Bir Rüya, Bir Çınar, Bir Cihan Devleti: Osman Gazi’nin Belini Kuşandığı Kılıcın Sırrı
Osmanlı İmparatorluğu’nun kökleri, bir cihan fethinden çok, bir gönül muhabbetine ve bir Allah dostunun rüyasına dayanır. Batı’ya değil, doğruya yönelen o ilk adımlar, Anadolu’yu nasıl diriltti?
Kayı’nın En Küçüğü, Gönüllerin Reisi
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Oğuz Türklerinin Kayı aşiretinden olan Osman Gazi, 1258 yılında Söğüt’te dünyaya geldi.
O henüz bir bebekken bile, rivayetlere göre, yapacağı büyük işler babası Ertuğrul Gazi’ye manen bildirilmişti. Adının anlamı ‘hükümdar’ değildi belki ama Fahruddin (Dinin Övüncü) lakabını taşıyordu ve kendisine lütfedilen yüksek kabiliyet, yönetimdeki dirayetiyle daha genç yaşta herkesin dikkatini çekmişti.
Bu topraklarda erdem, yaştan ve kalabalıktan üstündü.
Ertuğrul Gazi’nin vefatını müteakip, diğer beyler en küçük evlat olmasına rağmen, ittifakla onu aşiretin reisi tanıdılar. Bu ittifak, sadece bir lider seçimi değil, Kayı’nın geleceğini iman ve irfan yoluna bağlama kararıydı.
Dönemin şairleri, onun beyliğin başına geçişini derin bir manayla şöyle dile getirdi:
“Kuşandı din kılıcın bele… ede İslâm’ı izhâr bütün âleme.”
Bu, salt bir askeri fetih vaadi değil; İlâ-yı Kelimetullah (Allah’ın adını yüceltme) yolunda atılan mukaddes bir adımdı. Böylece, ittifakla beyliğin başına geçen Osman Gazi, babasından kalan 4.800 km² araziyi kısa sürede 16.000 km²’ye çıkardı. İlk sikke onun zamanında basıldı; ancak asıl mühür, ruhlara vurulan o manevi disiplindi.
Rehber: Şeyh Edebâlî’nin Huzuru
Ertuğrul Gazi, hayatı boyunca hocası ve mürşidi Şeyh Edebâlî Hazretleri’ni kendisine rehber edinmişti. Onun manevi terbiyesiyle kemal sahibi bir aşiret reisi olmuştu. Bu sebeple, oğlunun da onun terbiyesi altında yetişmesini çok arzu ediyordu. Zira Ertuğrul Gazi çok iyi biliyordu: Kılıç keskin olabilir, ama onu tutan elin gönlü yumuşak olmalıydı.
Osman Gazi de sık sık Edebâlî Hazretleri’ni ziyaret ediyor, duasını alıyordu. Genç beye, kılıcın gücünden önce tevazuun ve sabrın kuvveti öğretiliyordu.
Genç Osman, o hareketli, cengâver ruhunu Edebâlî’nin sözleriyle terbiye etmeye çalışıyordu. Şeyh’in evindeki her an, ruhuna sükûnet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren bir huzurdu.
Çınar Rüyası ve Kutsal İzdivaç
Osman Gazi, bir gece Şeyh Edebâlî’nin evinde misafir kaldı. Ona yatması için gösterilen odanın duvarında asılı bir Kur’an-ı Kerim vardı. Saygısından, o gece Kur’an’ın bulunduğu yöne ayağını uzatmamak için kıvrılarak oturduğu yerde tatlı bir uykuya daldı. Bu saygının derinliği, bir cihan devletinin temelini atan o ilk duruşu temsil ediyordu.
O gece gördüğü rüya, sadece kendi hayatını değil, asırlarca sürecek bir sülalenin ve devletin kaderini belirleyecekti.
Rüyasında:
Şeyh Edebâlî’nin göğsünden çıkan ve giderek hilâl şeklini alan Ay’ın bir ucu kendi göğsüne girdi.
Kendisiyle Şeyh Edebâlî Hazretleri arasından çıkan bir fidan, haşmetli bir çınar haline geldi.
Bu çınarın dalları üç kıtaya yayıldı. Semanın görülebilen her yeri gülşen olmuştu.
Çınarın gölgesi altına aldığı birçok milletin haşmetli kule ve kubbeleri üzerinde Ezan-ı Muhammedî okunuyor, bülbüller Kur’an-ı Kerim tilavet ediyorlardı.
Osman Bey, bu güzel manzaraları büyük bir hayranlıkla seyrederken aniden uyandı. Abdest aldı ve müsaade alarak Edebâlî’nin huzuruna girdi.
Rüyasını anlatmaya başladı. Anlattıkça, şeyhin yüzünde tatlı tebessümler beliriyor, gözleri nuranî bir ışıkla parlıyordu. Zira Edebâlî, kalp gözüyle bu rüyanın sırrını çoktan çözmüştü.
Osman Bey susunca, şeyh başını kaldırdı. Gözlerinin içine bakarak, yumuşak ve ahenkli sesiyle konuşmaya başladı.
“Oğlum, gaybı ancak Allah bilir. Lâkin gördüğün bu rüyada dolu dolu hayır vardır. Cenâb-ı Hak sana ve soyuna saltanat nasip edecektir. Dünya oğullarının himayesine girecektir.”
Ve asıl müjdeyi fısıldadı:
“Benim zürriyetimden bir kızla evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de batıya doğru genişleyecektir.”
Âşık Paşazâde, Edebâlî Hazretleri’nin Osman Gazi’ye söylediği bu sözleri şöylece şiirleştirir:
“Hidayet menzili, nimet senindir; Eli tâ ebed devlet senindir dualar. Nesline erden senindir; Döşene sofralar dâvet senindir.”
Şeyh Edebâlî’nin tabir ettiği rüyanın üzerinden uzun bir zaman geçmeden, Osman Bey şeyhin kızı Mal Hâtun’la evlendi. Bu izdivaç, sadece iki gönlü değil, iki büyük gücü birleştirdi: Osman Gazi’nin askeri ve siyasi kuvveti, Edebâlî’nin manevi otoritesi. Fütüvvet erbabı ve iktisadi kuvvetler Osman Gazi’nin etrafında toplandı.
Böylece, 600 küsur sene dünyayı hidayetle nurlandıracak, Nizam-ı Âlem’i sağlayacak devletin hem manevi hem de maddi temeli atılmış oldu.
Manevi Liderlerin İttifakı ve Müjdeler
Osmanlı’nın kuruluşu, kuru bir akıncı hareketinin sonucu değildi; zamanının bütün manevi ricali, velileri ve gönül sultanları, Osman Gazi ve sülalesinin liderliğinde ittifak etmişlerdi.
Hacı Bektaş-ı Velî ve Âhî Evran gibi büyük şahsiyetler, bu arzu ve niyazlarını Cenâb-ı Hakk’a sunmuşlardı. Bu arzuların sebebi, daha evvel verilen birtakım manevi işaretlerdi.
Nitekim Ahmet Cevdet Paşa’nın naklettiği veçhile, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri dahi, Osmanlı Devleti kurulmadan 70 sene önce onun müjdesini vermişti. O, bunu ilm-i cifir ile Kur’an-ı Kerim’deki âyetlerden öğrenmişti. Üstelik eserinin ismini, henüz Osmanlı beyliği bile ortada yokken, “Numaniye Fid Devletil Osmaniye” (Osmanlı Devleti’nde soy dairesi) koymuştu.
İşte bu ve benzeri ulvî müjdelerle, Osmanlı’nın açtığı bayrak, büyük evliyaların manevi kanatlarının gölgesinde yükseldi.
Anadolu’nun Dirilişi
Oğuzların bin bir zulümle kasıp kavuran istilası neticesinde bunalan Anadolu’nun mümin insanı, Allah dostu olan gönül insanlarının kanatları altına koşarak huzura erdi, canlandı ve dirildi.
Oysa o dönemde, Anadolu manevi kimliğini yitirmek tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Puta tapıcı bir kavim olan Moğolların İslâm’ın en kuvvetli ordularını yene yene batıya ilerleyişi, halkı elemli, kederli ve ümitsiz kılmıştı.
Öyle ki, büyük bir bıkkınlıkla yavaş yavaş özünden kopma emareleri baş göstermişti. Moğol âdetleri, gelenekleri ve yaşayışları moda haline gelmeye başlamıştı.
İşte Osmanlı, bu elim vaziyete, Edebâlî silsilesiyle gönül gönüle vererek “dur” diyebilmişti.
Onlar, halkına Cenâb-ı Hakk’ın yardımına mazhar olan müminlerin tekrar mansur ve muzaffer olacağını ilân ve telkin ettiler. Bu samimiyet, kendilerini Anadolu beylikleri arasındaki faydasız çekişmelerden uzak tutarak, Batı’ya doğru fetih nuruyla ilerlemelerini sağladı.
Osmanlı’nın daima cihad üzere olması, bu ilan ve telkindeki samimiyeti sergiliyordu. İlâ-yı Kelimetullah gayesinin kendisi için İslâm’ın bir emri olduğu şuurunda olan herkes, onun açtığı mukaddes bayrağın altına koştu.
Selçuklu’nun Mirasçısı
O sıralarda Moğol istilasıyla dağılmış bulunan Selçuklu’nun uleması ve ümerası da Osman Gazi’nin yanına geldiler, kendisine biat ettiler.
Bunda son Selçuklu sultanlarının Osman Gazi’ye olan büyük teveccühü rol oynadı. Selçuklu Sultanı, Osman Gazi’ye:
“Oğul Osman Gazi, sende saadet nişanları çoktur. Sana ve nesline âlemde mukabil yoktur. Benim duam, Allah’ın inayeti, Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ın mucizâtı ve evliyanın himmeti seninledir,” diyerek ona tuğ, âlem, kılıç ve bir ferman gönderdi.
Bu nedenledir ki Osman Gazi, Selçuklular tamamen tarih sahnesinden çekilinceye kadar bağlı kaldı. Hukuken bizzat Selçuklu Sultanı tarafından müstakil hale getirilmesine rağmen böyle bir hareket içine girmedi. Bütün bu saygı ve dayanışma göstermektedir ki, Osmanlı Selçuklu Devleti’nin asıl ve meşru mirasçısı olmuştur.
Maneviyetin Güneşine İtaat Vasiyeti
Osman Gazi devrinin dikkat çeken en mühim hususu, onun devletin temelini manevi ve kalıcı esaslar üzerine kurmuş olmasıdır.
O’nun çevresinde Edebâlî Hazretleri, Şeyh Mahmut, Dursun Fakih, Âşık Paşa gibi ilim, iman ve irfan sahibi has kimseler mevcuttu. Devlet yapısında maneviyatın o kadar ehemmiyeti vardı ki, Osman Gazi’nin beyliği Karacahisar fethinden sonra Dursun Fakih’in Cuma namazındaki hutbesiyle tasdik olunmuştu.
Ertuğrul Gazi, Allah dostlarına büyük ihtimam gösterirdi. Bu hususta oğlu Osman Gazi’ye ve onun şahsında bütün haleflerinin ruhlarına yön verecek olan şu kıymetli vasiyette bulundu:
“Beni incit, Şeyh Edebâlî’yi incitme. O bizim aşiretimizin maneviyat güneşidir. Mizanı dirhem şaşmaz. Bana karşı gel, ona karşı gelme. Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim. Ona karşı gelirsen gözlerim sana bakmaz olur. Baksan da görmez olur. Sözüm Edebâlî için değil, senin içindir. Bu dediklerimi vasiyetim say.”
Bu vasiyet, sadece bir kişiye saygı değil, devletin temel felsefesiydi: Adaletin ve irfanın kılıçtan üstün olduğu inancı.
Şeyh Edebâlî Hazretleri de çok hareketli bir genç olan Osman Gazi’yi terbiye ve tasarrufu altına aldı. Ona Marifetullah’ın (Allah’ı tanıyabilmenin) zevkini tattırdı. Onu güzel ahlâka, diğergamlığa, ağırbaşlılığa ve olgunluğa kavuşturdu. Böylece onu cihanşümûl bir devletin başkanlığına hazırladı.
Aynı şekilde, Osman Gazi’nin etrafını oluşturan genç kadroyu da aynı iman potasında yoğurdu. Şeyh Edebâlî biliyordu ki, gençlik istikbalin tohumudur. Bu tohumun özüne bakarak yarını keşfetmek kolaydır. Onları nefis cihadı ve hizmet şuuruyla en mükemmel bir şekilde yetiştirdi.
Bu itibarla, Osmanlı Devleti’nin asıl mimarı, kılıçtan çok, düşünceyi ve irfanı temele koyan Şeyh Edebâlî Hazretleridir denilebilir. Diğer beyliklerde böyle bir manevi rehber olmadığı için erimeler oldu. Osmanlı Beyliği ise kısa zamanda devlete, devletten de cihan hâkimiyetine yükseldi.
Edebâlî’nin Ebedî Vasiyeti
Şeyh Edebâlî Hazretleri’nin Osman Gazi’ye ve onun şahsında gelecek tüm devlet adamlarını yönlendirecek tavsiyeleri, altı asırlık saltanatın yol haritasıydı.
Bu sözler, sadece bir nasihat değil, bir yönetim ahlakının temel beyannamesiydi:
“Ey oğul, bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana. Güceniklik bize, gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana.”
“Ey oğul, yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah Teâlâ yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın, uzaklara iletsin.”
“Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişlerde düşünce, fikir ve dualarla bize vadedilenin önünü açmalıyız.”
“Oğul, güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgârında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkâr ve iradene sahip olasın. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz.”
“Milletin kendi irfanı içinde yaşasın, ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de diri tutan da bu irfandır.”
“Bütün fethedilmemiş güzellikler, bilinmeyenler ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say. Bil ki bereket büyüklerle beraberdir.”
Ve belki de altı asır sürecek o büyük devlet sırrını fısıldadı:
“Ülke, idare edenin oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke, sadece idare edene aittir. Ölünce yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur.”
“Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkış iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir.”
İşte bu kıymet hükümleriyle Edebâlî Hazretleri Osman Bey’i hamur gibi yoğuruyordu. Zira Osman Bey zor durumdaydı. Her yönden gelip kendine iltihak eden beylikleri birlik içinde tutmak, Bizans’ı kollamak, Moğol’u gözetmek, tekfurlarla savaşmak gibi ehemmiyetli meseleler vardı. Edebâlî, bütün bu mevzularda Osman Bey’e bir manevi rehber oluyordu.
Cihan Devleti’ne Giden Yol
Bu yüksek manevi terbiye sayesinde, gerek Osman Gazi gerekse halkı İslâm ahlâkını en mükemmel bir şekilde hayata tatbik ediyorlardı.
Böylesine güzide bir lider ve ona tabi olan salih bir topluluk haline geldiler. Az sayıdaki aşiret gücüyle Bizans ordusunu ve tekfurları üst üste mağlup ederek cihanşümûl bir sultanlık kurdular.
400 çadırla başlayan bu aşiret, manevi terbiye bereketiyle büyük bir ihsan-ı İlâhî’ye mazhar oldu. Dünya onlarla saadet ve adaletin eriştiği üstünlüklere şahit oldu. Her gittikleri yerde bir nizam-ı âlem ve denklik unsuru oldular.
Bu büyük oluşa vücut veren Osman Gazi, hiç şüphesiz ki tarihimizin en dikkate şayan bir şahsiyetidir. Dünyanın en büyük devletinin ismi onun adına nispet edildi.
İyi bir dinî ve manevi terbiye alan Osman Gazi Hazretleri gayet dindar, sâlih bir beydi. Ahirete meyli ziyade idi. Bütün gayesi, fî sebilillah yani Allah’ın dini uğruna karşılık beklemeden cihada matuftu. Tatlı sözlü, halim bir zattı.
Tarihçi Hammer dahi, “Onun bıraktığı devlette teşkilât ve esas temeller o kadar kuvvetliydi ki, Osmanlı kısa bir müddet sonra dünyanın en büyük devleti oldu,” diyerek bu hakikati teslim etmek mecburiyetinde kalmıştır.
Osman Gazi ve yiğitleri at sırtından inmediler. Gece gündüz akından akına koştular. Bizans için korkulu bir rüya oldular. İslâm’ın güreşini cihana yaymak yolunda savaştılar.
Lamartin, Osman Gazi hakkında şöyle der: “O’nun tabiî istidadı sâde, doğru ve adilâneydi. Akıl ve zekâsını Allah’ın birliğine hasrederek yeryüzünde vahdaniyet-i İlâhiye aleyhinde bulunan bâtıl itikatları ve putperestliği men’e çalışırdı.”
Osman Gazi yavaş yavaş ilerledi fakat hiçbir zaman geri dönmedi.
Gümüşlü Kubbenin Altına Vasiyet
Osman Gazi’nin daha devletinin kuruluşunu tamamlamakla meşgul olmasına rağmen en büyük hedefi, İstanbul yönünde ilerlemek ve Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ın müjdesine nail olabilmekti.
Yazıcıoğlu Ali’nin şu şiiri de bu hakikati ifade etmektedir:
“Osman Ertuğruloğlu’sun, Oğuz Karahan neslisin. Hakkın bir kemter kulusun. İstanbul’u aç, gül yap.”
Osman Gazi’nin fetihleri harita üzerinde incelendiğinde, onun hayret verici şu gayeleri göze çarpar:
Hudutları denize dayandırmak arzusu.
Yıkılışa giden Bizans’ı iki denizden kıskaç altına almak.
Rum topraklarını yarma şeklinde hareketlerle birbirinden ayırmak ve ardından irtibatı kesilen parçaları fethetmek.
Kendisi bu istikamette gayret ettiği gibi, evladına da aynı gayreti vasiyet etti.
Vefatından önce Bursa önlerine kadar geldi. Oğluna uzaktan parıldayan bir manastırın kubbesini işaret etti: “Beni şol gümüşlü kubbenin altına koyasın,” dedi. Bu, sadece bir mezar yeri seçimi değil, Batı’ya doğru olan fethin bir sonraki aşamasına dair verilen manevi bir işaretti.
Ömrü devamlı gayret ve gaza içinde geçti. Başlangıçta hiçbir ululuk ve ihtişam iddiası taşımadı. O hayal zannedilen bir ideali hakikat yaptı.
Civens şöyle takdir eder: “Osman Gazi bir padişah oğlu değildir. Toprakları küçük ve halkı az olmasına rağmen devleti seneden seneye mütemadiyen büyüdü. Bu kesintisiz büyüme ise, elbette onu tesis eden dehanın hakiki büyüklüğüne delâlet eder.”
Türk milletinin Atilla ve Cengiz gibi hükümdarları göz kamaştırıcı zaferlerine rağmen akıncı olarak kaldılar. Arkalarında sadece kan, irin ve gözyaşı bıraktılar. Çünkü onlar idealsiz kuru cihangirlerdi. Osman Gazi’nin yaptıkları ve geride bıraktıkları ise çok farklıydı. Ardındakiler hak ve hukuku temsil ve dağıtan oldular.
Dünyaya Aldanmamak
Fevkalâde müttakî bir hayat süren Osman Gazi’nin vefat ettiğinde geriye bıraktığı şahsi mal varlığı şunlardan ibaretti: Bir zırh, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, birkaç at sürüsü, üç sürü koyun ve emsali.
Mal varlığı, bir cihan imparatorluğunun kurucusuna ait olmaktan çok, mütevazı bir aşiret reisine aitti.
Osman Gazi ve emsalleri dünyaya aldanıp nefsanî arzulara teslim olmadılar. Güçleri, kuvvetleri, muvaffakiyetleri, şanla dolu zaferleri onları gurur, kibir ve ucuba götürüp şımartmadı. Dünyanın yalancı mal, mevki, mansıp ve rütbeleri karşısında eğilip küçülmediler.
Başlarında taşıdıkları sarığın, izzet ve haysiyetini korudular. Yüklendikleri muazzam İlâ-yı Kelimetullah davasının şerefli birer neferi oldular. Gerçek saadetin Cenâb-ı Allah’a kullukta olduğunun idraki içinde, nail oldukları nimetler şükürlerinin, kalbî heyecanlarının ve Marifetullah’a olan iştiyaklarının artmasına vesile oldu.
Onlar dünyanın nân-u nimetlerine itibar etmeyip, ellerine geçen her şeyi ukbâya sarf ettiler. Çünkü onlar, kuru bir cihangirlik davasının ihtiraslı pençelerine asla mağlup olmadılar. Bunun için tarih, şan ve şeref dolu sahifelerini onlar için yazdı.
Şeyh Edebâlî’nin vasiyeti, o 400 çadırlık aşiretin ruhuna kazınmıştı: Kişinin gücü günün birinde tükenir ama bilgi yaşar. Hayvan ölür, semeri kalır. İnsan ölür, eseri kalır.
Osman Gazi’nin bıraktığı eser; sadece altı asırlık bir devlet değil, adalet, irfan ve tevazu üzerine kurulu, dünyaya nizam veren bir ahlâk mirasıdır. Bu miras, bugün de gönül coğrafyamızda yaşamaya devam etmektedir.
Ruhu şad, makamı Cennet olsun. Âmin.
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






