Bir Sancak Beyinin Ahı: Neferin Onuru ve Bir Gecede Kararan Koca Kader

İstanbul, H. 1152 (M. 1739) civarı.

Pencereden sızan kış güneşi, tozlu odanın içinde asılı duran kehribar kokusunu zar zor aydınlatıyordu. Beyaz sakalı göğsüne inen, omuzları çökmüş yaşlı adam, adının yazılı olduğu mühürlü bir kâğıt parçasını elinde tutuyordu. El titremesi, ne yaşın ne de soğuğun eseriydi; o, kalbin içinden gelen, yılların yüküyle yoğrulmuş bir sızıydı.

Bu adam, bir zamanlar Tuna boylarında nam salmış, seferden sefere koşmuş yiğit bir Sancak Beyi’nin, merhum Yahya Paşa’nın kethüdası (vekilharcı) olan İsmail Ağa’ydı.

Şimdi ise, paşasının hatırasını korumaktan başka gayesi kalmamış, unutulmuş bir köşede sessizce bekleyen bir gölgeydi.

Oğlunu cephede, Paşasını ise sarayın entrika dehlizlerinde kaybetmişti.

İsmail Ağa, sadece bir vekilharç değil, aynı zamanda Paşa’nın en güvendiği sırdaşı, yoldaşıydı. Paşa, yirmi yıl önce genç bir süvari olarak atına binerken, İsmail onun yelesini okşamıştı. Paşa, Sancak Beyi olduğunda, İsmail onun sancağını dikmişti.

Paşa’nın kaderi, 1739 yılındaki o meşum Belgrad Seferi’nde, zaferin gölgesine gizlenmiş bir ihanetle mühürlenmişti.

Belgrad kuşatması, sadece bir kale savaşı değildi; o, Paşa’nın onuru ile saraydaki haset ve dedikodunun çarpıştığı bir meydandı.

Yahya Paşa, cephede destan yazan, askerinin suyunu, yemeğini bizzat kontrol eden, toprağa değil, erinin canına değer veren bir komutandı. Onun için asıl zafer, can kaybını en aza indirmekti.

Oysa payitahtta, padişahın yakın çevresindeki bazı menfaatperestler, Paşa’nın zaferini, kendi güçlerinin gölgesinde görüyordu.

“O adam çok seviliyor, çok sayılıyor,” diyorlardı fısıltıyla. “Zaferi bizzat kendine yontuyor.”

Haset, bir zehir gibi sarayı sarmıştı.

Seferin en kritik anında, Paşa’nın kethüdası olan İsmail Ağa, Paşa’nın en büyük oğlu, 19 yaşındaki genç ve heybetli Mehmed’i hatırladı. Mehmed, babasına olan sonsuz sadakatiyle, Paşa’nın en güvendiği birliğin başında, kale duvarlarına ilk tırmananlardan biriydi.

Mehmed’in gençliği, atikliği ve gözlerindeki o masumiyetle karışık çelik irade…

Belgrad’ın fethi, ordunun azmi ve Paşa’nın stratejisi sayesinde gerçekleşti. Kale fethedildi, Osmanlı sancağı burçlara dikildi. Herkes sevinç çığlıkları atarken, bir sevinç narası Paşa’nın yanından eksikti: Mehmed’in nârâsı.

Mehmed, kuşatmanın son anlarında, kaleden fırlatılan bir top güllesinin isabet etmesiyle şehit düşmüştü.

İsmail Ağa, Paşa’nın yüzünü asla unutamadı. Zaferin en yüksek noktasında, Paşa’nın yüzüne düşen o gölge, kelimelere sığmaz bir acının tarifiydi. Bir elinde kılıcı, diğer elinde evladının cansız bedeni vardı.

Paşa, o gece çadırında ne yemek yedi ne uyudu. Sabah, kethüdası İsmail Ağa’yı çağırdı.

“İsmail,” dedi, sesi çöl rüzgarı gibi kuruydu. “Sancak emin değil. Bu zafer, bana sadece kılıç yarası değil, evlat yarası da açtı. İstanbul’a dönünce, bizi bekleyen asıl savaşın sarayda olduğunu biliyorum.”

Paşa, oğlunun şehadetine rağmen, en büyük görevini onurla yerine getirmişti. Ancak, onur bazen en büyük tuzaktır.

Zaferden sonra İstanbul’a dönüş, bir kahraman karşılamasından çok, zehirli bir yılan yuvasına dönüş gibiydi. Paşa, herkesin önünde Padişah’ın elini öptü, zaferin anahtarını sundu.

Ancak, o eli öpen dudaklar, sanki bir acı fısıltı taşıyordu.

Birkaç hafta sonra, fısıltılar yükseldi ve iftira seline dönüştü. Paşa’nın çok zengin olduğu, halkın mallarını gasp ettiği, hatta Hristiyan komutanlarla gizli yazışmalar yaptığı söylentileri yayıldı.

Bu iftiraların kaynağı, Paşa’nın zaferine tahammül edemeyen, ona makamında göz diken, saraydaki güçlü bir vezir grubuydu.

Onlar, onurun ve liyakatin değil, dedikodunun ve hasetin peşinden koşan adamlardı. Onlar için, Paşa’nın ölümünden daha değerli olan tek şey, onun boşalan makamıydı.

İsmail Ağa, o günleri sanki bir kabus gibi hatırlıyordu. Paşa, suçlamalar karşısında ne bağırdı ne de kendini savundu. O, bir savaşçıydı; göğüs göğüse savaşmayı bilirdi, yılan zehrine karşı savaşmayı değil.

“İsmail,” demişti Paşa, her zamanki vakarla. “Benim defterimi Allah yazar. İnsanların iftiraları, bir toz bulutundan ibarettir.”

Ama o toz bulutu, bir fırtınaya dönüşmek üzereydi.

Sonunda, o meşum gün geldi. Paşa, Divan’a çağrıldı. İddialar yüzüne okundu. Paşa, sadece iki kelime söyledi:

“Suçsuzum, ama kaderim bellidir.”

Hüküm tebliğ edildi: Paşa, rütbesi sökülerek sürgüne gönderilecekti. Ancak, o zalim grup bununla yetinmedi. Paşa’nın malları müsadere edildi, ailesi payitahttan kovuldu.

Ve en acısı, Paşa’nın oğlu Mehmed’in kahramanlığı dahi karartılmak istendi. “Oğlun cephede değil, sefahat düşkünlüğü yüzünden bir kaza kurşununa kurban gitti,” diye fısıldadılar.

İsmail Ağa, bu alçaklığa dayanamadı. Gecenin karanlığında, Paşa’nın yanına gitti.

Paşa, sürgün edileceği gemiye binmek üzereydi. Sesi fısıltı gibiydi, ama gözleri Marmara denizindeki fırtına kadar öfkeliydi.

“İsmail,” dedi. “Benden sana son emanet. Oğlum Mehmed’in son nefesinde elinde sımsıkı tuttuğu neydi?”

İsmail Ağa, hemen çıkardığı, kan lekeleri kurumuş küçük bir deri keseyi Paşa’ya uzattı. Kesenin içinde, Mehmed’in çocukluğundan kalma, basit bir gümüş yüzük vardı.

“Bu yüzükle,” diye devam etti Paşa, “oğlum cephede değil, sefahat düşkünlüğü yüzünden öldü diyen her kimse, ona bu yüzüğün bedelini soracağım. Ben soramazsam, sen soracaksın. Bu, sadece bir intikam değil, onurumuzun iadesidir. Bir babanın evladına, bir komutanın neferine borcudur.”

Bu, bir Sancak Beyi’nin kethüdasına verdiği son emirdi. Bu emir, bir yemin, bir ah olmuştu.

Paşa, ertesi gün gemiyle Rodos’a doğru yola çıktı. İsmail Ağa ise, İstanbul’un arka sokaklarında, bir gölge gibi kayboldu. Ne sürgüne gitti ne de yakalandı. O, Paşa’nın ahını bekleyen sessiz bir yeminliydi.

Yıllar geçti. Rüzgarlar, Padişahları, vezirleri ve hatta hanedanları değiştirdi. Paşa’ya iftira atan vezirler, kendi kurnazlıklarının kurbanı oldular, kimisi sürgün, kimisi idam edildi. Kader, bazen en iyi intikamcıdır.

Ama Paşa’nın onurunu karartan o en büyük yalan—oğlunun sefahat düşkünlüğü yüzünden öldüğü yalanı—havada asılı kaldı.

Bu iftiranın mimarı, o vezir grubunun en kurnazı, Kâmil Efendi’ydi. Kâmil Efendi, şimdi yaşlanmış, köşesine çekilmiş, devlet işlerinden uzak duruyordu. Ama parası ve nüfuzu hala yerindeydi. Zengin bir tüccar gibi yaşıyor, kimsenin aklına gelmeyecek bir hayat sürüyordu.

İsmail Ağa, onu yıllarca izledi. Bir kethüdanın sabrı, bir dervişin sabrına benzerdi. Paşa’nın ve oğlu Mehmed’in yüzleri, her gece rüyalarına giriyordu.

Bir gün, Kâmil Efendi’nin torununun düğünü vardı. Düğün, Boğaz kenarındaki en görkemli yalılardan birinde yapılacaktı. İsmail Ağa, beklediği fırsatın geldiğini anladı.

Kâmil Efendi, gururla salona girdiğinde, her yer altın ve gümüşle parlıyordu. Bütün İstanbul’un zenginleri oradaydı. Efendi, bir köşede oturmuş, çevresindeki dalkavukların iltifatlarını dinliyordu.

İsmail Ağa, eski, yıpranmış bir kıyafetle, bir dilenci gibi, yalıya sızdı. Yemek artıklarını topluyor gibi yapıyordu, ama gözleri sadece Kâmil Efendi’yi arıyordu.

Kâmil Efendi, yemeğini bitirmiş, ellerini yıkamak için salondan ayrılmıştı. Koridor, geçici bir sessizliğe bürünmüştü.

İsmail Ağa, hızla onun peşinden gitti. Koridorun sonunda, Kâmil Efendi bir aynanın karşısında ellerini kuruluyordu.

“Efendi Hazretleri,” dedi İsmail Ağa, sesi bir fısıltıdan daha derin, bir gök gürültüsünden daha alçaktı.

Kâmil Efendi, döndü. O yabancıyı tanıyamadı.

“Kimsin sen? Ne işin var burada?” diye hiddetle sordu.

İsmail Ağa, cebinden o küçük deri keseyi çıkardı. Kesenin içinden, kan lekeleri kurumuş gümüş yüzüğü avucuna koydu.

Yüzük, yalıdaki altın ışıltısını yansıtıyordu.

“Bu yüzüğü tanıyor musun, Efendi Hazretleri?” diye sordu İsmail Ağa, sesi titremiyordu. “Bu yüzük, Belgrad’da kaza kurşununa kurban gittiğini söylediğiniz Mehmed’in, Sancak Beyi Yahya Paşa’nın oğlunun yüzüğüdür.”

Kâmil Efendi’nin yüzü bembeyaz oldu. Yıllar önce söylediği o alçakça yalan, bir hayalet gibi karşısına dikilmişti.

“Ben… Ben seni tanımıyorum,” dedi, sesi çatallaşarak.

“Tanıyorsun,” diye fısıldadı İsmail Ağa. “Ben, Paşa’nın kethüdası İsmail’im. Bizim Paşamız, bu yüzüğün bedelini sormamı emretti.”

Kâmil Efendi, anında yalvarmaya başladı. “Para! Sana ne kadar istersen vereyim! Altın! Yalı! Her şeyi al!”

“Bizim onurumuz, altınla tartılmaz, Efendi Hazretleri,” dedi İsmail Ağa, yüzüğe bakarak. “Paşa, senin bu yalanın yüzünden sürgüne gitti. Ama asıl acısı, oğlunun ismini karalamandı.”

“Bütün o söylentiler yalandı! Ben sadece…”

“Yalan biliyordu, ama kullandın,” diye kesti İsmail Ağa.

İsmail Ağa, Kâmil Efendi’ye dokunmadı. Elini uzattı ve gümüş yüzüğü avucuna bıraktı. Yüzük, Efendi’nin elini yakıyormuş gibi hissettirdi.

“Bu yüzük,” dedi İsmail Ağa, gözlerini Kâmil Efendi’nin korkudan titreyen gözlerine dikerek, “oğlunun son onurudur. Bu onuru sen karaladın. Babanın ve neferinin ahını aldın. Şimdi, bu yüzükle yaşamalısın. Her baktığında, o yiğit askerin kanının, senin ellerinde olduğunu hatırlamalısın.”

Kâmil Efendi, yüzüğü elinden düşürdü. Gümüş ses, sessiz koridorda yankılandı.

İsmail Ağa, eğilmedi. Ardını döndü ve yalıdan dışarı çıktı. Görevini yerine getirmişti. Ne intikam almıştı ne de bir cana kıymıştı. O, sadece gerçeği ve onuru, yalanın kalbine teslim etmişti.

Kâmil Efendi, o günden sonra bir daha gülmedi. Yüzüğü geri aldı, ama onu kimseye gösteremedi. O gümüş yüzük, onun ruhundaki leke oldu. Ne zaman onu görse, aklına o genç askerin şehadeti ve kendi alçaklığı geliyordu.

Bir yıl sonra, Kâmil Efendi sessizce ve kimseye hesap veremeden öldü.

İsmail Ağa ise, Paşa’nın sürgünden sonra ne olduğunu bilemedi. Ama görevinin bittiğini biliyordu. Yalıdan ayrılırken, Marmara’nın soğuk rüzgarı yüzünü okşadı. Yıllar süren sabrı, artık huzura dönüşmüştü.

Bu, bir Sancak Beyi’nin kethüdasının sessiz hikayesiydi. Bir neferin onurunun, bir paşanın haysiyetinin, bir ahın ne kadar güçlü olabileceğinin hikayesiydi.

Osmanlı, onur ve liyakatle yüceldi, ama haset ve dedikoduyla sarsıldı. İsmail Ağa’nın hikayesi, bize şunu fısıldıyor: En büyük savaşlar, bazen kılıçla değil, vicdanla verilir. Ve asıl zafer, doğru olanı yapmanın huzurudur.