Bir Paşanın Yalnızlığı ve Mektupların Sırrı: Cepheden Gelen Fransızca Dersleri 

İstanbul, Pera, 1910. Bir Akşamüstü, Solgun Işıklar Altında

Adım Rauf. Ömrüm, İstanbul’un saray koridorlarında, telgraf kâğıtlarının hışırtısı ve mürekkebe batırılan divit sesleriyle geçti. Ben, büyük askerlerin, büyük devlet adamlarının yanında duran, fısıltıları not eden, mektupları mühürleyen, sessiz şahidim.

Size, tarihin en büyük komutanlarından birinin, Mustafa Kemal Paşa’nın hayatının, cephe raporlarında yazmayan bir köşesini anlatacağım. Bu köşe, Madam Corinne Lütfi’nin evindeki o loş, sanat kokan cumartesi toplantılarıydı.


1910 yılıydı. Ordu, çalkantılı, İmparatorluk çatırdıyordu. Ama Pera’daki bu Levanten evin salonunda, başka bir dünya vardı. Tavanlar yüksek, piyano sesi berrak, konuşmalar keskin ve zekiceydi.

Mustafa Kemal Bey (o zamanlar Paşa değildi), bu meclisin daimi konuklarından biriydi. Onun o zamanlar bile heybetli bir duruşu vardı. Omuzları dik, mavi gözleri hep uzaklara, görünmeyen bir ufuk çizgisine bakardı. Ama bu toplantılarda, o ufuk çizgisi, bir anlığına, zekice bir tartışmanın ortasına inerdi.


Oraya gelme sebebi, arkadaşı Ömer Lütfi Bey’in eşi olan Madam Corinne idi.

Madam Corinne… O, İstanbul’un nadir çiçeklerinden biriydi. İtalyan bir aileden geliyordu, ama ruhu, Osmanlı’nın o kozmopolit, çok sesli zenginliğinden beslenmişti. İtalyanca, Türkçe, Fransızca’yı su gibi konuşurdu. En önemlisi, sadece entelektüel değildi; cesurdu.

1914’te, kadınların eğitimi için kurulan cemiyette kardeşi Edit’le birlikte çalışıyordu. O dönemde, cepheden gelen yaralı askerlere yardım ediyorlardı. O, sadece bir salon kadını değil, vatanın ıstırabını hisseden bir gönüllüydü.


Mustafa Kemal Bey, Corinne’ye büyük bir saygı duyardı. O, komutanın aradığı zekâ ve kültürü bir arada sunuyordu. Paşa, askerî stratejinin yanına, Fransızca’nın zarafetini de eklemek istiyordu. Bu, sadece bir dil öğrenme isteği değil, Avrupa’nın zihniyetini, akılcılığını birinci elden anlama çabasıydı.

Paşa, Fransızca derslerini Corinne’den almaya başladı. Bu dersler, kısa sürede resmiyetten çıktı ve aralarında, saygı ve ortak idealler üzerine kurulu, derin bir dostluğa dönüştü.

Ben, kâtibi olarak, bazen Paşa’nın evden çıkmadan önceki halini görürdüm. Üniforması kusursuz, duruşu sertti. Ama Corinne’nin evine gideceğini bildiğim zaman, yüzünde, kısa bir an için, insanî bir yumuşama, bir tebessüm belirirdi. Sanki, cephenin sertliğinden, saray entrikalarının ağırlığından, kısa bir süreliğine nefes alabileceği bir limana gidiyordu.


1912: Görevin Bedeli ve Sessiz Vedalar

Ne yazık ki, bu dostluk limanı uzun sürmedi. Balkan Savaşı patlak verdi. Vatan, en zorlu sınavlarından birini veriyordu. Ömer Lütfi Bey, o kanlı cephede şehit oldu.

Haber, Pera’daki o sanat kokan evi buz gibi bir sessizliğe bürüdü. Cumartesi toplantıları sona erdi.

Paşa, arkadaşının ölümünden sonraki ilk İstanbul ziyaretinde, Corinne ve ailesinin yanına gitti. O gün Paşa’nın yüzünde gördüğüm acı, sadece bir dostu kaybetmenin acısı değildi. Görevin, fedakârlığın ve vatanın makûs talihinin getirdiği ağır bir kederdi.


Corinne’nin acısı, gururluydu. Asker eşi olmanın onuru, gözyaşlarının önüne bir perde çekiyordu. Paşa, ona başsağlığı dilerken, ikisi de sözsüzce anlaştılar: Hayat devam etmeli, görev devam etmeliydi.

Böylece, kısa bir süre sonra, cumartesi toplantıları yeniden başladı. Bu sefer Paşa, sadece bir dost değil, artık Corinne’nin en büyük yoldaşı rolündeydi. Toplantılar, ülkenin çalkantılı kaderinin konuşulduğu, fikirlerin çarpıştığı bir meclise dönüştü.

Paşa, İstanbul’a geldiği her fırsatta, bu evi ziyaret ederdi. Bu ziyaretler, onun için sadece bir sosyal aktivite değil, ruhunun beslendiği bir kaynaktı. Corinne’nin zekası ve kültürü, Paşa’nın büyük ideallerini besliyordu.


Cepheden Gelen Satırlar: Mektupların Dili

Sonra savaş patladı: Cihan Harbi. Paşa, Çanakkale’den Kafkaslara, cepheden cepheye koşuyordu. Bu zorlu dönemde dahi, Corinne ile mektuplaşmayı ihmal etmedi.

Ben, kâtibi olarak, bu mektupların bir kısmını bizzat kaleme alırdım. Başlangıçta, mektuplar Fransızca derslerinin bir parçasıydı. Paşa, Fransızca bilgisini geliştirmek için mektup yazardı.

Ama zamanla, mektupların içeriği değişti, derinleşti.

Paşa, Corinne’e yazdığı satırlarda, sadece cephenin zorlu şartlarından bahsetmezdi. Aynı zamanda, gelecekle ilgili kurduğu hayallerden de söz ederdi. Bir ulusu nasıl ayağa kaldıracağını, yepyeni bir zihniyeti nasıl inşa edeceğini anlatırdı.

Bu mektuplar, bir askerin yalnızlığını, bir liderin ideallerini taşırdı. Corinne’nin bu mektupları alırken hissettiği onur ve sorumluluğu hayal edebiliyordum. O, sadece bir askerin dostu değil, bir milletin umutlarının da sırdaşı olmuştu.


Bir keresinde, Sofya’dan yazdığı bir mektupta, Paşa, kendisiyle tanışmak isteyen kadınları anlatır, ama hemen peşine, onlara yüz vermediğini eklerdi. Bu satırlar, Paşa’nın cephenin tüm zorluğuna rağmen, dostluğa, sadakate ve vazifeye ne kadar değer verdiğini gösterirdi.

Bazen mektuplarda, karşılıklı sitemler olurdu. Biri, diğerini ilgisizlikle itham ederdi. Oysa bu sitemler, sadece dostluğun ne kadar değerli olduğunun, bu zorlu yaşam şartlarında birbirlerini kaybetme korkusunun bir göstergesiydi.

Biri her an kanlı bir savaşın ortasında, diğeri ise çatırdamakta olan bir imparatorluğun başkentinde, zorlu yaşamlar sürüyorlardı. Ama ne irtibatları kesilir, ne de ilişkileri sona ererdi.


1919: Son Veda ve Kahramanlık Yemini

Cihan Harbi bitti. Ama İstanbul, korkunç bir işgalin gölgesine düştü. İşgal kuvvetleri, her köşeyi tutmuştu. İngilizler, başkenti boğuyordu.

Mustafa Kemal Paşa’nın idealleri artık sadece bir hayal değil, tehdit olmuştu. İngilizler, Paşa’nın kimlerle görüştüğünü, kimlerden destek aldığını biliyorlardı. Madam Corinne’nin evi ve cumartesi toplantıları, şüphe odağı haline gelmişti.

Paşa, Samsun’a doğru yola çıkmadan önce, askeri ve sivil arkadaşlarına veda etti. Veda ettiklerinin arasında, Madam Corinne ve ailesi de vardı.


O veda anına dair rivayetler, benim de kulaklarıma gelmişti. Paşa’nın, Corinne’nin evindeki duvarda asılı, kırmızı mürekkeple imzaladığı kendi fotoğrafının önünde uzunca durduğu söylenirdi. Bu fotoğraf, sadece bir anı değil, geleceğe dair bir söz, bir yemin gibiydi.

Paşa, o gece yola çıktı. İstanbul’dan ayrılışı, bir kaçış değil, bir milletin yeniden doğuşunun başlangıcıydı.


İşgalin Öfkesi ve Onurun Bedeli

Paşa’nın gidişinden hemen bir gün sonra, korkulan oldu. İngiliz askerleri, Madam Corinne’nin evini bastı.

Askerler, duvarda asılı o imzalı resmi gördüler. Öfkelendiler. Bir askerin, “Duvarınızdaki bu hainin resmini hemen kaldırın!” diye bağırdığı söylenir.

Corinne’nin cevabı, onun karakterinin ve Paşa’ya olan dostluğunun en büyük kanıtıdır: “Duvarınızdaki bir resimden mi korkuyorsunuz?”

Bu, sadece bir söz değil, bir meydan okumaydı. Bir kadının, işgalci bir güce karşı onurunu ve sadakatini savunmasıydı.


Corinne, bu cesur sözlerinin bedelini ödedi. Ailesiyle birlikte gözaltına alındı. İşgal kuvvetlerinin karargâhına hapsedildiler ve tam 19 gün hücrede tutuldular. Bir kadının, bir askerin dostu olduğu için çektiği bu sessiz fedakârlık, tarihin unutmaması gereken bir onur dersidir.

19 günlük hapis, Corinne’nin vücudunu değil, ruhundaki bağı daha da güçlendirdi. Ancak, daha fazla dayanamayacaklardı. Ülkeyi terk ederek İtalya’ya gitmek zorunda kaldılar.

Bu karar, trajik bir sona yol açtı: Mustafa Kemal Paşa ile Corinne, bir daha hiçbir zaman yüz yüze görüşemeyeceklerdi. Kader, iki büyük insanı farklı yollara ayırmıştı.


Yollar Ayrılırken: Roma ve Ankara

Corinne, Roma’ya yerleşti. Yaşamını piyano ve şan dersleri vererek idame ettirdi.

Mustafa Kemal ise, büyük ideallerini gerçekleştirdi. Anadolu’yu düşmanlardan temizledi, Milli Mücadele’yi kazandı. Cumhuriyeti inşa etti. Artık O, Atatürk’tü.

Atatürk, o zorlu yıllarda dahi, Corinne’i unutmadı. Yakın çevresine ondan bahsederdi.

Bir sohbette, arkadaşlarının yanında, Atatürk’ün şu sözleri söylediği bilinir: “Emin olunuz, bu kadın (Corinne), memleketin en zeki kadınlarından birisidir. Kendisinden ve ailesinden ben çok feyz aldım.”

Bu, sadece bir övgü değil, bir vefa borcuydu.


Son Kavuşma: Kırık Bir Zamanın Hikâyesi

Corinne, ancak 1941 yılında, doğduğu topraklara, İstanbul’a dönebildi.

Ama döndüğünde, takvim yaprakları, acı bir gerçeği gösteriyordu: Atatürk yoktu. Çok sevip saydığı arkadaşı, dostu, fikirdaşı, uğruna 19 gün hücrede kaldığı gönüldaş, ebediyete intikal etmişti.

Ömrünün son yıllarını, o eski Pera sokaklarında, belki de Paşa ile yaptıkları sohbetleri hatırlayarak geçirdi.

1946 yılında hayatını kaybetti.


Mustafa Kemal ve Corinne arasındaki ilişki, bir ders çerçevesinde başlayıp, giderek düşündüklerini dürüstçe birbirlerine ifade etmekten çekinmeyen iki insan arasındaki gerçek bir dostluğa dönüşmüştü.

Bu dostluk, bize şunu öğretir, evlat: En büyük liderler dahi, en zorlu görevlerin ortasında, ruhlarını besleyen, ideallerini bilen, onurlu bir dosta ihtiyaç duyarlar.

Paşa, cephede savaşırken, biliyordu ki İstanbul’da, düşman işgali altında dahi, kendisine sadık kalan, onun davasına inanan zeki bir kalp vardı. Corinne’nin onuru, Paşa’nın yalnızlık anlarında ona güç veren, görünmez bir kalkandı.

İşte bu, büyük bir liderin, sadece savaşlarla değil, aynı zamanda sadakat, vefa ve dostluğun onuruyla yazdığı, tarihin sessiz bir hatırasıdır.