“Bizim Kanımız Üzerinde Taviz Vermeyeceğiz”: Lozan’dan Önce İzmir’de Üç Gizli Görüşme ve Güç Dengesi Nasıl Değişti?

12 Eylül 1922. İzmir Körfezi’nde demirli İngiliz donanmasına ait savaş gemilerinden birinde, Albay Sir Charles Harrington, masasının başına oturmuştu. Önünde boş bir sayfa duruyordu. Kalemini elinde tutuyordu ama yazmıyordu; sadece bakıyordu. Zihni, üç gün önce kapalı bir odada yaşanan o gayriresmî görüşmenin ağırlığı altındaydı.

Resmî bir kayıt tutulmamıştı. Şahit yoktu. Sadece iki adam: Deneyimli bir İngiliz subayı ve bir Türk komutanı.

O görüşmeden sonra bir şeyler değişmişti. Harrington bunu hissediyordu ama Londra’ya nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Raporlara ne yazılmalıydı, yoksa hiçbir şey yazılmamalı mıydı?

Kalemi bıraktı, pencereye baktı. Körfez, üç gün öncesine göre daha sakindi. Üç gün önce her şey farklıydı. İngiltere hâlâ güçlüydü, en azından öyle düşünülüyordu. Ama o tek görüşme, her şeyi altüst etmişti.


9 Eylül 1922. Sabah saat 8.

İzmir Limanı’nda, altı İngiliz savaş gemisi sessizce, hazır bir şekilde demirlemişti. 50 yaşındaki Albay Sir Charles Harrington, otuz yıllık diplomat subayıydı. Hindistan’da, Mısır’da görev yapmış, İmparatorluk adına onlarca önemli müzakere yönetmişti. Deneyimliydi. Kendinden emindi.

Yanındaki 42 yaşındaki Yüzbaşı Edmund, hafifçe öksürdü.

“Efendim, bugün Türk komutanıyla görüşecek misiniz?”

Harrington başını salladı. “Evet, öğleden sonra İzmir’deki geçici karargâhta. Durumu değerlendirmek için gayriresmî bir görüşme olacak.”

Edmund dikkatle konuştu: “Efendim, Türk ordusu dün İzmir’e girdi. Şehir onların kontrolünde. Biz şu an diplomatik bir pozisyondayız.”

Harrington gülümsedi. Küçük ama kendinden emin bir gülümseme.

“Türk ordusu askerî bir zafer kazandı, doğru. Yunanlıları yendi, İzmir’i aldı. Ama etkili bir şekilde durdu. Diplomatik güç, başka bir şeydir. Biz hâlâ İngiltere’yiz. Hâlâ en büyük donanmaya sahibiz. Hâlâ dünya gücüyüz. Türkler askerî başarı elde etti, evet, ama uluslararası tanınmaya ihtiyaçları var. Bizim desteğimize ihtiyaçları var.”

Edmund sessizce, “Anlıyorum efendim,” dedi.

Harrington masadan bir istihbarat raporu aldı. Mustafa Kemal Paşa hakkındaydı. 41 yaşında, askerî bir lider. Gelibolu kahramanı, Sakarya Zaferi, Büyük Taarruz… Etkileyici bir kariyerdi.

Ama Harrington, “O, asker. Politikacı değil,” diye düşündü. “Savaş kazandı ama diplomasi farklı bir oyun. Ve diplomaside ben tecrübeliyim. O değil.”

Dosyayı kapattı. “Öğleden sonra görüşeceğiz. Nazik olacağım, saygılı olacağım ama net olacağım. Türkiye’nin geleceği, İngiltere ile iyi ilişkilere bağlıdır.”


Aynı sabah, İzmir’de küçük, mütevazı bir binada, Mustafa Kemal Paşa pencerenin önünde duruyordu. Şehre bakıyordu. Dün, sekiz yıl süren işgalden sonra, Türk bayrağı yeniden İzmir semalarında dalgalanmıştı. Şehir özgürdü.

Yanında, yakın yardımcısı 40 yaşındaki Salih Bozok vardı.

“Paşam, öğleden sonra İngiliz subayı geliyor. Görüşmek istiyor.”

Mustafa Kemal Paşa döndü. “İsmi Albay Charles Harrington. Tecrübeli bir diplomat. Hindistan, Mısır’da görev yapmış. İngiltere’nin üst düzey temsilcisi.”

Mustafa Kemal başını salladı. “Ne istiyor?”

Salih dosyayı açtı. “Resmî olmayan görüşme diyor. Durumu değerlendirmek için. Ama tahminim diplomatik baskı. İngiltere askerî olarak müdahale etmedi ama diplomatik olarak hâlâ güçlü olduğunu düşünüyor.”

Mustafa Kemal Paşa pencereye döndü. Uzun bir sessizlik oldu. Salih devam etti:

“İngiltere, üç yıl boyunca Yunanlıları destekledi. Silah verdi, para verdi, diplomatik koruma verdi. Ve şimdi Yunanlılar kaybetti. İzmir bizim. Ama İngilizler hâlâ kontrolün kendilerinde olduğunu sanıyorlar.”

Paşa, derin bir nefes aldı. “Öğleden sonra göreceğiz. Gerçekte kontrol kimin elinde?”


Öğleden sonra saat 3. Küçük binanın ikinci katında, basit mobilyalarla döşenmiş, ışığın içeri süzüldüğü bir oda. Bir masa, iki sandalye.

Albay Harrington, binaya girdi. Merdivenleri çıktı. Duruşu dikti. Adımları emindi. Düşündü: Nazik ol ama kesin. Saygılı ol ama üstün.

Kapıya geldi. İçeriden ses geldi: “Buyurun.”

Girdi. Oda küçüktü. Masanın arkasında, üniformasıyla Mustafa Kemal Paşa oturuyordu. Sakin, hareketsiz. Gözleri, Harrington’a kilitlenmişti.

Harrington durdu. Bir an tereddüt etti. Sonra ilerledi. “Paşa, görüşmeyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.”

Mustafa Kemal Paşa başını hafifçe eğdi. “Buyurun Albay, oturun.”

Harrington oturdu. Çantasından dosyasını çıkardı. “Paşa, ben İngiltere adına bugün buradayım. Durumu değerlendirmek ve gelecek hakkında konuşmak için.”

Mustafa Kemal Paşa dinledi. Cevap vermedi. Sadece baktı.

Harrington devam etti: “Öncelikle belirtmek isterim ki, İngiltere Türk ordusunun askerî başarısını takdir ediyor. Yunan kuvvetlerini püskürttünüz. İzmir’i kurtardınız. Bu, askerî açıdan etkileyici.”

Durdu. “Ama şimdi savaş bitti. Şimdi diplomasi zamanı. Ve diplomaside İngiltere’nin rolü çok önemlidir.”

Mustafa Kemal Paşa hâlâ sessizdi. Parmakları masada hafifçe vuruyordu. Odadaki tek ses buydu. Harrington, biraz rahatsız oldu. Normalde, karşısındaki kişi hemen konuşmaya başlardı. Ama bu sessizlik devam etti.

“Paşa,” dedi Harrington, sesini biraz yükselterek, “İngiltere bir dünya gücüdür. Bizim desteğimiz, Türkiye’nin uluslararası tanınması için şarttır. Lozan’da yapılacak barış görüşmeleri yaklaşıyor. Orada İngiltere’nin tavrı, sonucu belirleyecektir.”

Durdu, dosyayı açtı. “Bu yüzden, bazı konuları netleştirmek istiyorum. İzmir’deki azınlıklar, boğazlar, kapitülasyonlar…”

Mustafa Kemal Paşa elini kaldırdı. Hafif bir hareketti ama Harrington durdu. Konuşmayı kesti.


Mustafa Kemal Paşa, ilk kez konuştu. Sesi sakindi ama çok netti.

“Albay Harrington, size bir soru sorayım. Siz buraya neyin temsilcisi olarak geldiniz?”

Harrington şaşırdı. “Neyin temsilcisi mi? İngiltere’nin temsilcisi.”

“İngiltere mi?” Mustafa Kemal Paşa öne eğildi. Çok hafif ama Harrington, bu hareketi hissetti. “Peki, İngiltere son üç yıl boyunca kimi destekledi?”

Harrington sessiz kaldı.

Mustafa Kemal Paşa devam etti. “Yunanistan’ı destekledi. Onlara silah verdi. Para verdi. İzmir’i işgal etmelerine göz yumdu. Anadolu’ya girmelerine izin verdi. Üç yıl boyunca İngiltere, Yunan tarafındaydı, değil mi Harrington?”

Harrington dikkatle, “Paşa, siyasi tercihler vardı,” diye cevap verdi.

Mustafa Kemal Paşa sözünü kesti. “Tercihler? Evet. İngiltere tercih yaptı. Biz de tercih yaptık. İngiltere Yunanlıları seçti. Biz bağımsızlığımızı seçtik.”

Durdu. Gözleri hiç kaçmadı. “Ve şimdi Yunanlılar İzmir’den kaçtı. Biz buradayız. Peki siz? Siz hâlâ diplomasi konuşuyorsunuz ama diplomasi kimin lehine?”

Harrington cevap veremedi. Soru keskin ve doğruydu. O da sessizleşti. Pencereden giren hafif rüzgâr, perdeleri sallıyordu. Odadaki tek ses buydu. Harrington, ilk kez gerçeği hissetti. Bu oda, eşit değildi. Askerî olarak Türkler kazanmıştı ve diplomatik olarak güç artık farklı taraftaydı.

Ama kabul edemezdi. Henüz değil.

“Paşa,” dedi. Sesi biraz daha yumuşaktı. “İngiltere pragmatiktir. Geçmiş, geçmişte kaldı. Şimdi gelecek hakkında konuşalım. Türkiye’nin çıkarlarını…”

Mustafa Kemal Paşa yine elini kaldırdı. “Albay, Türkiye’nin çıkarlarını Türkiye belirler. Siz değil, İngiltere değil, biz belirleriz.”

Durdu. “Ve çıkarlarımız nettir. Tam bağımsızlık. Kapitülasyonlar kalkacak. Boğazlar, Türk kontrolünde olacak. Azınlıklar, yabancı koruması altında değil, Türk vatandaşı olacak.”

Harrington’ın içi daraldı. “Ama Paşa, bunlar uluslararası anlaşmalarla…”

Mustafa Kemal Paşa’nın sesi sertleşti. Hafif ama belirgindi. “Uluslararası anlaşmalar mı? Onlar Osmanlı İmparatorluğu’nu bitirdi. Biz Osmanlı değiliz. Biz Türkiye Cumhuriyeti olacağız ve yeni Türkiye, eski kuralları kabul etmeyecek.”

Ağır bir sessizlik çöktü. Harrington anladı. Bu görüşme, beklediği gibi değildi. Gelirken, “Ben üstten konuşacağım, o dinleyecek,” diye düşünmüştü. Ama şimdi tam tersi oluyordu.


Ayağa kalktı. “Paşa, görüşlerinizi anladım. Londra’ya rapor edeceğim.”

Mustafa Kemal Paşa da ayağa kalktı. “Tabii Albay. Raporunuza şunu da ekleyin: Türkiye kimseden izin almayacak artık.”

Harrington başını eğdi. Ağır adımlarla kapıya yürüdü ve çıktı. Gelirken duruşu dik, adımları emindi. Şimdi biraz daha ağırdı. Dışarı çıktı, arabasına bindi. O odada, görünmez ama gerçek bir güç dengesi değişmişti ve Harrington bunu biliyordu. Artık İngiltere, İzmir’de söz sahibi değildi.

Harrington, gemisine döndüğünde, masasının başına oturdu. Önünde boş bir kâğıt vardı. Londra’ya rapor yazması gerekiyordu.

Yazmaya başladı: “9 Eylül 1922, İzmir. Mustafa Kemal Paşa ile gayriresmî görüşme gerçekleştirildi. Türk tarafı, beklenenden daha kararlı bir tavır sergiledi. Diplomatik esneklik sınırlı görünüyor.”

Okudu. Yetersizdi. Ama başka nasıl yazılırdı? Türk komutan beni köşeye sıkıştırdı mı yazacaktı? Hayır. Rapor diplomatik olmalıydı.

Sonunda yazdı: “Tavsiye: Londra’nın netlik göstermesi gerekiyor. Türk tarafının beklentileri yüksek. Baskı noktaları belirlenmelidir.”

Raporu imzaladı ama içinde büyüyen bir şüphe vardı.


Beş gün sonra, 14 Eylül’de, Londra’dan cevap geldi. Şifreli telgraf. Harrington okudu.

“Albay Harrington, raporunuz alındı. Türk tarafının tavrı kaygı verici. İngiltere’nin bölgedeki çıkarları korunmalı. Yeni görüşme talep edin. Bu sefer daha net olun. Kapitülasyonlar, boğazlar, azınlık hakları, tartışma dışı olmalı. İngiltere’nin desteği şart ama karşılığında tavizler bekleniyor.”

Harrington, telgrafı okudu. Londra hâlâ anlamıyordu. Askerî zafer kazanan taraf, taviz vermezdi. Özellikle kendi toprağında. Ama emir, emirdi.

15 Eylül’de, Harrington Türk karargâhına ikinci bir görüşme talebi gönderdi. Cevap, aynı gün geldi: Kısa ve net. 16 Eylül, saat 10. Aynı yer.

Harrington hazırlandı. Bu sefer farklı olacaktı. Londra’nın talimatları vardı: Daha net ve daha açık.

16 Eylül, sabah saat 10. Aynı bina, aynı oda, aynı masa. Harrington içeri girdi. Elinde, Londra’dan gelen kalın dosyalar vardı. Mustafa Kemal Paşa, yine masanın arkasında oturuyordu. Aynı sakinlik, aynı hareketsizlik.

“Günaydın Albay,” dedi Mustafa Kemal Paşa. “Otun.”

Harrington oturdu. Dosyayı masaya koydu. “Paşa, Londra’dan talimat aldım. Bazı konuları netleştirmemiz gerekiyor.”

Mustafa Kemal Paşa başını salladı. “Dinliyorum.”

Harrington dosyayı açtı. “Birinci konu: Kapitülasyonlar. İngiltere, Osmanlı döneminden gelen anlaşmaları tanıyor. Bu haklar korunmalı.”

Mustafa Kemal Paşa cevap verdi. Sesi sakindi. “Kapitülasyonlar kalkacak. Türkiye topraklarında yabancıların ayrıcalığı olmayacak. Herkes Türk yasalarına tabi olacak.”

Harrington: “Ama Paşa, bu anlaşmalar yüzyıllardır…”

Mustafa Kemal Paşa sözünü kesti. Nazikçe ama kesindi. “Yüzyıllardır Osmanlı İmparatorluğu’nu zayıflattı. Ama Osmanlı bitti. Türkiye başlıyor ve Türkiye’de eşitlik var. Yabancılar dâhil.”

Harrington durdu. İkinci konuya geçti. “Boğazlar. İngiltere, Çanakkale ve İstanbul Boğazı’nın uluslararası kontrol altında kalmasını talep ediyor.”

Mustafa Kemal Paşa öne eğildi. “Albay, boğazlar Türk toprağındadır. Türk kontrolünde olacak. Uluslararası gemi geçişine izin vereceğiz ama kontrol bizim.”

Harrington’ın sesi biraz sertleşti. “Paşa, İngiltere’nin Akdeniz’e erişimi hayati önem taşıyor. Boğazlar stratejiktir.”

Mustafa Kemal Paşa sözünü kesti. “Evet, stratejiktir. Bu yüzden Türkiye kontrol edecek. Başkasına bırakamayız.”

Harrington nefes aldı. Üçüncü konuya geçti. “Azınlıklar. Rum, Ermeni, Yahudi nüfus… İngiltere, bu toplulukların haklarının korunmasını istiyor.”

Mustafa Kemal Paşa cevap verdi. “Azınlıklar Türk vatandaşıdır. Hakları korunacak ama yabancı devletlerin koruması altında olmayacaklar. Bu, bir iç meseledir.”


Harrington dosyayı kapattı. Sesi yorgundu. “Paşa, Londra bu şartları kabul etmeyecek.”

Mustafa Kemal Paşa ayağa kalktı. Pencereye yürüdü. Dışarı baktı. İzmir Körfezi. Güneş parlıyordu. Döndü. Harrington’a baktı.

“Albay, siz bir şeyi anlamıyorsunuz. Biz üç yıl savaştık Yunanlılarla. Ama Yunanlıların arkasında kim vardı? İngiltere, Fransa, İtalya. Sizler…” Durdu. “Biz, sizin desteklediğiniz orduyu yendik. Kendi topraklarımızda, kendi silahlarımızla. Ve şimdi siz geliyorsunuz, şartlar koyuyorsunuz. Ama şartları koymak için hangi gücünüz var?”

Harrington sessiz kaldı.

Mustafa Kemal Paşa devam etti. “Askerî güç mü? İzmir’de Türk ordusu var. Sizin altı geminiz var ama karaya çıkamaz. Diplomatik güç mü? Dünya gördü. Türkiye kazandı. Artık kimse Türkiye’yi görmezden gelemez. Ekonomik güç mü?” Gülümsedi. “Üç yıl ablukanız vardı. Gene kazandık.”

Harrington ayağa kalktı. “Paşa, siz İngiltere’yi küçümsüyorsunuz.”

Mustafa Kemal Paşa başını salladı. “Hayır, saygı duyuyorum. Ama korkumuz yok. Fark bu.”


Harrington, gemisine döndüğünde, yardımcısı Edmund bekliyordu.

“Efendim? Nasıl geçti?”

Harrington kamerasına girdi, oturdu. Başını ellerine aldı.

“Edmund,” dedi, yavaşça. “Sen diplomatik görüşmelerde bulundun mu?”

“Evet efendim, Hindistan’da birkaç kez.”

“Ve sen hiç, karşı tarafın tamamen üstün olduğunu hissettin mi?”

Edmund şaşırdı. “Efendim?”

Harrington pencereye baktı. “Ben otuz yıldır diplomasi yapıyorum. Her zaman İngiltere adına konuştum ve her zaman karşımdaki taraf biliyordu: İngiltere güçlü, ben güçlüyüm. Ama bugün…” Durdu. “Bugün o odada, ben güçsüzdüm. Ve o, bunu biliyordu.”

Edmund sessizce, “Efendim, Londra’ya ne rapor edeceğiz?”

Harrington döndü. Gözleri yorgundu ama kararlıydı. “Gerçeği. Türkiye taviz vermeyecek. Kapitülasyonlar kalkacak. Boğazlar Türk kontrolünde olacak. Azınlıklar iç mesele olacak. Ve biz… biz kabul edeceğiz. Çünkü başka seçenek yok.”

Edmund şok oldu. “Ama efendim, Londra…”

Harrington’ın sesi sertleşti. “Londra, haritaya bakıyor. Ben, gerçeği görüyorum. Ve gerçek şu: Türkiye kazandı. Sadece askerî olarak değil, psikolojik olarak da. Artık onlar karar veriyor. Biz değil.”

Aynı akşam, Londra’ya uzun bir rapor yazıldı. Harrington, dürüst yazdı.

“Türk tarafı, tüm taleplerde katı. Taviz yok. Tavsiyem: İngiltere, yeni gerçeği kabul etmeli. Türkiye artık Osmanlı değil; farklı, güçlü, kararlı. Diplomatik baskı işe yaramayacak. Çünkü onların askerî zaferi var ve zafer onlara güç veriyor. Bizim sadece sözümüz var ve sözler, zaferden daha zayıf.”

Raporu gönderdi ama biliyordu. Londra kabul etmeyecekti. Henüz değil. Çünkü imparatorluklar, gücü kaybettiğini kabul etmekte yavaştı. Çok yavaş.


21 Eylül. Londra’dan gelen bir mektup, son bir talimat veriyordu: “Türk tarafına net olmalısınız. Taviz olmadan İngiltere’nin desteği olmaz. Lozan görüşmeleri yaklaşıyor. Orada Türkiye yalnız kalırsa sonuç ağır olur. Üçüncü görüşme yapın. Bu sefer son kozunuzu kullanın.”

Harrington içini çekti. Londra hâlâ üstünlük illüzyonunda yaşıyordu. Yine de emir, emirdi.

22 Eylül, öğleden sonra saat 3. Üçüncü kez aynı binaya gitti. Aynı merdivenler, aynı koridor. Aynı kapıya geldi.

İçeri girdi. Oda aynıydı. Ama atmosfer farklıydı. Daha ağırdı. Çünkü Harrington biliyordu: Bu son görüşmeydi.

Mustafa Kemal Paşa, yine masanın arkasında oturuyordu. Ama bu sefer yanında bir adam daha vardı: Salih Bozok, sessizce köşede duruyordu, not defteri elinde.

Harrington duraksadı. “Paşa, üçüncü kişi olacağını bilmiyordum.”

Mustafa Kemal Paşa sakindi. “Salih Bey, yardımcım. Görüşmeyi kayıt altına alacak. Sorun mu?”

Harrington, şahidin olmasının esnekliği azaltacağını biliyordu ama itiraz edemedi. “Hayır, sorun değil,” dedi. Oturdu.

Mustafa Kemal Paşa başladı. “Albay, üçüncü kez görüşüyoruz. Sanırım Londra bir sonuç bekliyor.”

Harrington dosyasını açtı. “Evet Paşa. Londra’nın son pozisyonu şu: İngiltere, Türkiye’yi Lozan’da desteklemeye hazır. Ama karşılığında bazı konularda anlaşma şart.”

“Hangi konular?”

“Kapitülasyonların kısmi devamı. Boğazlarda uluslararası denetim. Azınlıklara özel statü.”

Mustafa Kemal Paşa, ellerini masaya koydu. “Albay. İki görüşmede de aynı konuları konuştuk ve ben size aynı cevabı verdim. Cevap değişmedi.”

Harrington öne eğildi. “Paşa. Ama Londra ciddiyetle bekliyor.”

Mustafa Kemal Paşa sözünü kesti. Sesi sakindi ama keskin. “Londra ne bekliyorsa beklesin. Türkiye’nin kararları, Londra’nın beklentisine göre değişmez.”

Harrington’ın sesi sertleşti. “Paşa, siz İngiltere’nin gücünü hafife alıyorsunuz. Lozan’da yalnız kalırsanız…”

Mustafa Kemal Paşa ayağa kalktı. Ani bir hareketle. Harrington sustu.


Paşa, pencereye yürüdü. Sırtı Harrington’a dönüktü. Uzun bir sessizlik. Salih Bozok köşede, kalemi hazır tutuyordu ama yazmıyordu. Sadece izliyordu.

Sonra Mustafa Kemal Paşa döndü. Yavaşça Harrington’a baktı. Gözleri soğuktu ama sakin.

“Albay Harrington,” dedi. Sesi çok alçaktı ama her kelime net duyuluyordu. “Ben size bir şey anlatayım. Kısa ama önemli bir tarih dersi.”

Mustafa Kemal Paşa devam etti. “1919. İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edildi. Sizin gemileriniz limandaydı. Sizin izninizle çıkarma yaptılar. Sizin desteğinizle şehre girdiler. 1920. Yunan ordusu Anadolu’ya ilerledi. Sizin silahlarınızla, sizin paranızla, sizin diplomatik korumanızla…”

Harrington sessizce, “Paşa, siyasi tercihler…”

Mustafa Kemal Paşa elini kaldırdı. “1921. Sakarya. Yirmi iki gün savaş. Bizim cephanemiz bitiyor. Askerlerimiz aç. Ama sizin desteklediğiniz ordu tam donanımlı. Ve biz, gene kazandık.”

Masaya döndü, oturdu.

“1922. Büyük Taarruz. Sizin desteklediğiniz ordu çöktü, on günde. Ve şimdi…” Hafif öne eğildi. “Şimdi siz buraya geliyorsunuz. Destek teklif ediyorsunuz. Ama hangi yüzle?”

Harrington cevap veremedi. Her kelime doğruydu. Her kelime İngiltere’nin hatasını hatırlatıyordu.

Mustafa Kemal Paşa devam etti. Sesi hâlâ sakindi. “Albay, siz desteğinizi teklif ediyorsunuz. Ama biz sizin desteğinize ihtiyaç duymadık. Üç yıl boyunca sizin karşınızda durduk. Sizin desteklediğiniz orduyu yendik. Ve şimdi, şimdi siz geliyorsunuz, şartlar koyuyorsunuz. Sanki bize iyilik yapıyorsunuz.”

Harrington’ın sesi çıktı, zorlukla. “Paşa. Geçmiş, geçmişte…”

Mustafa Kemal Paşa, ilk kez gerçek sertliğini gösterdi. “Geçmiş geçmişte mi? Dün, geçmiş mi? Bir ay önce İzmir yanıyordu. Yunanlılar kaçarken şehri yakıyordu. Sizin gemileriniz limandaydı. ‘Ateş sönüyor mu?’ diye bakıyordunuz. Hiçbir şey yapmıyordunuz. Bu, geçmiş mi?”

Sessizlik. Ağır bir sessizlik. Harrington’ın içinde bir şey kırıldı. O ana kadar düşünmüştü: Ben temsilciyim, ben güçlüyüm. Ama şimdi, karşısında oturan adam, gerçek gücü elinde tutuyordu.

Mustafa Kemal Paşa, sesini alçalttı. Yine sakin. “Albay, ben size düşman değilim. İngiltere’ye düşman değilim. Ama size eşit olarak konuşuyorum. Üstten değil, alttan değil. Eşit.”

Durdu. “Lozan’da Türkiye masada oturacak. Eşit. Ve Türkiye’nin şartlarını Türkiye koyacak. Kabul edenler kabul eder, etmeyenler etmez. Ama Türkiye, kimsenin izniyle değil, kendi gücüyle orada olacak.”


Harrington başını eğdi. İlk kez, gerçekten eğdi. “Paşa, ben anlıyorum ama Londra…”

Mustafa Kemal Paşa: “Londra anlamaz, henüz. Ama zamanla anlayacak. Çünkü gerçekler, eninde sonunda anlaşılır.”

Harrington ayağa kalktı. Ağır ağır. “Paşa, görüşleriniz net. Londra’ya ileteceğim.”

Mustafa Kemal Paşa da ayağa kalktı. “Teşekkür ederim Albay. Ve size bir şey söyleyeyim. Kişisel olarak sizi saygıyla karşıladım. Çünkü siz görevinizi yapıyorsunuz. Ama görevin arkasındaki mantık yanlış. İngiltere hâlâ düşünüyor: Biz üstünüz. Ama artık değil. Artık dünya değişti.”

Harrington kapıya yürüdü. Elini tokmağa koydu. Durdu, döndü.

“Paşa, son bir soru. Siz hiç tereddüt etmediniz mi? Üç yıl savaş, yüz binlerce kayıp, ekonomi çöktü ve siz hâlâ ‘hayır’ diyebiliyorsunuz İngiltere’ye. Nasıl?”

Mustafa Kemal Paşa baktı. Uzun baktı. Sonra cevap verdi:

“Çünkü Albay, bazı şeyler paradan değerli, bazı şeyler güçten değerli. Onur gibi, bağımsızlık gibi. Ve ben üç yıl boyunca binlerce insanın öldüğünü gördüm. Kendi topraklarını savunurken öldüler. Şimdi ben onların kanı üzerinde taviz mi vereceğim?” Durdu. “Hayır, asla.”

Harrington başını salladı, kapıyı açtı, çıktı. Koridor sessizdi.

Gemiye vardığında, Edmund bekliyordu. “Efendim, nasıl geçti?”

Harrington kamerasına girdi. Oturdu. Başını ellerine aldı.

“Edmund,” dedi yavaşça. “Bir rapor yaz Londra’ya. Yaz ki: Türkiye taviz vermeyecek. Kesin, net, değiştirilemez. Lozan’da onlar şartları koyacak. Biz kabul edeceğiz. Çünkü başka seçenek yok.

Edmund şok oldu. “Ama efendim, Londra kabul etmez…”

Harrington başını kaldırdı. Gözleri yorgundu ama netti. “Kabul etmek zorunda. Çünkü o odada ben gördüm. Güç artık bizde değil, onlarda. Ve bu gerçek, raporda olmayacak. Çünkü bazı gerçekler yazılamaz. Sadece hissedilir.”


25 Eylül 1922. Üç gün sonra. İngiliz donanması, İzmir Limanı’nda hâlâ demirlemişti. Altı gemi. Ama artık hareket yoktu. Sadece bekleme.

Harrington, kamerasında üst düzey subaylarla özel bir toplantı yapıyordu.

“Beyler,” dedi. Sesi alçaktı. “Bugün buraya resmî değil, gerçekleri konuşmak için toplandık. Üç görüşme yaptım. Üç kez aynı sonuç. Türkiye artık emredilmiyor. Baskı işe yaramayacak. Çünkü onların askerî zaferi var.”

Sessizlik çöktü.

“Beyler,” dedi Harrington, subaylara bakarak. “İzmir’deki varlığımız artık sembolik. Gerçek güç Türklerde ve biz sadece kabul etmek zorundayız. Birkaç hafta içinde, bu gemiler İzmir’den ayrılacak. Sessizce. Resmî açıklama olmadan. Çünkü burada kalmamızın anlamı yok.”


5 Ekim 1922. İzmir Limanı. Sabah saat 7.

İngiliz gemileri yavaşça çıpa kaldırıyordu. Birer birer, sessizce.

Harrington, komuta gemisinin güvertesinde duruyordu. İzmir’e bakıyordu. Son kez.

Edmund yanına geldi. “Efendim, ayrılıyoruz.”

“Evet, ayrılıyoruz.”

“Resmî açıklama var mı?”

“Hayır. Londra dedi ki: ‘Rutin rotasyon.’ Başka bir şey yok.”

Edmund sessizce, “Ama gerçek nedir efendim?”

Harrington döndü. Edmund’a baktı. “Gerçek şu: Biz kaybettik. Diplomatik olarak, psikolojik olarak. Ve şimdi, sessizce gidiyoruz. Çünkü kalmamızın anlamı yok.”

Gemi yavaşça hareket etti. İzmir sahilinden uzaklaştı. Harrington, dürbünle şehre baktı. Her yerde Türk bayrakları dalgalanıyordu.


19 Ekim. İzmir’de, Mustafa Kemal Paşa, Salih Bozok’la konuşuyordu.

“Salih, Paşam, İngiliz gemileri ayrıldı. Açıklama yapmadan.”

Mustafa Kemal Paşa, pencereden körfeze baktı. Boştu. “Evet. Gittiler, sessizce.”

“Paşam, bu… bu onların kabul ettiği anlamına mı geliyor?”

Mustafa Kemal Paşa döndü. “Evet Salih, kabul ettiler. Ama asla açıklamayacaklar. Çünkü imparatorluklar yenilgiyi açıkça kabul etmez, sessizce kabul eder. Gemiler gitti. Bu, en net kabuldür.”

“Lozan’da ne olacak?”

“Lozan’da eşit masada oturacağız. Çünkü biz kazandık. Askerî olarak, diplomatik olarak. Ve o gemilerin gidişi, bu gerçeğin sessiz itirafıdır.”

Kasım 1922. Lozan Konferansı başladı. Türkiye, masada oturdu. İngiltere, Fransa, İtalya karşısında. Eşit.

Kapitülasyonlar konuşuldu. Türkiye ‘Hayır’ dedi. Kabul edildi. Boğazlar konuşuldu. Türkiye ‘Türk kontrolünde’ dedi. Kabul edildi. Azınlıklar konuşuldu. Türkiye ‘İç mesele’ dedi. Kabul edildi.

Her maddede Türkiye istediğini aldı. Çünkü İzmir’deki o üç görüşme, zaten gerçeği göstermişti. Güç değişmişti.

Bazen en önemli zaferler, resmî kayıtlara girmez. Sadece sonuçlardan anlaşılır. Ve sonuç şuydu: Türkiye Lozan’da eşit oturdu, bağımsız çıktı. Her şey, o kapalı odada, o üç görüşmede belirlenmişti.