Bir Türk Yarbayının Sezgisi, İmparatorluğun Kaderini Nasıl Değiştirdi?

Soğuk, tuzlu rüzgâr Gelibolu Yarımadası’nın çam kokan tepelerini okşuyordu. Tarih 25 Nisan 1915’in ilk saatleriydi. Gökyüzü henüz mürekkep rengindeydi, şafağın ilk çizgileri bile belirginleşmemişti. Ancak karanlık sular sessizce ilerleyen düşman gemilerinin uğultusunu taşıyordu.
Yüzlerce yıllık bir devletin, İmparatorluğun kaderinin yazıldığı bu coğrafyada, her nefes borçlu, her adım mukaddesti. Denizde geçit bulamayan düşman, şimdi karadan kalbin kapısını zorlayacaktı.
Alman Mareşal Otto Liman Von Sanders, Çanakkale’deki karargâhında, büyük bir haritanın üzerinde gergin bir şekilde eğilmişti. Gümüş kakmalı piposunun ucundan yayılan duman, loş ışıkta ağır ağır dans ediyordu. Gri gözleri yorgun ama hâlâ keskin, hâlâ hesaplıydı.
“Denizden geçemediler,” diye mırıldandı, sesi pürüzsüz Almanca aksanıyla odada yankılandı. “Şimdi karadan deneyecekler. Ana kuvvetlerini Seddülbahir’e çıkaracaklar. Klasik bir hareket.”
Bu, iki yüz yıllık bir doktrindi: Düşmanı en kolay yoldan, en kısa mesafeden vurmak. Tüm savunma birliklerini güneye, İstanbul’a giden en kısa yola yığmıştı. Karaya çıkmaya çalışırlarken onları sahilde, donanmanın ateş desteği olmadan boğacaktı. Alman disiplini ve stratejisi, İngilizlerin amatörce planını ezip geçmeliydi.
Ancak Liman Paşa, o anda, o karanlık karargâhta bilmediği bir şey vardı. Elli kilometre uzakta, 34 yaşında, buz mavisi gözlü, genç bir Osmanlı yarbayı, tüm savaşın seyrini değiştirecek, 200 yıllık Alman doktrininin tam tersini savunan, radikal bir planın üzerinde çalışıyordu.
Yarbay Mustafa Kemal, Conkbayırı tepesindeki küçük taş evde, çıra ışığında haritasını inceliyordu. Yüzünde uykusuzluğun yorgunluğu değil, keskin bir odaklanma vardı. Gözleri, muhataplarını delip geçen o meşhur buz mavisi gözler, haritadaki girintileri ve çıkıntıları adeta ezberliyordu. Subayları, onun bakışlarının ateşe bakmak gibi olduğunu söylerdi.
Bir gece önce Liman Paşa’ya gitmiş, tüm istihbaratın aksine, düşmanın kuzeye, Arıburnu’na çıkacağını ısrarla savunmuştu.
“Paşa Hazretleri,” demişti Kemal, sesi kararlıydı. “Düşman, bizim nerede savunma yapacağımızı bilir. En beklenmedik yerden, en sarp yerden saldıracaklardır. Conkbayırı anahtardır. Kim burayı tutarsa, tüm Boğaz’a hâkim olur.”
Mareşal, bu cüretkâr Türk subayına küçümsemeyle karışık bir acıma ile bakmıştı. “Sizin teoriniz tamamen mantıksız. Bir avuç askeri orada ziyan edemeyiz.”
Ama Kemal, Selanik’in sokak kavgalarından Harp Akademisi’nin satranç masalarına kadar öğrendiği o eşsiz yeteneği kullanıyordu: Beş hamle sonrasını düşünmek.
Sonunda, isteksiz de olsa, Mareşal 19. Tümen’in Arıburnu’na konuşlanmasına izin vermişti. Ama şartı basitti: “Yanılıyorsanız, sonuçları sizin üzerinize olacak.”
“Yanılmıyorum Paşa Hazretleri,” demişti Kemal, hayatını bu topraklar için ortaya koyan bir adamın sarsılmaz kararlılığıyla.
Bir subay içeri girdi. “Binbaşım, son keşif raporları. Gemiler hâlâ güneye doğru hareket ediyor. Seddülbahir’i işaret ediyor.”
Kemal, başını kaldırmadan, parmağını haritada Arıburnu Koyu’na koydu. “Yanıltma operasyonu. Bizi güneye odaklamak istiyorlar. Gerçek hedefleri kuzey. İstihbarat yanılabilir üsteğmen, ama bir komutanın sezgisi yanılmaz.”
Ancak asıl zorluk, Alman Mareşal’in emriydi: “Tüm birlikler kıyı şeridinde savunma yapacak. Düşman askerlerini denizde, karaya çıkmadan vurun.”
Kemal, odadaki subaylarına döndü. Gözlerinde ne bir korku ne de bir tereddüt vardı. Yalnızca kutsal bir görev aşkı parlıyordu.
“Kıyıda savaşmayacağız,” dedi.
Oda buz kesti. Genç bir teğmen şaşkınlıkla, “Ama Komutanım, tüm eğitimimiz…” diyecek oldu.
Kemal gülümsedi. Sakin ve sabırlıydı. “Düşünün beyler. Kıyıda savaşırsak, onların donanması bizi yok eder. Top menzillerimiz onlara yetmez. Ama iç bölgelerde, bu sarp tepelerde, onların topları bize ulaşamaz.”
“Peki ya karaya çıkıp mevzilenirlerse?” diye sordu yaşlı bir yüzbaşı.
“Karaya çıkmak kadar yorucu bir şey yoktur. Deniz tutması, ağır teçhizat, korku… En zayıf oldukları an, karaya ilk adım attıkları andır. İşte o anda, tüm gücümüzle, tepelerden aşağıya sel gibi inip saldıracağız. Onları denize değil, bu sarp yamaçlara sıkıştıracağız.”
Bu, çılgınca görünen ama dâhiyane bir plandı. Sayıca ve teçhizatça üstün bir düşmanla kafa kafaya çarpışmak yerine, en zayıf anını bekleyip, onu kendi coğrafyasında boğmak. Bu, Alman doktrini değildi. Bu, Türk’ün vatan savunma iradesiydi.
Gece yarısından sonra, denizden gelen motor sesleri artık daha belirgindi. Ufukta beliren sayısız karaltı, Kemal’in sezgisinin doğru olduğunu kanıtladı. İngiliz çıkarma gemileri, tüm istihbaratın aksine, Arıburnu Koyu’na yönelmişti.
Kemal, taş ocağının üzerinde, annesinin ona verdiği küçük Kur’an’ı ve cebindeki gümüş cep saatini kontrol etti. “Zamanı kontrol eden, savaşı kontrol eder.”
Askerlerine döndü. Sesi, sessizliğe bir çelik darbesi gibi indi. “Taarruz emrini verin. Tüm birlikler harekete geçsin. Ancak ben işaret verene kadar bekleyin. Düşmanı karaya çıkmaya bırakın.”
Şafak sökerken, İngiliz ve Anzak askerleri kıyıya ayak bastı. Şaşkınlardı. Plajda neredeyse hiç direniş yoktu. Türkler kaçmış mıydı? Rahatlayarak, iç bölgelere, sarp tepelere doğru ilerlemeye başladılar.
Binbaşı Kemal’in izlediği en yüksek noktada, cep saatinin tik takları duyuluyordu. Düşman, planlandığı gibi, yorgun ve dağınık bir şekilde tepeye tırmanıyordu.
Saat 06.30. Tam zamanı.
Yanındaki yaveri, kırmızı bir flamayı sallayarak saldırı sinyalini verdi.
Conkbayırı’nın tepesinden, üç koldan saldıran Türk birlikleri, Allah! Allah! nidalarıyla, yamaçlardan aşağıya bir sel gibi aktı.
İngilizler paniğe kapıldı. Kimsenin beklemediği yerden, tepelerden gelen bu saldırı, klasik eğitimlerine tamamen aykırıydı. Komutanları, “İmkansız! Türkler burada olamaz!” diye bağırıyordu.
Ama artık çok geçti. Kemal’in dâhiyane planı işe yaramıştı. Düşmanı denizde değil, en zayıf anında, çıkarma yorgunluğunun ve şaşkınlığın içinde, sarp arazide vurmuştu.
Türk hatları zorlanıyor, cephede cephaneler kısıtlıydı, ama her askerin gözündeki kararlılık, her adımdaki onur cepheyi tutuyordu.
Bir ara ön saflarda çarpışırken, bir şarapnel parçası hızla Kemal’in göğsüne doğru geldi. Hayatını, cebindeki gümüş cep saati kurtardı. Parça saate çarparak yön değiştirdi.
Kemal, sarsıntıyla durup saate baktı. Kırık camın altındaki gümüş kadran, hayatının yeni bir safhasını işaret ediyordu. Sonra hemen savaşa devam etti.
Gün batımına doğru, Liman Von Sanders’ten gelen telgraf, “Arıburnu’ndaki durum nedir?” diye soruyordu.
Kemal’in kısa cevabı, bir subayın en büyük itaatsizliğinin, en büyük zaferin belgesiydi: “Düşman Arıburnu’nda çıkarma yaptı. Tüm birlikleri püskürttük. Conkbayırı kontrolümüzde. Savaş devam ediyor.”
Akşam karargâha gittiğinde, Mareşal’in gözlerinde şüphe değil, hayranlık vardı. Liman Paşa, bir an durduktan sonra, askeri bir mahkeme yerine, saygıyla elini uzattı.
“Tebrik ederim Binbaşı Kemal,” dedi. “Sizin stratejiniz tüm Alman doktrinlerine aykırıydı ama işe yaradı. Ben yanıldım. Siz, sadece bir muharebeyi değil, İmparatorluğu kurtardınız.”
Ve o gece, Yarbay Mustafa Kemal, sadece 19. Tümen’in değil, Arıburnu’ndaki tüm Türk kuvvetlerinin komutanlığına atanarak yeni bir göreve başladı.
Cepheye dönerken, karanlık denizin üzerinden top sesleri geliyordu. Zorlu bir gece onları bekliyordu.
Kemal, yorgun askerlerinin arasında durdu. Sesi, sessiz ama güçlüydü.
“Ben size taarruz emretmiyorum,” dedi. “Ben size ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar gelebilir.”
Askerlerin gözlerindeki o sarsılmaz sadakat ve fedakârlık azmi, onun için en büyük komutanlık belgesiydi. Biliyordu ki, bu zorlu savaşta, Alman stratejisi değil, Türk’ün bu topraklara olan aşkı kazanacaktı.
Bu tarihi direnişin ruhunu kalbinde hissedenler, hikâyeyi beğenip yorum yapmayı unutmasın!
Sizce Yarbay Mustafa Kemal, bu cephede başka hangi zorluklarla karşılaşacaktı?
News
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı
Yıldız Sarayı’nda Bir Hükümdarın Yalnızlığı: Kayıp Yılların Unutulmaz Sırrı 1. AÇILIŞ: TAHTIN GÖLGESİNDEKİ BÜHRAN Cevdet Bey, Yıldız Sarayı’nın loş koridorlarında,…
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı
Ufukların Sultanı: Osman’ın Gözünden Kanuni Devri, Kaderin ve Askerliğin Ağırlığı Osman, 25 yaşındaydı. Uzun boylu, çatık kaşlı ve Yeniçeri Ocağı’nın…
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu
Sadece 3 Dakika Sürdü: HMS Hood’u Yutan ‘Canavar’ ve İngilizlerin Kanlı İntikam Manifestosu 1. AÇILIŞ: ÖFKELİ BİR BAŞBAKAN VE ALTI…
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu
Ankara Savaşı’nın Gizli Silahı: Susuzluk, İhanet ve Yıldırım Bayezid’in Zincirlere Vuruluşu Durdurulamaz görünen bir imparatorluğu nasıl yok edersiniz? Avrupa ve…
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı
Barbaros’un Denizdeki Delileri: Yalınayak Savaşçıların Kayıp Destanı ve Ganimetin Sırrı Tarih kitapları, atların nal seslerini, yeniçerinin heybetini ve karada kazanılan…
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la Traición
El Último León de la Fe: El Héroe que Defendió la Tumba del Profeta contra el Oro Inglés y la…
End of content
No more pages to load






