
New Orleans’ın yapış yapış, ağır Perşembe akşamında, Bourbon Caddesi’ni saran jambalaya ve beignet kokularının arasında kimse St. Louis kavşağında sahnelenecek utancı hayal edemezdi. Keten gömleğinin kolundan taşan altın saatini sergileyen, yirmili yaşlarının başındaki Marco Bellini, 30 adım ötedeki kobalt mavisi Shelby GT500’e kibirle işaret etti. 500 bin reali aşan değer, yasak bir park; hızın ve zenginliğin çıplak simgesi. Marco’nun yanında aynı kibirle dikilen üç arkadaşı vardı. Ama onun bakışları, eski bir caz kulübünün kapısında, kaldırıma çökmüş bir adama kilitlenmişti: Leonardo Fontana. Gümüş saçları, dağınık sakalı ve yüzündeki çizgiler, bir zamanların yankısını taşıyordu. Ayaklarının dibindeki karton kutu, kucağındaki yaşlı gitar; parmaklarının tellerde gezintisi, müzikten çok bir fısıltı.
Marco, arkadaşlarına alçak sesle alay etti; “Parmakları var ama neye yarar, bozuk para dilenmekten başka?” dedi. Sonra doğruldu, gölge misali duran adama yürüdü. “Hey, sen!” diye sertlendi. Leonardo çalmayı bıraktı ama gözlerini kaldırımdaki çatlaklardan kaldırmadı. Marco karton kutuya tıktıkladı: “Halk seni sokak müzisyeni sanıyor, öyle mi? Usta falanmışsın?” Leonardo, yorgun ama berrak mavi gözlerini nihayet kaldırdı: “Hayatta kalmak için çalıyorum çocuk. Yargılanmak için değil.”
Bu sakin cevap, Marco’nun kibirini büyüttü. “Yargılamak mı? Asla. Sana hayatını değiştirme şansı veriyorum. Şu arabama bak: 55 bin dolarlık saf Amerikan gücü. Eğer dedikleri müzisyensen, senin olabilir.” Kalabalık merakla toplanırken Leonardo sert ama kararlı bir tonla sordu: “Bu hediye için ne yapmam gerekiyor?” Marco avına bakan bir avcı gibi gülümsedi: “Basit. Fernando Sor’un Mi minör etüdü, Op. 35 No. 17’yi çalmanı istiyorum.” Kalabalık uğuldadı: parçanın adı bile sahneyi bir sınava çevirmişti.
Leonardo dudaklarını büktü, yıpranmış gitarına baktı. O başlığın, eski bir yarayı açtığı belliydi. Marco alayını sürdürdü: “Bu bir performans parçası. On yıl ciddi eğitim ister. Çalarsan arabayı veririm.” Leonardo arabaya baktı, sonra Marco’ya, sonra gitarına. Sıcakta süzülen sessizliğin gözeneklerinde, “Bahsi kabul ediyorum,” dedi. “Ama adil olsun: Neden o parçayı seçtin?” Marco sendeledi, “Çünkü zor,” dedi. Leonardo’nun bakışında derin, hüzünlü bir anlayış parladı. Bu onun için bir teknik sınav değil, anılarla bir hesaplaşmaydı.
“Kaybedersem ne olur?” diye yineledi. Marco, “Onurunu kaybedersin—kaldıysa. Asıl da ilgimi kaybedersin,” diye güldü. Leonardo derin bir nefes aldı, gitarı dizlerine yerleştirdi: “Doğru parçayı seçtin, Marco,” dedi ve cebinden, sararmış bir dantel parçası çıkardı. “Valentina’nın en sevdiği ezgiydi. Eşimdi.” Fısıltılar kesildi. Artık bu bir alay değil, yasın eşiğinde bir yüzleşmeydi. “Ona çaldığım son şarkıydı. On yedi yıldır dokunmadım,” dedi. “Bu bahis araban için değil. Onun şarkısını bir kez daha çalabilmek için.”
New Orleans’ın yakıcı havasında Leonardo klasik duruşa geçti. Bitik görünen gitarına akort bile yapmadı—bu, kenarda izleyen iki genç müzisyenin ilk şaşkınlığı oldu. “Berbat ses çıkar,” dedi kadın fısıltıyla. Ama ilk nota vurulduğunda, önyargıların kabuğu çatladı: ses beklenmedik biçimde dolu, sıcak ve derindi. Uzak bir çan gibi, e’nin hakimiyetli titreyişi sokak gürültüsünü yardı. Marco’nun dudağındaki gülümseme dondu.
Leonardo, Sor’un Mi minör etüdünü ağır ve bilinçli bir ritimle açtı. Hız değil hâkimiyet: sağ el başparmağı melodik bas çizgisini taşırken diğer parmaklar inci taneleri gibi döküldü; tel çarpması yok, pozisyonlar kusursuz. İlk arpej şelalesinde apoyando—destekli vuruş—kullandı; konser salonlarının derinliğini sokağa indiren güçlü ama yumuşak bir tını. Gitar dizinde kayarken, gövdenin arkasında daha koyu ağaçla özenle yapılmış eski bir tamir izi seçildi: amatör değil, usta bir luthier’in sessiz imzası. Bu, basit bir sokak enstrümanı değildi; bir zamanlar başına bir şey gelmiş, ustaca onarılmış değerli bir klasik.
Sor’un etüdü üç sesi aynı anda taşır: bas, armoni ve melodi. Leonardo bunu nefes almak kadar doğal yürüttü. En hızlı bölüme yaklaştığında omuzları rahattı; hareket yalnızca parmaklarda. Sol elinde beklenmedik bir teknik belirdi: 19. yüzyıl İspanyol ekolünden, modern okullarda terk edilmiş başparmak kullanımı—zaman zaman üstten uzatarak 6. teli basıp diğer parmaklara özgürlük açan bir gizli geçit. Genç müzisyen hayretle fısıldadı: “Başparmağını yukarıdan kullanıyor… deli işi.” Bu sayede bas çizgisinin akıcılığı bozulmadan üst seslerde berrak çok seslilik doğuyordu.
Bir başka şaşkınlık: Leonardo nota nota partisyona körü körüne bağlı kalmıyordu. İnce varyasyonlar, hızlı süslemeler, küçük triller ve armonik renklerle, mekanik bir egzersizi derin bir sohbete çeviriyordu. Barok ruhlu bir doğaçlama sezgisiyle aldatıcı bir kadans ekledi; sanki bitiyormuş gibi yapıp başka bir yöne açıldı. Bu, eserin efendisi olduğunun damgasıydı—usta bir zihnin ve elin hâkimiyeti.
Marco—konservatuvar koridorlarını ezberlemiş, teknik kitaplarda nefes almış—karşısında bir evsizin, kendi gururunu iğneleyen ustalığı sergilediğini görüyordu. Onu kemiren şey yalnızca hayranlık değildi; kıskançlığın pası damağında acı bir tat bırakıyordu. Çünkü Sor’un bu etüdü, Marco’nun yıllardır aşamadığı duvardı; özel öğretmeni, Maestro Sereni’nin sadık öğrencilerinden Monti, onun asla mükemmel çalamayacağını söylediği tek pasajdı. Ve şimdi, halk önünde, bir “gölge” o duvarın içinden sanki hava gibi geçiyordu.
Müzik yükselirken, Leonardo’nun zihni bir an parladı: cilalı ahşabın kokusu, New York ve Chicago salonlarının ışığı, ön sıradaki Valentina’nın yüzü—ve şimdi ceketinin içindeki o dantel. Ustanın sesi zihninde yankılandı: “Yetenek silahtır ama ruh savunmadır. Savunmanı asla kaybetme.” O anı, geçmişle bugünü düğümleyen görünmez bir bağ oldu.
Kalabalık büyülendi. Genç müzisyenler saygıyla alkışa yavaşça eşlik ediyordu. Marco ise dehşet ve öfke karışımı bir sarsıntıyla, Leonardo’nun bileğinde sesin derinliğini artıran küçücük bir hareketi fark etti ve kanı dondu: Bu, utandığı bir hatıranın bedensel yankısıydı. Kendi gerekçesi—“zor bir parça”—bir maskeydi. Onu sahneye iten, duyduğu efsaneydi: Bir zamanların büyük gitaristi, acıdan aklını yitirip New Orleans’ta evsiz kalan adam. Eğer onu halk önünde çökertirse, kendi aşağılık hissi meşrulaşacaktı.
Leonardo müziği yavaşça girişin hüzünlü yumuşaklığına döndürdüğünde, bahis artık kibir ya da bir araba üzerine değildi. Özüne dönmüş bir mücadeleydi: zanaat ve direncin, alay ve gösterişe üstünlüğü. Marco bir çatlaktan medet umdu. Piyanissimo bir anda, yüksek ve sert bir öksürükle büyüyü bozmak istedi. Seyirciler onu kınayan bakışlarla çevreledi; Leonardo kımıldamadı bile. Son varyasyonda kreşendo yükseldi, cadde tınıyla doldu. Bazılarının gözleri doldu.
Ve sonra oldu: Zirvede, beş telde saf bir si bemol vurulacağı sırada, yanlış bir basış. Metalik bir perde cızırtısı. Kalabalık irkildi. Marco için vahşi bir rahatlama: “Duydunuz mu? Hata yaptı!” Sesindeki titreme zafer sandığı bir çatlağı müjdeliyordu. Ama Leonardo bir an durup başını kaldırdı, o solgun mavi gözlerini Marco’ya kilitledi ve hafif, hüzünlü bir gülümseme gösterdi. Ardından aynı bölümü tekrar etti; bu kez si bemol kusursuzdu. Kapanış arpeji büyüleyici bir sessizliğe karıştı. Hata bir tuzaktı; düzeltmesi son darbeydi. Zafer, yalnız müzikte değil, öz denetimdeydi.
Alkış tufanı üç saniyelik sessizliği yırttı. Banknotlar ve çiçekler karton kutuya yağdı. Ama hakikatin perdesi daha yeni aralanıyordu.
Leonardo gitarını dikkatle yere koydu, bakışları hâlâ Marco’da. Marco küçülmüş, yüzünde inkârla öfke çarpışıyordu. “Sen sadece bir dilenci değilsin,” dedi kısık, çatallı bir sesle. “O başparmak hareketini, bilek dönüşünü… bunları nereden öğrendin?” Leonardo’nun gülümsemesi koyu ve trajikti: “Teknik parmaklarda değildir evlat. Teknik ruhtadır. Seninki satın alınmış; benimki parçalanmış.”
Bir yaşlı kadın ileri çıktı, Leonardo’nun koluna dokundu: “Sen Leonardo Fontana’sın, değil mi? Sereni’nin öğrencisi. Chicago’da izlemiştim, on yedi yıl önce.” Adı gök gürültüsü gibi düştü: Maestro Alessandro Sereni—Amerika’nın en saygı duyulan, bir o kadar ürkütücü gitar eğitmeni. Marco çocukluğundan beri bu ismi duya duya büyümüştü; onun çevresinde dolaşmış, mektuplar peşinde koşmuştu.
Marco, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek üsteledi: “O tekniği o şekilde öğreten tek kişi Sereni… onu hiç görmedim. Öğretmenim Dr. Monti’ydi.” Leonardo kararlılıkla kesti: “Monti, Sereni’nin en sadık öğrencisi ve asistanıydı. Sekiz yaşındayken Monti seni Sereni’nin Teksas’taki çiftliğine götürdü. Bir yaz boyunca oradaydın. Disiplinden nefret ettin, sık sık ağladın. Ama Sereni sana sol el egzersizini—yalnızca iç çevrenin bildiği o özel hareketi—öğretti. Bileğinde kaygılandığında titreyen hafif sarsı, o yazın korkusunun izidir.” Seyircinin nefesi tutuldu. Artık açıktı: Onlar sadece rakip değil, aynı soyun iki öğrencisiydi. Biri ruhunu savunarak çökmüş; diğeri kibriyle.
Marco’nun zihnine Teksas yazı hücum etti: çam kokusu, katı dersler, susmayan iç sıkıntısı. “Beni böyle ifşa etmeye hakkın yoktu,” diye mırıldandı. Leonardo’nun sesi yumuşak ama sarsıcıydı: “Ben kim olduğunu biliyorum, Marco. Ben senin yansımanım. Ben bir şekilde çöktüm—sen başka bir şekilde. Ama müzik yalan söylemez.”
Kalabalığın bakışları Mustang’e kaydı: kaybın parlak kanıtı. Marco yenilginin ağırlığıyla cebinden anahtarlığı çıkarıp karton kutuya fırlattı. “Al arabayı. Kazandın, git.” Metal, bozuk paraların arasında şıngırdadı. Leonardo anahtarlara dokunmadı. “Arabayla ilgilenmiyorum. 500 beygire ihtiyacım yok. Benim yolum müzik.” Bu andan itibaren sahne bir ahlak terazisine dönüştü.
Leonardo, Marco’nun arkadaşlarına baktı; Jacomo ve diğerleri utançla geri çekiliyordu. “Bana alay ettin, fakir olduğum için değil. Burada yere düşmüş olmam senin oradaki kazancını meşrulaştırıyordu,” dedi, başını belli belirsiz Marco’nun geldiği dünyaya çevirerek. Sonra ikinci büyük gerçeği açıkladı: “Mustang, ailene göstermek zorunda hissettiğin şeyin sembolü değil mi? Konservatuvardan değil, işletmeden mezun oldun. Buradasın çünkü üniversite arkadaşlarını etkilemek istiyorsun. Çünkü sen Bellini Müziğin varisisin.”
Kalabalık içinden hayret dolu bir uğultu yükseldi: Bellini, üst düzey konser gitarlarının dünyaca bilinen adı. Eski ve çatlağı tamirli bir gitarla alay eden genç adam, bir müzik aletleri hanedanlığının varisiydi. Marco başarıya doğuştan adaydı ama içeride bastırılmış bir müzik tutkusu kıvranıyordu. Bu bahis, ailesinin kazanç sağladığı ama kendisinin asla fethedemediği sanata karşı çaresiz bir meydan okuma, bir dilenciyi bile aşağılama çabasıydı.
“Ne istiyorsun, gölge?” diye sordu Marco, öfkeden çok şaşkınlıkla. Leonardo gitarına baktı, parmaklarını oksitli tellerin üzerinde gezdirdi. “Benden çaldığını yerine koymanı istiyorum,” dedi. “İlk gitarımı—Sereni’nin benim için yaptığı gitarı—Valentina’yı elimden alan yangında kaybettim. O yangın beni sokaklara düşürdü. Bu gitarı sonra buldum; mükemmel bir parça, bir Gómez 782—parayla ölçülemez bir klasik. Ailenizin şirketinin kopyalamaya çalıştığı İspanyol geleneğinin bir meyvesi.”
Leonardo bakışlarını Marco’ya kilitledi: “Bana tek bir şey sağlayacaksın—ailenin tüm gücüyle. Maestro Sereni’nin kendi elleriyle yaptığı gitar: Monti’ye hediye ettiği, Monti’nin de sen on yaşındayken sana verdiği. Evinizin müzik odasında, camın arkasında sergileniyor. Hiç çalınmamış, bir ödül gibi.” Utanç tamamlandı. Leonardo servetin değil, gerçeğin peşindeydi. “O gitarı bana getirir, bu Gómez’i firmanızın en iyi ahşabıyla onarır ve Sor’un etüdünü burada, önümde tek bir hata yapmadan çalarsan, anahtarları sana veririm,” dedi. Artık ödül araba değil; Marco’nun kendi kurtuluşuydu.
Mustang’in reddi, Marco’nun gururunu paramparça etmişti. Eskiden özgürlük simgesi olan araba, şimdi utancının aynasıydı. Eğilip anahtarları yerden aldı, cebine koydu. “Gitar evde. Babam onu ailenin en büyük hazinesi gibi saklar,” dedi, sesi boşalmıştı. Leonardo başını yavaşça salladı: “Müzik her zaman gerçektir, Marco. Asla yalan söylemez.” Marco konuşmadan dönüp kalabalığın içinde kayboldu; Jacomo sessizce peşine takıldı.
Kalabalık, gölgenin bir sonraki hamlesini bekledi. O ise karton kutusunu aldı, buruşuk banknotları ve bozuk paraları yıpranmış ceketinin cebine boşalttı, gitarını koluna taktı. “Performans bitti dostlarım,” dedi. “Müzik tamamlandı. Unutmayın: büyüklük kendini gizlemez.” Tam şehir karanlığına karışacakken, hatıra dükkânının önünde durdu. Gitar kutusundan küçük bir şey çıkarıp kaldırımdaki düz bir taşın üzerine, güneşi yakalayacak şekilde yerleştirdi: yılların parlatıp aşındırdığı gümüş bir pena. Üzerinde üç harf: E, M. Enrique Sereni’nin baş harfleri. Ustasının son dokunuşlarında kullandığı ve en değerli öğrencisine armağan ettiği o pena.
Bu, Marco’ya bırakılmış bir işaretti: Bir gün Sereni’nin başlangıç gitarıyla geri dönerse, gerçekle yüzleşmek zorunda kalacaktı. Leonardo yalnızca unutulmuş bir dost değil; Marco’nun olmaya çalıştığı ama asla başaramadığı müzisyenin yaşayan hâliydi.
Leonardo, bahsin başladığı yere son kez baktı. Marco’yu beklemeyecekti. O, alçakgönüllülüğün tohumunu ekmiş, varisi doğru olanı yapmaya mecbur bırakmıştı. Gerçek müziğin arabada ya da zenginlikte değil, kefarette ve hakikatte saklı olduğunu biliyordu. Böylece Gölge, St. Louis sokağının karanlığına doğru ağır adımlarla yürüdü; bir şehrin sıcağında yalnızca tellerin titremesi değil, insanın içindeki hakikatin de titreyişini bırakarak.
Şimdi geriye tek bir soru kalmıştı: Marco verdiği sözü tutacak mıydı? Sereni’nin gitarını camın arkasından çıkarıp ustasının mirasına uygun onarımı yaptıracak, Sor’un etüdünü hatasız çalıp kendi korkusunu yenecek miydi? Yoksa o kobalt mavisi Mustang’in parlak gövdesine saklanmaya, içindeki müzisyeni susturmaya devam mı edecekti?
Kaldırım taşında, güneşi çalar gibi parlayan gümüş pena bekliyordu. Bir hatırlatma: Müzik, asla kandırmaz.
News
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923
Mondros’un Sessiz İmzasından İstanbul’un Kurtuluşuna: Bir Kâtibin Unutulmuş Hatırası, 1918–1923 10 Ekim 1918’i hiç unutmadım. Savaşın “büyük” günleri geride kalmıştı….
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti
Bataklık Gecesi “İmkânsız” Dediğimiz Yeri Geçti; Bir Ordu Uyandı, Bir Komutan Değişti Patlama… Önce tek bir darbe gibi duyuldu; sonra…
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu
Şah Kulu İsyanı: Sofi’den Şeytana Dönüşen Lider ve İki Vezir-i Âzamın Kanlı Sonu Karanlık bir gölge, Anadolu’nun üzerine çökmeye başlamıştı….
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu?
Kanuni’nin Sırrı ve Dervişin Hançeri: Bir İmparatorluğun Gölge Hükümdarı Nasıl Susturuldu? İkindi güneşi, 11 Ekim 1579’un son ışıklarını İstanbul’un mermerlerine,…
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı
Uç Beyliğinden Devlete: Osman Gazi’nin 1302’de Yazdığı Kaderin Sırrı 🌅 Söğüt’te Doğan Işık Tarih 13. yüzyılın ortalarıydı. Söğüt ve çevresi,…
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi
Yüz Yıllık İhtişamın On Üç Günlük Sonu: Bağdat’ın Gururdan Felakete Akan Trajedisi 🕌 Dicle’nin Karardığı O Gün Dicle Nehri’nin mürekkeple…
End of content
No more pages to load






