Bir Şehrin Yüreğinde Yanan Onur Ateşi: Maraş’ın Çığlığı, Bir Neferin Ahı ve Sancak Uğruna Sessiz Yemin
Maraş, H. 1338 (M. 1920) Kış ayları.
Her şey, Mondros’un o kara mührü Anadolu’nun en ücra köşelerine dahi ulaştığında başladı.
Ben, Hacı Bekir’in oğlu Yusuf. Asırlardır Ulu Camii’nin hemen arkasındaki Uzun Oluk’ta, babamdan devraldığım kalaycılık sanatıyla geçinirdim. Neferdim, nefer… Ama benim askerliğim, neferliğim, ordunun terhis edildiği o acı günde bitmişti. Kılıcım kınındaydı, ama yüreğimde yanan vatan ateşi asla sönmemişti.
Hatıralarımda o gün, kış güneşi bile yası tutuyordu.
Maraş, bizim kadim şehrimiz. Tarihi ipekle, pamukla, ilimle yoğrulmuş bir şehir. Ne zaman ki güneyden gelen o yalancı barış rüzgârları esti, huzurumuz bir anda pamuk ipliğine asılı kaldı.
Önce İngilizler geldi. 1919’un o soğuk Şubat’ıydı. Atlarının nal sesleri, şehrin taş sokaklarında birer tehdit gibi yankılandı.
Başta, İngilizler nazikti. Mutasarrıfımız Ata Bey, onlara “Misafirseniz başımızın üstünde yeriniz var,” demişti. Ne güzel sözdü o! Bir Osmanlı asaletini, misafirperverliğini gösteriyordu. Lakin biz biliyorduk ki, onlar misafir değil, kapıyı kırıp içeri girenlerdi.
İngiliz birliklerinin içinde Hintli Müslüman askerlerin olması, Müslüman ahaliyi bir nebze sakin tutuyordu. En azından, nefret hemen alevlenmedi. Ama şehrin Ermeni ahâlisinin coşkusu, o bandolar, o karşılamalar… İşte o, bizim kalbimize ilk hançeri sapladı.
Onlar, işgalcileri kurtarıcı olarak görüyordu.
Biz, Maraş’ın Müslümanları, asırlardır onlarla komşuyduk. Bağlarımız ortaktı, tarlalarımız iç içeydi. Şimdi ise omuzlarında tüfek, gözlerinde intikam ateşiyle dolaşan Ermeni milisler, İngiliz üniformalarının gölgesinde şehrin efendisi gibi davranmaya başlamışlardı.
Bu durum, onurumuza ağır geliyordu.
Benim için en büyük sarsıntı, bir akşam yaşandı. Arkadaşım Çakmakçı Said’in dükkânında oturuyorduk. Konuşulanlar hep aynıydı: Silahlar nerede? Nasıl direniriz?
İngilizler, şehirdeki silah depomuzu ele geçirip kullanılamaz hale getirmişti. Kılıcını, tüfeğini saklayanlar, en ağır cezayla tehdit ediliyordu. Elimiz kolumuz bağlıydı sanki.
Tam o günlerde, gökten bir haber düşer gibi oldu: İngilizler, Musul petrolü karşılığında Maraş’ı Fransızlara devredecekti!
Bu haber, Maraş’ı derinden sarstı. Fransızların Çukurova’da yaptıkları zulümlerin haberi kulağımıza geliyordu. Fransızlar, İngilizler gibi ince davranmıyor, zulmü pervasızca uyguluyorlardı.
Maraşlılar meydanlara döküldü. Bu devir teslimi protesto ettik. Ama kim dinlerdi ki?
Takvimler 29 Ekim 1919’u gösterdiğinde, Fransız öncü kuvvetleri, ardından da Defonse’nin komutasındaki Cezayirli askerler ve Fransız üniforması giymiş Ermeni Lejyonu şehre girdi.
İşte o an, şehrin rengi değişti.
Ermeni milisler, Fransız efendilerini bağırlarına basıyor, evlerini onlara açıyor, ikramlarda bulunuyorlardı. Bizim asırlık komşularımız, şimdi işgalcinin maşası olmuştu.
Öfke, bir volkan gibi kaynamaya başladı. Artık durmak, sinmek, sabretmek mümkün değildi. Onurumuz ayaklar altına alınıyordu.
Bir gün sonra, 31 Ekim akşamı, o meşum hadise yaşandı.
Uzun Oluk Hamamı’ndan çıkan dört Müslüman kadın, çarşaflarına bürünmüş, yüzleri peçeli bir şekilde evlerine doğru gidiyordu. Ben o sırada dükkânımı kapatmış, eve dönüyordum.
Hamamın yanındaki Kelcı’nın Kahvesi’nin önünde bir kalabalık vardı. Fransız üniforması giymiş birkaç sarhoş Ermeni milis, kadınların yolunu kesmişti.
İçlerinden biri, küstahça bir nara attı: “Burası artık Türklerin değil, Fransız memleketi! Burada böyle peçeyle gezilmez!”
Ve o alçak, bir kadının peçesini zorla açmaya yeltendi!
O an, sanki gök yarıldı. O kadınların çığlığı, sadece bir kadının çığlığı değil, bin yıllık bir milletin onurunun çığlığıydı.
Yanımızdaki Sütçü İmam (gerçek adı Ali, ama mesleğinden dolayı böyle anılırdı), durumu görünce kahveden fırladı. O, kalaycı Yusuf gibi, sessiz, namuslu bir Maraşlıydı.
Sütçü İmam, onlara doğru yürüdü, sesi öfkeden titriyordu: “Ne yapıyorsunuz be dinsizler! Ayıp değil mi? Çekilin o kadınların önünden!”
Milisler, Sütçü İmam’ı dipçikle ve kurşunlarla yaraladı. Çakmakçı Said ve Gaffar Kabuloğlu Osman da yardıma koştu, onlar da yaralandı.
O an, Sütçü İmam, Maraş’ın kaderini değiştirecek şeyi yaptı.
Silahını çekti (nereden bulduğunu kimse bilmez, ama o onur ateşini söndürmeye yetecek kadar güçlüydü) ve o alçak milise doğru doğrulttu. Tak!
Sıkılan o tek kurşun, sadece bir Ermeni milisi vurmadı. O kurşun, Maraş’ta direnişin fitilini ateşledi. O, zulme karşı atılan ilk tokattı. O, bir milletin onurunu kurtaran iman sesiydi.
Sütçü İmam, o gece ortadan kayboldu. Hakkında arama emri çıkarıldı. Ama bütün Maraş, onu bir kahraman gibi sakladı.
Olaydan sonra baskılar arttı. Ama Maraşlı’nın sırtındaki kambur, kalkmaya başlamıştı.
En büyük sınav, bir ay sonra, 27 Kasım’da yaşandı. Fransız Valisi Daniel Andre, zengin bir Ermeni olan Agop Hırlakyan’ın evinde düzenlenen baloya katılmıştı.
Agop’un torunu, kendini müstakbel Ermenistan Prensesi olarak adlandıran Helena, balo sırasında Vali Andre’nin dans teklifini reddetti.
Helena’nın cevabı, kibirli ve kin doluydu: “Sizinle dans edemeyeceğim için üzgünüm. Çünkü kendimi halen esaret ve zillet içinde yaşayan bir kadın olarak görüyorum. Kalesinde Türk bayrağı dalgalanan bir memlekette Fransızlığın hâkim olduğunu ve bizim hürriyet içinde yaşadığımızı nasıl düşünebiliyorsunuz?”
Bu söz, Valinin onuruna dokundu. Ama bu söz, asıl bir milletin onuruna dokunuyordu.
Vali Andre’nin emriyle, asr-ı âlemdir kalede dalgalanan Türk Sancağı indirildi ve yerine Fransız bayrağı çekildi.
Ertesi sabah, 28 Kasım Cuma. O gün, Maraş’ın ahâlisi için bir kıyamet günüydü.
Ben, Yusuf Kalaycı, dükkânımı açarken gökyüzüne baktım. Al Sancağımızın yerinde, o üç renkli, yabancı bez parçası dalgalanıyordu.
O an, dizlerim çözüldü. Bu, bir bayrağın indirilmesi değildi. Bu, bin yıllık bir milletin esarete mahkûm edilişiydi.
Avukat Mehmet Ali Kısakürek, hemen kalemine sarıldı. “Alem-i İslam’a Hitap” adlı bir beyanname yazdı.
Dağıttık o beyannameyi. Kağıt parçaları, elden ele, ocaktan ocağa ulaştı.
Cuma vakti Ulu Camii’nde toplandık. Cemaat, her zamankinden kalabalıktı. Herkesin yüzünde o aynı yara izi vardı: Sancaksız kalmanın utancı.
Ezan okunduktan sonra, cami imamı Rıdvan Hoca minbere çıktı.
Cemaatten bir ses yükseldi: “Bayraksız namaz kılınmaz!”
O esnada Rıdvan Hoca, sakince cemaate döndü ve o tarihi sözleri söyledi:
“Aziz cemaat! Kalesinde düşman bayrağı dalgalanan bir millet, hürriyetini kaybetmiş sayılır. Hürriyet olmayan bir yerde de Cuma namazı kılmak caiz değildir!”
Bu söz, bir fetva değildi, bu bir uyanıştı.
Camideki binlerce kişi, bir anda Ulu Camii’den fırladı. Kimi baltasını kaptı, kimi sakladığı tüfeği. Ben de elimde kalaycılık aletlerimden biriyle (sanki bir mızrak gibiydi) o kalabalığa katıldım.
Kaleye doğru yürüdük. Onbinlerce Maraşlı, tek bir yumruk gibi, tek bir nâra ile kaleye hücum etti.
Fransız askerleri şaşkına dönmüştü. Bu kadar büyük bir öfkeyi beklemiyorlardı. Kaledeki Fransız sancağını indirdik. Yırtıp ayaklarımızın altına aldık.
Ve en genci, en yiğidi, adının Mehmet olduğu söylenen bir nefer, yeniden o kızıl sancağımızı, ay yıldızlı bayrağımızı burca dikti.
Bayrak yeniden dalgalandığında, yüzümü toprağa sürdüm. Gözlerimden akan yaşlar, toprağın tozunu yıkıyordu. O an, hürriyet kelimesinin ne demek olduğunu anladım. Hürriyet, bir bez parçasının dahi, bir milletin onurunu taşıyabilmesiydi.
O an, kalede, hep birlikte Cuma namazımızı eda ettik. Rıdvan Hoca imam oldu. Saf tuttuğumuzda, omuz omuza duran her Maraşlı, bir daha esareti kabul etmeyeceğine dair sessiz bir yemin ediyordu.
Bu, sadece bir Bayrak Olayı değildi. Bu, bir Milli İrade ilanıydı.
Bundan sonra her şey hızlandı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu. Ben de dâhil oldum. Arslan Bey başkan oldu. Şehir 10 ayrı semte bölündü. Artık başıboş değil, organize bir direniş vardı.
21 Ocak 1920’de, sokak çatışmaları başladı. Bir Fransız kurşunuyla bir jandarmamızın yaralanmasıyla fitil ateşlendi. Hemen ardından, önceden kararlaştırılan parola gereğince, her mahalleden birer el silah atıldı.
Harp başlamıştı.
Fransızlar, Ahır Dağı’na konuşlandı ve şehri topa tutmaya başladı. Benim dükkânım yerle bir oldu. Yusuf’un kalaycılık ocağı, bir anda savaşın ortasında kaldı.
Ama Maraşlı yılmadı. Evlerin avlu duvarlarını yıktık, geçitler açtık. Bu geçitler, gıda, mühimmat ve yaralıları taşıyordu.
Düşmanın konuşlandığı binaların tahrip olması için, pek çok kişi kendi evini ateşe verdi. Can değil, namus! Mal değil, Sancak!
Şehir yanıyordu, ama ruhumuz direniyordu.
Fransızlar yardım alamadı. Pazarcık’ta Kılıç Ali Bey, Türkoğlu’nda Muallim Hayrullah düşmanın takviye yolunu kesti. Muallim Hayrullah, maalesef sonra zehirlenerek şehit edildi. Ama fedakârlığı asla unutulmayacaktı.
22 gün sürdü bu savaş. Sokak sokak, ev ev, avlu avlu savaştık.
Ve 11 Şubat gecesi… Her yer sessizdi. Sabah uyandığımızda, Fransızlar ve Ermeni milisler, gece karanlığında, sessiz sedasız kenti terk etmişlerdi.
Gitmişlerdi!
Şehrimiz harabeye dönmüştü. Üçte ikisi yanmış, yıkılmıştı. Ama bayrağımız, kalede gururla dalgalanıyordu.
12 Şubat. Kurtuluş Günü.
Ben, Yusuf Kalaycı, o harabelerin arasında durdum. Elimi cebime attım, kalaycı ocağımdan kalma paslı bir çekiç vardı elimde. Artık savaş bitmişti.
Bu, neferin ahıydı. Neferin sessiz yeminini tutmanın huzuruydu.
Yıllar sonra, 1925’te bize İstiklal Madalyası verildi. 1973’te ise Maraş, Kahramanmaraş oldu.
Bu unvan, sadece bir isim değildi. O, Sütçü İmam’ın ilk kurşunuydu. Rıdvan Hoca’nın “namaz caiz değildir” feryadıydı. Mehmet Ali Bey’in kalemindeki imandı.
Benim hikâyem, belki unutulur. Ama kaledeki o al sancağın yeniden dalgalandığı gün, esaretin zilletini reddeden bir şehrin hikayesi, bu aziz milletin ruhunda ebediyen yaşayacaktır.
Son nefesime kadar, o kara günde, o sancağın yerine o yabancı bayrağın çekildiği anı ve Rıdvan Hoca’nın sesiyle gelen uyanışı unutmayacağım.
Onurumuzla, görevimizle, vefayla… Hepimiz birer neferdik. Kutlu olsun bu zafer!
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






