın loş ışığında kendini bambaşka dünyalara atardı.

Oturduğu apartmanın üst katında Ziraat Memuru Hikmet Efendi adında biri yaşardı. Hikmet Efendi, zaman içinde Hüseyin’i tanımış, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bu efendi delikanlıyı pek bir sevmişti.

Bazı geceler, Hüseyin işten döndüğünde, onu yanına, balkona çağırırdı. Hüseyin’le sohbetler eder; delikanlının hedeflerinden, dünya görüşünden ve hayatta kalma azminden etkilenirdi.

Hikmet Efendi, Hüseyin gittikten sonra karısına, “Hanım, bu oğlanda derin, keskin bir zekâ var. Ayrıca pek de efendi,” derdi. Karısı ise Hüseyin’i pek sevmez, bu halini kocasına belli etmemeye çalışırdı.

O yılın Haziran ayında okullar kapandığında, Hüseyin iki haftalığına kasabaya geldi. Anasıyla zaman geçirdi. Eski arkadaşlarıyla görüştü. Ancak artık o kasabada sıkılıyordu. Çocukken koşturduğu sokaklar ona dar geliyor, bir an evvel şehre gitmek istiyordu.

Nihayet ikinci haftanın sonunda anasıyla vedalaşıp ayrıldı. Okullar açılana dek marangozun yanında çalışacaktı. Kazanacağı paralarla anasına kıyafetler alacaktı. Yol boyu bunu kurdu kafasında.

Anasının gelirken kendisine verdiği, içinde yiyecek içecek olan iki ağır çantayı sürükleyerek bodrum katındaki odasına geldi. Odayı havalandırdı ve sonra yatağına uzanıp yarım kalan kitabını eline aldı. Ancak birkaç sayfa okuyamadan uykuya daldı.

Ertesi sabah işe gitmek için apartmanın kapısından çıktı. Gerindi. Elinde azık çıkını ile apartmanın yola çıkan yedi basamaklı merdivenine tırmandı.

İşte tam o anda, Hikmet Efendilerin evinin balkonunda birini gördü. Genç, güzel bir kız.

Hüseyin o an bir tuhaf olmuştu. Ayakları dolaşmış, neredeyse düşecek gibi sendelemişti. Aman Yarabbi, ne biçim bir güzellikti bu böyle? O nasıl bir duruş, nasıl bir endamdı?

Bu kız, Hikmet Efendi’nin biricik kızı Gülistan‘dı.

Gülistan, İstanbul’da öğretmen okulunda okumuş, o yıl okulunu tamamlayarak öğretmen olmuştu. Tayini çıkana kadar ailesinin yanında beklemeye karar vermişti. Zarifliğiyle çevresine ışık saçan, yüzü hep bir bahar gibi gülümseyen genç bir kızdı.

Gülistan, Hüseyin’in köyde olduğu sırada gelmiş, henüz öğretmenlik yapmasa da Halk Evi’nde gönüllü olarak çocuklara okuma yazma öğretmeye başlamıştı.

Hüseyin onu ilk gördüğü an, hayatta bazı şeylerin tarif edilemediğini öğrenmişti. Gönlünün direği kırılmıştı sanki.

O gün akşama kadar dalgın bir halde çalıştı Hüseyin. Tahta kalaslar biçti, istifledi. Gözlerinin önünde hep o güzel kızın bakışları vardı.

Sonraki birkaç gün yine gördü o kızı Hüseyin. Neden bilinmez, Gülistan geldi geleli Hüseyin, Hikmet Beylere çıkmaz olmuştu. Hikmet Bey onu eskiden olduğu gibi yemeğe, çay içmeye, sohbet etmeye davet etse de Hüseyin, bu teklifleri her zaman kibarca reddediyordu.

Bunda Hikmet Bey’in karısının son zamanlarda Hüseyin’e bir böcek gibi bakmasının da payı vardı şüphesiz. Ama bu asıl neden değildi. Asıl neden, Gülistan’ın varlığıydı.

Hüseyin, Gülistan’ın omuzlarında taşıdığı narinliği, zarafeti ve şehirli bilgeliği gördükçe, kendi kirli tulumundan, tahta talaşı kokan ellerinden, bodrum katındaki loş odasından utanç duyuyordu. O, Gülistan’ın dünyasına layık değildi. O, sadece bir marangoz çırağıydı.

Onur ve aşk arasında sıkışıp kalmıştı.

Gülistan bir gün, şehrin küçük kütüphanesine kitap bağışlamaya geldi. Hüseyin de oradaydı. Okuduğu kitapları teslim etmiş, yenilerini almak için rafların önünde geziniyordu. Sessiz, ürkek ama dikkatliydi.

Elindeki kitabı rafa yerleştirirken Gülistan’ı gördü. Önce mutlu oldu ama sonra utanarak rafların arkasına saklandı.

Genç kız, bağışladığı kitapları masaya bırakıp raflara yöneldi. Hüseyin, kızla karşılaşmamak için yerini değiştirdi.

Gülistan, bir kitabı almak için uzandığı sırada çantasından ince, zarif bir şey süzüldü ve yere düştü. Sadece Hüseyin fark etmişti bunu.

Kız az öteye geçince geldi. Düşen o şeyi aldı eline. İnce, zarif, kırmızı bir kurdeleydi bu.

Bir süre ne yapması gerektiğini düşündü. Acaba cebine koyup gitse miydi oradan, yoksa Gülistan’a mı verseydi bunu?

Bu düşüncelerle boğuşurken, tamamen istemsiz olarak, boğazındaki düğüm çözüldü: “Hanımefendi, sanırım bu sizin.”

Genç kız sesin sahibine dönüp baktı. Hafifçe gülümsedi. “Aa,” dedi. “Evet, çok teşekkür ederim. Benim için değerli bir şeydir bu.”

Hüseyin gitmek için hamle yapmak üzereydi ki, genç kız: “Seni tanıyorum,” dedi. “Sen şu bizim bodrumda oturan öğrenci değil misin?”

Hüseyin mahcup: “Evet,” dedi. “Benim adım Hüseyin.” “Benim adım da Gülistan. Biliyor musun, babam senden çok söz eder evde. Arkadaşı olarak görür seni. İlginç fikirlerin ve planların varmış galiba.”

Hüseyin kızardı. Çok okuyormuşsun, diye devam etti Gülistan. “Bana önerebileceğin romantik bir kitap var mı acaba?”

“Tabii,” dedi Hüseyin.

Beraber kitap seçmeye başladılar. Turgenyev’in İlk Aşk kitabını aldılar Gülistan için.

Beraber ayrıldılar kütüphaneden. Eve giden yoldan değil, gölgeli parkın olduğu tarafa saptılar. Yol boyu konuştular.

Gülistan, tıpkı babasının sözünü ettiği gibi, Hüseyin’de farklı bir ışık sezmişti. Çocuk akıllıydı, zekiydi. Herhangi bir şeyi ikiletmeden hemen kavrıyordu. Duyguluydu ayrıca. Kazandığı üç kuruşun birazını kasabaya, anasına, bir kısmını da mahalledeki yoksullara harcıyordu.

Hüseyin ona bunları anlatırken, genç kız içinden: “Bu zamanda kim böyle şeyler yapar?” diye geçiriyordu.

Sonraki günlerde yine şurada burada karşılaştılar. Bazen kitap önerdi Hüseyin, bazen sessizce selam verdi. Öyle iyi zamanlar geçiriyorlardı ki Hüseyin, Gülistan’la yeniden karşılaşabilmek için aralarda kütüphaneye koşar oldu.

Bir defasında da Hikmet Bey’in ısrarıyla onlara gitti. Balkonda Hikmet Bey’le konuştular. Ara ara Gülistan da geliyordu yanlarına. Konuşmaya katılıyor, tartışıyorlardı.

Hüseyin, o konuşurken genç kızın gözlerinin içine bakıyordu. Genç kızın güzelliği, kelimeleri vurgularkenki yüz hali, dudakları Hüseyin’in gözlerinin önünde dans ederken delikanlı puslu bir hayalin içinde buluyordu kendini.

Artık Gülistan’la geçirdiği her bir an, Hüseyin’in hayatında silinmez bir iz bırakıyordu. Odasına kapandığı günler, elleri başının altında tavanı izlerken aklından Gülistan’ın görüntüsü geçiyordu.

“Niçin böyleyim? İnan bilemiyorum,” diye fısıldıyordu.

Gülistan’ı tanıyalı beri ne kitaplar aynı tatlı geliyordu ona ne de marangozhanedeki talaş kokusu eskisi gibi burnunun direğini sızlatıyordu. Aklı, kalbi ele geçirmişti.

Artık sabahları işe giderken gözleri, Hikmet Bey’in balkonuna şöyle bir kayıyor, Gülistan’ı görüp göremeyeceğini umutla bekliyordu.

Bir sabah balkonda ince bir sabahlığa sarılmış halde saçlarını toplamaya çalışırken denk geldi kıza.

Hüseyin o an, sanki gökyüzü yere inmiş gibi hissetti kendini. Yutkundu. Elindeki azık çıkınını kaldırıma düşürecek kadar heyecanlandı.

Selamlaştılar. “Neden gelmiyorsun bize Hüseyin?” diye seslendi genç kız. “Babam kendi kendine ‘Ne oldu bu oğlana?’ diyerek sitem ediyor, bilesin.”

“Ders çalışıyorum,” diyerek yalan söyledi Hüseyin. “Ne dersi?” diye karşılık verdi Gülistan. “Daha okullara çok var.” “Son senem biliyorsun,” dedi Hüseyin. “İyi bir dereceyle bitirmem gerek Gülistan. Yoksa üniversite hayal olur benim için.”

Hüseyin, neden söylediğini bilmediği yalanlar sıralıyordu o an. Ne diye Gülistan’dan kaçıyordu? Ne diye mahcup ve utangaç duruyordu o varken? Anlam veremiyordu bu haline. Aklından bir saniye bile çıkaramıyorken onu, bu tuhaf uzaklık niyeydi?

Galiba gönlünden geçenler yüzünden böyle davranıyordu. Belki genç kızın büyüsüne kapılmaktan korkuyordu, belki de aralarındaki sosyal uçurumdan dolayı kaçıyordu ondan.

Ne kadar uzak durmaya çalışsa da, şartlar bir şekilde onları yan yana getirmeye devam ediyordu. Bir akşam Hüseyin, işten çıkmış, elleri cebinde, eve gideceği durağa doğru yürüyordu. O an yanında birisi belirdi. Bu Gülistan’dı.

Genç kız: “Ne bu halin?” dedi Hüseyin’e. “Niçin böyle dalgınsın? Bir şey mi oldu?”

Hüseyin yine kaçak cevaplar verdi. Ancak aslında içinden geçenler bambaşkaydı. Günlerdir yüreğinin sesini dinlemiş, Gülistan’a olan hislerini artık açması gerektiğine karar vermişti. Fakat bu planı kendi kendine yapmak kolayken, şimdi Gülistan’ı bir anda böyle karşısında görünce, aklında kurguladığı her bir cümleyi unutmuştu.

Bir de Gülistan’ın gerek yaşantısı ve aile durumu, gerekse kendisinden dört yaş büyük olması, onu çıkmaza sokuyordu. Nasıl bir yol izlemesi gerektiğini bilemiyordu.

Hüseyin, Gülistan’ın elinden poşetleri aldı. Bir süre sessizce yürüdüler. Hüseyin, genç kıza söyleyeceklerini düşünüyor, Gülistan da sanki bunu tahmin ediyormuş gibi bekliyordu.

Sonunda Hüseyin cesaretini topladı. Sesi titreyerek, “Sana bir şey diyeceğim, Gülistan,” dedi. Genç kız atıldı: “Aslında ben de bir şey diyecektim sana, Hüseyin.”

Hüseyin heyecandan tutulup kaldı. “Evet,” dedi. “Dinliyorum Gülistan.”

Genç kız donuk bir halde yürüyordu. Hüseyin’in başlangıçtaki dalgınlığı şimdi ona geçmişti. Durağı çoktan geçmişler, rastgele ötelere doğru yürüyorlardı.

“Biliyor musun Hüseyin,” diye başladı Gülistan. “Bugün öğleden sonra öğrendim ki, epeydir beklediğim tayinim çıkmış. İki hafta sonra gidiyorum bu şehirden. İnanabiliyor musun? Artık öğretmenlik yapacağım. Ay, çok mutluyum!”

Hüseyin ne dese bilemedi. Sanki yüreği donmuştu. Neden sonra: “Tebrik ederim Gülistan,” dedi. “Sevindim. Nereye çıkmış?” “Kırıkkale’de bir okula,” dedi Gülistan.

Hüseyin bir şey demedi. Genç kız, delikanlının yüzüne bakmaya çalıştığı o an, heyecanlı bir tonda: “Ne oldu sana?” diye sordu birden. “Benzin kireç gibi olmuş.”

Zoraki gülümsedi Hüseyin. “Yok canım,” dedi. “Şaşırdım. Beklemiyordum da.”

“Sen de bana bir şey söyleyecektin. Neydi?”

Hüseyin, birden hatırladı söyleyeceği sözleri. O sözlerin anlamını düşündü içinden. Sonra da Gülistan’ın gidecek oluşunu. Kalbinde bir volkan patlıyordu. Elleri, yüzü, her yeri yanıyordu, alev alev.

Oysa birkaç ay evvel tanımadığı bu kızın gidecek oluşu, onu neden böyle yaralıyordu?

“Bir şey mi diyecektim?” diye tekrarladı genç kızın ardından. “Ha, şey canım. Bir kitap okudum da, onu önerecektim sana.”

Genç kız olduğu yerde durdu. Bakışlarını Hüseyin’in gözlerine dikti. “Hayır,” dedi. “Bu değil söyleyeceğin şey.”

“İnan bu,” diye üsteledi Hüseyin.

Ancak genç kız inanmıyordu. Hüseyin’i sıkıştırdı bu yüzden.

Sonunda Hüseyin, kaçamak bir bakışla: “Ben,” dedi, “şey, nasıl söylenir ki Gülistan? Şey işte, kızma bana ama… ben seni arkadaş olarak görmüyorum.”

“Hoppala!” diye bir çığlık attı Gülistan. “Ne demek bu şimdi? Ne olarak görüyorsun?”

“Anla işte,” dedi Hüseyin. “Seni tanıyalı beri çok şey farklılaştı bende. Durmadan seninle geçen dakikaları düşünüyorum. Konuşmalarımızı, bana bakışını ve daha birçok şeyi… Biliyor musun? Ben epey bir zamandır kitap okumuyorum. Çünkü ne kitap aynı tatta geliyor artık bana, ne de talaş kokusu burnumu sızlatıyor. Aklımda hep sen oluyorsun, boyuna sen. Sana karşı olan bu hislerimi de anlayamıyorum üstelik. Niçin böyleyim? İnan, bilemiyorum.”

Gülistan, Hüseyin’in titreyen sesiyle sarf ettiği cümleleri duyar duymaz olduğu yerde durdu. Kısa bir sessizlik oldu aralarında.

Derin bir nefes aldı genç kız. Sonra yavaşça konuşmaya başladı. “Hüseyin, biliyor musun, sen benim için çok kıymetlisin. Ne zaman konuşsak içimde bir ferahlık olur. Seninle yürümek, kitaplardan bahsetmek, hayat üzerine konuşmak. Bunlar bana iyi geliyor. Ama…”

O ‘ama’ kelimesi, Hüseyin’in kalbine bir yıldırım gibi düştü sanki. Bir anda her şey sustu içinde.

“Ama ben seni hiç, hani senin düşündüğün gibi görmedim,” diye sürdürüyordu Gülistan. “Affet beni. Belki de sana daha önce söylemeliydim bunu ama hissettiklerimi tam anlamamıştım. Şimdi böyle söyleyince, bilmiyorum ne desem doğru olur.”

Hüseyin başını kaldırmadı. Ayaklarının ucuna bakmaya devam etti. Dudakları kıpırdadı ama bir şey çıkmadı. Oysa içinden geçen binlerce şey vardı.

Gülistan sustu. Hüseyin’in sessizliği kızın da içini bıçak gibi kesmişti. Kendini suçlu hissediyordu. Ama kalbinin eğilmediği yere meyil veremezdi. Hüseyin güçlü bir ruhtu, hayran olunacak bir çabaydı. Ama aşk, o başka bir şeydi.

“İstersen yürüyelim biraz daha,” dedi kız sessizce.

Ama Hüseyin usulca başını iki yana salladı. “Ben, şey… eve dönsem iyi olacak. Biraz yorgunum.”

“Eve gidiyoruz ya zaten,” dedi Gülistan. “Ben bir yere uğrayıp öyle geleceğim,” dedi Hüseyin.

“Peki Hüseyin. Ama lütfen kırılma bana, olur mu?”

Hüseyin hafifçe başını salladı. Ama bu, evet anlamına mı geliyordu, hayır mı, belli değildi.

Hüseyin, genç kıza alışveriş poşetlerini uzattı. Gülistan, onun yüzüne son kez bakmak istedi. Ancak Hüseyin müsaade etmedi. Döndü ve sessizce uzaklaştı.

O günden sonra Hüseyin bir süre kimseyle konuşmadı. Ne marangozhanedeki ustayla ne apartmandaki komşularla. Kütüphaneye de uğramaz olmuştu. Odasında tek başına, tavana bakarak uzun saatler geçirdi. İçinde bir kıymık vardı: “Ama ben seni hiç, senin beni gördüğün gibi görmedim ki Hüseyin.”

Birkaç gün sonra Hikmet Efendi marangozhaneye uğrayıp onu ziyaret etti. Dışarıdaki odun kütüklerinin üzerine oturdular.

Hikmet Efendi çayını karıştırdı. “Oğlum,” dedi Hüseyin’e. “Seni günlerdir göremiyoruz. Bir derdin mi var?”

“Yok abi,” dedi Hüseyin. “Gördüğün üzere biraz yoğunum son günlerde.”

“Ben seni bilirim Hüseyin,” dedi Hikmet Efendi. “Sen böyle içine kapanınca bir şeyler olur. Geçen akşam Gülistan da sordu seni. Onunla da konuşmamışsın bir haftadır. Biliyorsun, haftaya gidecek şehirden.”

Hüseyin, Gülistan’ın ismini duyunca başını eğdi, ellerini ovuşturdu. Bu hal Hikmet Efendi’nin dikkatinden kaçmamıştı.

“Siz iyi insanlarsınız abi,” dedi Hüseyin. “Şu şehirde kapısını çalabileceğim tek kişisiniz. İnan bir derdim olsa gelirdim ama yok. Sadece, ne bileyim, biraz durgunum şu sıralar. Ancak düzelirim. Düzeleceğim.”

Hikmet Efendi gerçeği anlıyordu. Tahmin ettiği üzere bu oğlan kızını seviyordu. Ancak bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu. Çaresiz, bunu fark etti ve kalktı.

Giderken: “Ne zaman konuşmak istersen gel,” dedi. “Biz seni severiz. Hem o seni iyi bir dost olarak hep hatırlayacak. Bunu unutma.”

Gülistan’ın gidişine yalnızca iki gün kalmıştı.

O sabah Gülistan, annesiyle babasının mutluluğunu pek paylaşamıyor, dalgın bir halde pencereden sokağı izliyordu. Aklında hâlâ o akşamki yürüyüş vardı. Hüseyin’in utangaçlığı, gözlerini kaçırması, söyleyemedikleri…

“Ne kitaplar aynı tatlı geliyor artık bana, ne de talaş kokusu burnumu sızlatıyor.”

Gülistan bu cümleleri, hiç kimsenin kuramayacağı bir şiir gibi hatırlıyordu. Ama ne yazık ki duygular aynı yolda yürümüyordu. O, Hüseyin’i gerçekten seviyordu ama bir hayranlık, bir dostluk, bir saygı şeklinde.

O sabah, Gülistan gitmeden önce, bir şey yapmak istiyordu. Bir vedalaşma, belki kısa, sade bir hoşça kal. İçinde bir yarım kalmışlık duygusu olmasındı.

Hüseyin, o gün işe gitmeyecekti. Sabah fırına giderek simit, peynir almış, köy yollarını andıran tozlu Arnavut kaldırımlı yokuştan aşağı iniyordu. İçinde bir yangın vardı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Uykusuzluğun değil, unutamamanın yorgunluğuydu bu.

Apartmanın önüne geldi. Bodruma inmedi. Bunun yerine bahçeye geçti. Ceviz ağacının gölgesine oturdu.

Gülistan, onun geldiğini pencereden görmüştü. Annesine “Ben geliyorum,” dedi ve dışarı çıktı. Saçları gevşekçe toplanmıştı. Elinde bir kutu taşıyordu.

Hüseyin’in yanına gelince: “Erken kalkmışsın,” dedi. “Hiç uyumadım ki,” diye yanıt verdi Hüseyin.

Gülistan, Hüseyin’in karşısındaki sandalyeye oturdu. “Konuşabilir miyiz?” diye sordu genç adama. Hüseyin başını salladı. Bakamadı genç kızın yüzüne.

“Seni görmeden edemezdim Hüseyin,” dedi. “Hakkını helal et.” “Helal etmek,” diye fısıldadı Hüseyin. “Ne yapabildim ki hakkım olsun?”

Bir sessizlik daha. Ardından Hüseyin yine konuştu. Sesi toprak gibi kuruydu. “Ben senden bir şey istemedim, Gülistan,” dedi. “Hiçbir zaman kendini suçlama ne olur. Sana dargın, kırgın filan da değilim, inan. Sadece içimde bir şey vardı. Söylemeden edemedim ama şimdi o güne dönsem, anlatamazdım sana bunları.”

“Niye?” dedi Gülistan. “Ne değişti ki?” “Bir şey değişmediği için söylemezdim,” dedi Hüseyin.

“İnan bana,” dedi genç kız. “Seni incitmek istemedim ama duygular, senin de bildiğin gibi emirle, niyetle olmuyor.”

“Benimkiler de öyle oldu zaten,” dedi Hüseyin. “Emirle değil, niyetle değil. Sadece bir gün uyandım ve içimde sen vardın. O günden beri başka biri olamadım.”

Gülistan’ın gözleri doldu. Elindeki kutuyu uzattı Hüseyin’e. “Bunu sana vermek istedim,” dedi. “Bir hatıra gibi. Ne bileyim, bir teşekkür gibi.”

Hüseyin kutuyu aldı. Usulca açtı. İçinde birkaç kitap vardı. Ve bir de ince, zarif bir kurdele. Kırmızı. O gün kütüphanede düşürdüğü kurdeleydi bu. Hani ilk konuşmalarına vesile olan o kurdele.

Birbirlerine baktılar. Bu bakışta aşk yoktu belki ama derin bir bağlılık, tarifsiz bir hüzün ve saygı vardı.

Gülistan ayağa kalktı. “Ben gideyim artık,” dedi. “Toparlanıyorum. Malum, yarın gideceğim. Uğurlamaya gelecek misin beni?”

“Gelemem,” dedi Hüseyin. “Anlarsın.”

“Anladım,” dedi genç kız ve merdivenleri tırmanmaya başladı.

Kız biraz uzaklaştıktan sonra dönüp Hüseyin’e seslendi: “Sen Hüseyin, bu hayatta iz bırakacak adamlardansın. Bende değil belki ama kim bilir, birilerinin gönlünde iz bırakacaksın. Sevileceksin.

Cümlesini bitirmedi. Kimi zaman kelimeleri sonuna kadar söylememek daha çok şey anlatırdı. Ve yürüdü.

Hüseyin o an, kalbini tutan bir telin koptuğunu hissetti. Boğazına bir taş oturdu. Yutkunamadı.

Bazen en zor şey, sevdiğin birini uğurlamamaktır. Çünkü onun gidişi, senin kalışındır. Hüseyin de bu sebeple gitmeyecekti onu uğurlamaya. İşinin başına dönecekti. Hayatına dönecekti. Eski Hüseyin olacaktı.

Elindeki kurdeleyi inceledi bir süre. Onu öptü, kokladı ve göğsüne, tam kalbinin üzerine yerleştirdi. Cebine değil, kitap arasına değil, göğsüne.

Ertesi gün sabah Gülistan gitti. Günler geçti. Sonra aylar. Gülistan’dan hiç haber gelmedi.

Ama Hüseyin, o kurdeleyi hep orada, göğsünde taşıdı.

Birkaç gün sonra Hüseyin, o bodrum kattan çıktı. Hikmet Bey’den uzak başka bir mahalleye taşındı. Bir daha da görüşmediler.

Sonra okulunu bitirdi. Şehirden ayrıldı, üniversiteye gitti. Tıpkı Gülistan gibi o da öğretmen oldu. İlk ataması Sivas’a yapıldı. Birkaç dönem görev yaptı.

Fakat bir yaz tatili zamanı, yüreğini dağlayacak haberi aldı. Gülistan, öğretmen olduğu o yıl, yarıyıl tatilinde ailesinin yanına dönerken bindiği otobüs kaza yapmış, Gülistan ölmüştü.

Hüseyin bu haberi çok geç aldı. Gülistan’ın kendisine neden hiç ulaşamadığının sebebini de o an anladı. Belki yaşasa, hayatta olsa her şey çok başka olacaktı.

Hüseyin, işte o gün öğretmenliği bıraktı. Kasabaya döndü. Günlerini köy işlerini yaparak, Gülistan’ı düşünerek geçirdi.

Fırsat buldukça köy okulunun bahçesine gitti. Fidanlar dikti. Çocuklarla konuştu. Kimse onun bir zamanlar öğretmen olduğunu bilmedi. O okulun bahçesinde neden sürekli zaman geçirirdi, kimse anlamadı.

Yıllar su gibi akıp geçmeye devam etti. Hüseyin’in yüzü, artık aynaya her baktığında tanıyamadığı bir harita gibiydi. Zaman, gözlerinin altına ince çizgiler bırakmış, saçlarına karın sessizliğini örmüş, yüreğine ise içinden çıkılmaz bir sabır ekmişti.

Hüseyin hiç evlenmedi. Bunu düşünmedi bile. Göğsünde o kırmızı kurdeleyi her gün taşıdı. Sanki yüreğinin tam üstüne dikilmişti o parça. Her sabah uyandığında taktı onu. Her gece uyumadan önce çıkardı. Avucunda sıktı.

Kurdele yıpranmıştı artık. Rengi solmuş, ucu sökülmüş ama Hüseyin’in içinde ilk günkü gibi taptaze kalmıştı. Sadakat, kurdelenin solgunluğunda değil, taşıyanın yüreğinde saklıydı.

Bir kış günü uyanmadı Hüseyin Efendi. Komşular, onun evinden hiç çıkmadığını fark edince kapısını kırıp girdiler. Soba sönmüş, ışık açık kalmıştı. Odasının içinde eski kitaplarla dolu rafların arasına sinmiş yılların yalnızlığı vardı.

Masanın üstünde ise kime, neye yazıldığı bilinmeyen bir not ve solmuş kırmızı kurdele duruyordu.

Notta sadece şu yazıyordu: “Gözüm hep yolda kaldı Gülistan. Ama artık yolun sonundayım. Bu kurdeleyi toprağa teslim ediyorum. Çünkü seninle gömmeye cesaret edemediğim tek şey buydu.”

Ertesi gün mahalle camiinde küçük bir kalabalık toplandı. Cenaze namazı kılındı. Mezarı başına dikilen taşta ne bir unvan vardı ne bir lakap. Yalnızca sade bir isim: Hüseyin Efendi.

Ama mezar taşının alt ucuna, birileri küçük ince bir kalemle şunu yazmıştı: “Göğsünde bir kurdeleyle yaşadı. Kalbinde ise bir isimle öldü.”

İşte o günden sonra, köylüler ne zaman kırmızı bir kurdele görseler, Hüseyin Efendi geldi akıllarına. Çünkü herkes artık biliyordu onun sessiz aşkını, o aşkı için çektiği cefaları, vazgeçtiklerini, yapa yalnız ölüşünü.

Ve yine biliyorlardı ki: Bazı aşkların dili yoktur ama gölgesi bir ömür boyu sürer. Hüseyin Efendi’nin taşıdığı kırmızı kurdele, Osmanlı ruhunda yaşatılan o derin fedakârlığın ve sessiz vefanın sembolü olarak kalacaktı.