
Guadalajara Imperial Oteli’nin ışıklarla yıkanmış büyük balo salonunda kahkahalar ve kristal bardakların tınlaması birbirine karışıyordu. Tavandan sarkan altın avizeler küçük aylar gibi parlıyor, ışıkları şık takım elbiselere ve sahiplerinden daha çok parlayan saatlere vuruyordu. Salonun merkezinde, acımasızlığı ve servetiyle tanınan iş adamı Ricardo Morales oturuyor; yanında ise sessiz, derin ve ölçülü bakışlarıyla Arap iş insanı Zahir El Mansur sükûnetle etrafı süzüyordu. Kapılar birden açıldı. Elinde kırmızı güllerle dolu bir sepet taşıyan genç bir kadın içeri girdi. Üzerinde solmuş bir bluz, yıpranmış bir etek; fakat gözlerinde, tüm bu ihtişama ters düşen dingin bir güç parlıyordu. “Affedersiniz, bir gül almak isteyen var mı?” Sesi fısıltı gibiydi, bardakların çınlamasında neredeyse kayboldu. Bir garson onu durdurmak istedi, fakat Zahir hafifçe elini kaldırdı: “Bırak geçsin.” Elena, adımlarını dikkatle ölçerek, sanki ait olmadığı bir dünyada yürüyormuş gibi ilerledi ve Ricardo’nun önünde durdu. Ricardo alaycı bir tebessümle onu baştan aşağı süzdü; “Güller mi? Burada mı? Ne kadar yaratıcı!” Kahkahalar dalga dalga yayılırken Elena sepetini göğsüne bastırdı. Nefesi titriyordu ama geri adım atmadı. Zahir’in kaşlarının arasında ince bir çizgi belirdi; o, gülmüyor, ciddiyetle izliyordu. İşte o an, bir hareketin — sıradan bir çiçek sunuşunun — nasıl aşağılanmaya çevrildiğini gören Elena’nın içinde tuhaf bir sükûnet kıpırdadı. Herkes birazdan yaşanacakları tahmin edemezken, küçümsenen bu genç kadın tek bir konuşmayla akşamın havasını değiştirecek ve oradaki herkesin ruhuna dokunacaktı.
Ricardo, dilini şaklatarak ironiyi artırdı: “Yöneticilerle dolu akşama neşe katmanın bedeli nedir acaba?” Elena, sesi titreyip çatlamadan yanıtladı: “Tanesi 50 peso.” Gülüşmeler bir kat daha yükseldi. Zahir gülmedi; Elena’ya, alay değil saygı taşıyan bir bakışla, sanki içinde sessiz bir hüzünle baktı. Elena derin bir nefes alıp dimdik durdu. O küçük, kararlı duruş salonda bir anlık sessizlik yarattı. Ricardo öne eğildi: “Cesareti var… sevdim.” Zahir araya girmeye çalıştı: “Yeter Ricardo, bu gereksiz.” Ricardo elini salladı: “Biraz eğlenelim.” Sonra kadehini çevirerek oyununu ilan etti: “Eğer bana bu gülleri gerçekten etkileyici bir şekilde satabilirsen, büyük bir ödülle onurlandıracağım. Ama İspanyolca değil.” Fısıltılar yükseldi. “Bana Arapça sat. Başarırsan sana 100.000 dolar.” Bir anlık sessizliği, ikinci bir kahkaha dalgası yardı. Elena sepetine baktı; her bir güle tek tek. Güzelliklerinden güç toplar gibi. Başını kaldırdığında gözlerindeki ürkek titreşim sönmüş; yerine cesur, meydan okuyan bir bakış yerleşmişti. Zahir’in dudaklarına o gece ilk kez belli belirsiz bir gülümseme dokundu. “Bu ilginç olabilir,” diye mırıldandı.
Elena bir adım attı. Salonun nefesi kesildi. Ricardo arkaya yaslanmış, kendinden emin bir edayla: “Hadi bakalım kızım, sözlerin mi bitti?” Bazı konuklar sinir bozucu kahkahalara sığınırken Zahir sessiz kaldı; elleri masa örtüsünde, gözleri Elena’daydı. Kendi kendine mırıldanır gibiydi: “Oyunlar bazen beklediğimizden fazlasını ortaya çıkarır.”
Elena sepeti yere bıraktı, içinden bir gül aldı. Yeşil sapı beyaz örtüde belirginleşti; yapraktan bir çiğ damlası masaya, gözyaşı gibi düştü. Bir kadın, kırmızı ipek elbisesinin içinden küçümseyerek söylendi: “Yapamayacaksa gitsin; vaktimiz boşa gidiyor.” Elena gülü avuçlarının arasında tuttu; dikenleri tenine battı ama bırakmadı. “Buraya bir şey istemeye gelmedim,” dedi; “Güzel bir şeyi sunmaya geldim. Ama insanlar bazen güzelliği tanımayı unutur.” Birkaç kişinin yüzündeki alay geriledi; ağır bir sessizlik çöktü. Ricardo dudak büktü: “Şiirle fatura ödenmez. Arapça dedim; anlaşma buydu.” Zahir yumuşakça, Elena’dan gözünü ayırmadan hatırlattı: “Baştan öyle dememiştin.” Ricardo, “Elbette, Arapça satarsa 100.000 dolar,” diye sözünü yineledi.
Elena derin bir nefes alıp öne çıktı. “Öyleyse dikkatle dinleyin.” Tam konuşmaya başlarken bir bardak elden kayıp yere düştü. Kimse kıpırdamadı. Elena gözlerini Ricardo’dan ayırmadan bekledi; Zahir hafifçe gülümsedi: “Gerçek cesaret kimseden izin istemez.” Sonra Elena konuştu. İlk kelimeler dudaklarından unutulmuş bir ezgi gibi aktı: “Eselam la yüter bizzeheb bel bil kalb.” Arapça sözler avizelerin, kristallerin arasında süzülerek lüksün soğuk zarafetini yumuşatan bir sıcaklığa dönüştü. Zahir, elini kalbine koydu, fısıldadı: “Barış altınla değil, kalple satın alınır.” Elena devam etti: “Bu gül paraya değil, güzelliğini görebilecek birine ihtiyaç duyar.”
Salonun sesi çekildi; Ricardo’nun yüzünde her zamanki kibirli ifade yerini şaşkın bir durgunluğa bıraktı. Elena gülü yavaşça indirip masanın üstüne, onun önüne koydu. “Buyurun efendim,” dedi İspanyolca; “Sizin satışınız sizin dilinizde değil, onurun dilinde.” Zahir ayağa kalkıp alkışladı. Alkışın sesi, az önceki kahkahanın bıraktığı boşlukta yankılandı. Diğerleri birer birer katıldı; tam anlamamış olsalar da bir şeyin gerçekten “olduğunu” hissediyorlardı. Ricardo yerinden kıpırdayamadı. Zahir Elena’ya yaklaşıp Arapça sordu: “Bunu nerede öğrendin?” Elena gülümsedi: “Bana yalnızca kelimeleri değil, daha fazlasını öğreten birinden.” Ricardo ikisine bakarken içindeki bir şey kırılıp dağılıyordu; “İmkansız… Nasıl böyle konuşabiliyorsun?” Elena’nın bakışı öfke değil, içe işleyen bir sükûnet taşıyordu: “Benden Arapça bir gül satmamı istedin. Bunu yaptım. Ama para için gelmedim.”
Zahir masasına döndü, yüksek sesle, herkese duyururcasına: “Telaffuzun annemin sesi gibi.” Ricardo kadehine uzandı, vazgeçti; “Bu bir tesadüf…” diye mırıldandı kendine. Elena bir adım geri çekilip ayrılmak üzere döndü: “Ruh konuşuyorsa tesadüf olmaz.” Kapıya yönelirken Zahir bir kez daha ayağa kalktı: “Teşekkür ederim,” dedi, kalın ama anlaşılır bir aksanla; “Bu gece yaptığını unutma.” Elena başını eğip çıktı. Salonun havası değişmişti; güllerin hafif kokusu ağır bir utancın üzerine yayılıyor, aydınlığın içine başka bir ışık sızıyordu.
Ricardo, geride kalan gülün yanında yavaşça yayılıp giden şarap lekesine bakakaldı. Zahir, çiçeği eline alıp kokladı: “Benim ülkemde böyle bir gül saygının simgesidir, meydan okumanın değil.” Ricardo, “Sadece bir oyundu,” diye mırıldandı. Zahir’se dingince: “Eğer bir oyun, birini utandırmak içinse artık oyun değildir.”
Müzik yeniden başladığında tonu değişmişti; daha yumuşak, daha mahzun. Ricardo sahte bir telefon bahanesiyle dışarı çıktı. Pencereden şehre bakarken sokak lambasının solgun ışığında Elena’yı gördü; son güllerini toparlıyordu. Bir adam geldi; bir gül aldı ve yanındaki kadına verdi. Elena gülümsedi. Ricardo’nun göğsünde adını koyamadığı bir his sıkıştı. Arkasından Zahir’in yumuşak sesi: “Onunla konuşmalısın. Özür dilemek için değil; anlamak için.” “Neyi?” “Onurun satın alınamayacağını.”
Ertesi sabah Guadalajara berrak bir gökyüzüyle uyandı. Ricardo kimse tanımasın diye gözlük takıp ceketini omzuna attı; hiç uyumamıştı. Elena’yı bir meyve tezgahının önünde buldu; taze güller su dolu kovaya yerleştiriliyordu. “Affedersiniz,” dedi. Elena onu tanıyınca şaşkınlıkla kıpırdadı: “Sen mi?” “Ben de geleceğimi beklemiyordum,” diye itiraf etti Ricardo. “Yine alay etmeye mi geldin? Burada alkış yok,” dedi Elena düz bir sesle. Ricardo gözlerini yere indirdi: “Hayır, özür dilemeye geldim.” Elena kımıldamadı: “Özür mü? Gösteriden sonra sözlerin değeri azalır.” Ricardo’nun tonu içtendi: “İmajımı düzeltmek için gelmedim. Anlamak istiyorum. Arapçayı böyle nasıl öğrendin?” Elena, hüzünlü bir gülümsemeyle anlattı: “Yıllarca yaşlı bir kadına baktım. Ürdünlüydü. Bana dilini öğretti: dualarını, gençlik şarkılarını. ‘Bir dili öğrenmek birinin ruhuna kapı aralamaktır,’ derdi. Öldüğünde bir defter bıraktı; tamamı Arapçaydı. O kadar okudum ki onun dilinde rüya görmeye başladım.” Ricardo’nun boğazı düğümlendi. Elena son sözü kesti: “Bana borçlu değilsin. Sadece şunu hatırla: Saygı paradan daha değerlidir.” Ricardo kovadan bir gül aldı; “Bir tane ne kadar?” “Her zamanki gibi 50 peso.” Parayı uzattı, gülü usulca kavradı. “Teşekkür ederim.” Elena’nın yanıtı sade ve derindi: “Para için değil; alçakgönüllülükle geldiğin için.”
Aynı akşam, siyah bir araba tezgahın önünde durdu. Koyu takım elbiseli zarif bir adam indi: Zahir. “Ani ziyaret için affedin,” dedi; “Sizinle konuşmadan ayrılamazdım.” Elena şaşkındı. Zahir, “Dün gece Arapça söylediğiniz cümle—annemin sık kullandığı söz: ‘Barış altınla değil, kalple satın alınır.’ Bunu nereden duydunuz?” Elena derin bir nefes aldı: “Samira adlı bir kadından.” Zahir’in gözleri büyüdü: “Samira Elham’dan mı?” Elena başını salladı. Zahir kalbine elini koydu: “O benim halamdı. Yirmi yıldır görmemiştim.” Kutsal bir sessizlik indi. Elena, “Sizden hiç bahsetmedi,” dedi; “Ama ‘bir yeğenim var, gücünü kendinden almış’ derdi.” Zahir duyguyla: “O tanıdığım en bilge kadındı. Size dilini öğrettiyse, sizde nadir bulunan bir şey görmüş: saflık.” O sırada biraz ötede bekleyen Ricardo’yu fark etti; “Gel Ricardo. Sana hayatının en değerli dersini veren kadını tanımalısın.” Ricardo yavaşça yaklaşarak, “Onu tanıdım,” dedi; “O geceden beri neden her şeyin farklı geldiğini anlamaya çalışıyorum.” Zahir, “Kibir gerçekle çarpıştığında gürültü susar, sessizlik konuşur,” diye yanıtladı. Sonra cebinden Arap harfleri kazınmış gümüş bir kolye çıkardı: “Bu halam Samira’nındı. Onun olmasını isterdi.” Elena titreyerek kabul etti: “Bunu hak ettiğimden emin değilim.” Zahir başını salladı: “Ediyorsunuz. Onun sesini yaşattınız.” Güneş turuncuya dönerken, bir zamanlar birbirine yabancı üç insan ruhun diliyle birbirine bağlanmıştı.
Cuma akşamı, Imperial Otel’de beklenmedik bir basın toplantısı duyuruldu. Salon doldu. Zahir ön sırada, yanında başı eğik, sade elbisesiyle Elena. Ricardo sahneye geldi; tasarımcı elbiseleri yoktu, yüzü yorgundu ama gözleri ilk kez gerçeği taşıyordu. “İki gece önce büyük bir hata yaptım,” dedi. “Suçsuz bir kadını utandırmaya kalktım. Zenginliğimin bana başkalarını küçük görme hakkı verdiğine inandım. Ama o kadın bana gerçek saygının ne olduğunu öğretti. Onun adı Elena.” Salon sustu. “Bir insanın değeri banka hesabıyla ölçülmez,” diye devam etti; “Sadece ona değil; kibirimle incittiğim herkesten özür diliyorum.” Ricardo sahneden inip Elena’nın önüne geldi; kısık sesle: “Affını beklemiyorum. Sadece dünyanın yanlış yaptığımı bilmesini istedim.” Elena, “Sözler güzeldir, ama insanları değiştiren eylemlerdir,” diye fısıldadı. Ricardo başını eğdi: “Öyleyse eylem: O gece vaat ettiğim 100.000 doları sokakta çalışan kadınlara destek fonuna bağışlıyorum—ama yalnız bir şartla: projeyi Elena yönetsin.” Salon uğuldadı. Elena şaşkınlıkla, “Ben mi yöneteceğim?” dedi. Ricardo, “Onurla mücadele etmenin ne olduğunu sen biliyorsun. Bu proje için gereken tek şey de bu.” Zahir ayağa kalkıp Elena’nın omzuna nazikçe dokundu: “Kabul et. Onun için değil; senin gibi diğer kadınlar için.” Uzun bir duraksamadan sonra Elena başını salladı: “Peki. Ama bunu hayır işi olsun diye değil, saygı için yapıyorum.” Alkış, önce arkalardan, sonra tüm salondan yükseldi. O geceki alayın yerini içten bir takdir almıştı.
Haftalar içinde San Juan mahallesindeki eski bir depo küçük bir çiçek atölyesine dönüştü. Taze toprağın kokusu, açan güller, makas şıngırtıları ve kadın kahkahaları birbirine karışıyordu. Her yaştan kadın buket sarmayı, kurdele bağlamayı öğreniyor, Elena elinde defterle aralarında dolaşıp küçük hataları sabırla düzeltiyordu. “Sadece çiçek satmıyoruz,” diyordu; “Sevgiyle yapılmış bir şey sunuyoruz. Her çiçeğin bir hikayesi var; tıpkı bizim gibi.” Masaların birinde yeni tabela: “Proje Samira.” Zahir’in fikri—farkında olmadan hepsini bir araya getiren kadını onurlandırmak için.
Bir sabah atölyeye gelen Elena kapının aralık olduğunu, evrakların dağınık, kutuların açık bırakıldığını gördü. Masada isimsiz bir zarf duruyordu. İçinden basılı bir cümle çıktı: “Bu tamamen bir yalan. Güllerin kadını, Ricardo Morales’in imajını düzeltmek için tutuldu.” Kanı çekildi. Öfke ve üzüntü birbirine karıştı. Kadınlar gelip de yüzündeki solgunluğu görünce “Ne oldu?” diye sorabildi. Elena mektubu masaya bıraktı. Fısıltılar yayıldı. O öğleden sonra söylentiler sosyal medyada hızla büyüdü: “Milyoner itibarını kurtarmak için emekçi kadınları kullanıyor.”
Gece, atölye boşalmıştı. Elena güllerin arasında yalnız oturuyor, tavandaki lamba duvarlara titrek gölgeler düşürüyordu. Zahir’in verdiği gümüş kolyeyi kavradı. “Oradaysan Samira, bana güç ver,” diye fısıldadı. Kapı gıcırdadı; Ricardo belirdi. “Söylenenleri okudum,” dedi alçak ve sakince; “Kim yaydı bilmiyorum. Yemin ederim ben değilim.” Elena ayağa kalktı: “Neden sana inanayım?” Ricardo’nun sesi titredi: “Artık imajımı düzeltmeye ihtiyacım yok, Elena. Tek istediğim gerçek bir şey kurmaktı. Seninle, onlarla birlikte.” Elena, maskesiz bir kırılganlık gördü onda. “Peki şimdi ne yapacaksın?” “Konuşacağım. Ne pahasına olursa olsun. Adım düşecekse de düşsün.”
Ertesi sabah otelin basın odası yeniden doldu. Zahir arka sırada, kolları kavuşmuş, sakindi. Ricardo sahneye çıktı: “Bu projenin sahte olduğu söyleniyor; itibarımı korumak için uydurduğum iddia ediliyor.” Durdu. “Geçmişimden saklanmayacağım. Kibirliydim, insanları incittim. Ama bu proje benim elimden çıkmadı. Bu, aşağılanmayı reddeden bir kadının onurundan doğdu. O beni değiştirdi; karşılığında hiçbir şey istemedi.” Salon bir anda sessizleşti. “Eğer bu atölye varsa, parayla değil; onun gücüyle ve orada çalışan her kadının emeğiyle var.” Alkış bu kez tereddütsüz patladı. Bazıları ayağa kalktı, bazıları gözlerini sildi. Manşetler çok geçmeden değişti: “Affetmeyi Öğrenen Milyoner.”
Ricardo çıkışta kapıda bekleyen Elena’yı gördü. “Konuşmak zorunda değildin,” dedi Elena. “Kimse seni beni savunmaya zorlamadı.” Ricardo, yorgun ama içten bir gülümsemeyle: “Senin için değil; bana öğrettiğin şey için yaptım. Gerçeğin pazarlık konusu olamayacağını.” Elena ilk kez elini uzattı: “Öyleyse inşa etmeye devam edelim. Ama yalnızca saygıyla.” “Saygıyla,” diye yineledi Ricardo. Uzakta Zahir, Samira’nın mirasının artık yalnızca hatıralarda değil, eylemlerde yaşadığını hissederek sessizce gülümsedi.
Aylar geçti. Proje Samira, hayallerin ötesine büyüdü. Duvarlar renklerle çiçek açtı; her buket birinin hikâyesine eklendi. Her hafta çevre mahallelerden yeni kadınlar geldi: Kimi iş arıyordu, kimi huzur, kimi yalnızca duyulmak. Elena artık utangaç bir sokak satıcısı değil; saygı gören bir liderdi. Bir masanın üzerinde yeni bir fotoğraf duruyordu: Elena, Ricardo ve Zahir, ilk uluslararası siparişlerinin önünde gülümsüyor; arka plandaki tabelada “Saygıyla sulanan yerde Onur filizlenir” yazıyordu.
Zahir ülkesine dönmüş olsa da sık sık arıyor, “Halam seninle gurur duyardı,” diyordu. Elena, “Verdiklerimden fazlasını öğrendim,” diye karşılık veriyordu. Bir gün Ricardo elinde ahşap bir kutuyla geldi: “Otel sözleşmesinden gelen son ödeme… Her şeyin başladığı yer. Projeye bağışlamak istiyorum.” Kutunun içinden Samira’nın defteri çıktı: özenle onarılmış, çevrilmiş, ciltlenmiş. “Çeviride Zahir yardımcı oldu. Onun sesi asla kaybolmasın.” Elena’nın gözleri doldu: “Teşekkür ederim. Sadece bu kitap için değil—bir zamanlar hayal ettiğim sözü tuttuğun için.” Ricardo, atölyenin hareketine bakıp yumuşak bir sesle: “O gece seni sadece bir çiçek satıcısı sandım. Şimdi biliyorum, hayatın bana gönderdiği öğretmendin.” Elena gülerek gözyaşını sildi: “Ve sen de büyümek için önce düşmesi gereken öğrenciydin.”
O sırada küçük bir kız, elinde bir gülle yanlarına koştu: “Öğretmenim, bu gül aylar önce ektiğiniz daldan büyüdü.” Elena gülü dikkatle aldı; gördüğü en derin, en kırmızı güldü. “Öyleyse onu dik,” dedi gülümseyerek; “Acı olan yerlerde bile güzellik geri dönebilsin.” Bahçeye koşan kızın ardından atölye altın bir ışıkla doldu. Ricardo bir süre sustu, sonra kısık sesle: “O gece ne demek istediğini şimdi anlıyorum. Dil aşağılamak için değil… Ruhun dili her şeyi değiştirir.” Elena’nın bakışında zarafet vardı: “Ve ruh ancak affetmeyi öğrenince çiçek açar.” Ricardo yavaşça başını salladı: “Peki, beni affeder misin?” Elena nazikçe gülümsedi: “Zaten affettim. Beni alayla izlemeyi bıraktığın anda.” Dışarıdan bir esinti geldi; çiçekler hışırdadı, yapraklar kıpırdadı. Sanki doğanın kendisi alkışlıyordu.
Proje Samira ulusal haberlere konu oldu. “Sessiz bir mucize” dediler. Bir zamanlar sepetle sokaklarda taşınan güller, şimdi ülkenin dört bir yanına gidiyordu—basit ama güçlü bir mesajla: Saygı kaderi değiştirir. Çünkü biri ne kadar zengin olursa olsun, ruhu boşsa hiçbir anlamı yoktur; bir hayat ne kadar mütevazı görünürse görünsün, sevgi ve gerçekle konuşuyorsa asla unutulmaz. Elena ün peşinde koşmadı, alkış beklemedi. Sadece birinin onu gerçekten duymasını umdu. Ve sonunda sesi yalnız duyulmadı, hatırlandı. Her çiçekte, her kelimede bir yankı yaşamaya devam ediyor: “Saygı her rakamdan daha değerlidir.”
Guadalajara’da güneş batarken kamera sanki atölyeden uzaklaşıyor; gül sıraları altın gökyüzünün altında açıyor. Fondan Elena’nın sesi fısıldıyor: “Onur satın alınamaz; sadece onurlandırılabilir.” Zahir, iki dünya arasında köprü olmayı sürdürürken; Ricardo, gururun dinlemeye yer bırakmadığını ve başını eğdiğinde birinin gözlerinin içine gerçeğiyle bakabildiğini öğrendi. Elena ise gücün bağırmadığını, sessiz ve sarsılmaz durduğunu; sevgi ve netlikle kök saldığını öğretti. Ve proje büyürken, bir zamanlar unutulmuş hisseden hayatlar da büyüdü. Güller, artık yalnızca satılan çiçekler değil; onurun, inancın ve insanlığın sembolüydü. Saygı hiçbir şeye mal olmaz; yokluğu her şeyi yıkar. O gece kelimeler yalnızca incitmedi ya da iyileştirmedi—dönüştürdü. Ve o dönüşüm, artık bir toplumun damarlarında dolaşıyor. Çünkü saygıyla sulanan yerde, onur hep yeniden filizlenir.
News
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi
BÜYÜK KARANLIĞIN ORTASINDAKİ IŞIK: Üç Kral Annesi Kraliçe Catherine’in Yetim Kaderi 👑 Üç Kralın Annesi İtalyan asıllı Fransız Kraliçesi Catherine…
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması
O Kahkahaların Ardındaki Sessiz Plan: Türk Subayın Zaferi Dağlardan Taşıması Tarih, bazen yüksek sesle haykırılan zaferlerde değil, sessizce katlanılan onurun…
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli
Sarayın Bilinmeyen Sırrı: Bir Celladın Kaderi, İpek Kement ve Sessizliğin Bedeli Onlar sessizdi. Ama her adımları, sarayın duvarlarında yankılanan bir…
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader
Bir Avuç Toprak İçin: Kılıçarslan’ın Sabrı ve Miryokefalon’da Yeniden Yazılan Kader Anadolu… O uçsuz bucaksız, bereketli topraklar. Batıda göğe uzanan…
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı
Vezirin Kader Mühürü: Boğdan Bataklığında Kalan Onur ve Fatih’in Gazabı Hafızamda, o dönemin hatıraları daima bir gölge gibi durur. Gazi…
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı
Yedi Mühürlü Kader: Batırılan Kalyonun İntikam İçin Yeniden Doğuş Destanı Sabah güneşi, İstanbul Boğazı’nın durgun, zümrüt suları üzerinde altın bir…
End of content
No more pages to load





